ÇAĞRI

 

Başlamak için, temiz ve bölünmüş

gül için, gökyüzünün

ve havanın ve toprağın kaynağına – patlayan şarkı

söyleme isteğine, kudretli bir şarkının

dileğine, savaşı ve çıplak kanı

toplayan bir metale.

İspanya, süs değil, bir kadeh,

ama ezilmiş taş ve karşı konulmuş

buğdayın şefkati, ateşteki deri ve hayvan.

Yarın, bugün, adımlarında

bir sessizlik, garip bir cazibe gibi

umuttan bir şaşırma: bir ışık, bir ay,

harap edilmiş ay, elden ele bir ay,

çandan çana!

Doğumun anası,

pekişmiş yulafın yumruğu,

kahramanların kuru ve kanlı gezegeni.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

BOMBARDIMAN

 

Kim? Yollardaki, kim?

Kim? Kim? Gölgedeki, kandaki, kim?

Ateşin halesindeki, kim, kim? Külün

düşüşü, demirden

bir taş ve ölümden ve hıçkırıktan ve alevlerden,

kim, kim, sevgili anne, kim? Ve nerede?

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

LÂNET

 

Ey kırışmış yurdum, yemin ediyorum: külünde

doğacaksın bir çiçek gibi sonsuz sudan,

yemin ediyorum: senin kuruyan ağzından fışkıracak

ekmeğin taçyaprağı ve israf olmuş,

kutsanmış başak. Lanet olsun,

lanet, lanet olsun toprak arenasına gelen

balta ve yılan sahiplerine, lanet olsun onlara

Mağripli ve haydut için meskeninin kapılarını

ta bugüne kadar açanlara:

neler yapmıştınız? Gel, gel lambayla,

bak o ıslanmış toprağa, bak o küçük kara kemiğe

ateşlerin tükettiği, İspanya’nın giysisi

mermilerle delik deşik.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Çevirenin Notu: Fas, Moritanya ve yeni kurulmuş Sahra Cumhuriyeti, eskiden İspanya’nın sömürgeleriydi. İspanyolca “Maures” olarak adlandırılan bu bölgeye Türkçe “Mağrip” denilmektedir. Cumhuriyet yönetimine başkaldıran Franco, Fas Garnizon Komutanlığı görevini yürütmekteydi. Franco’nun ordusu sömürge askerlerinden ve lejyonerlerden de oluşmaktaydı. Neruda’nın şiirlerinde “Mağripli” olarak yer alan deyimi Franco’nun ordusu şeklinde algılamak gerekir.

 

İSPANYA’NIN YOKSULLUĞU ZENGİNLERİN SUÇU

 

Lanet olsun onlara, bir gün gibi

hiçbir şey görmemiş lanet olası körlere,

yüce anayurda ekmek vermemiş olanlara,

sadece gözyaşı vermiş olanlara lanet olsun,

kirli üniformaları ve papaz cüppeleriyle kızgın, lanet olası

pis kokulu köpekleri mağaraların ve mezarların.

İspanya için yoksulluk

dumanla dolu atlar gibiydi,

talihsizliğin kaynağından

aşağıya düşen taşlar gibiydi,

ulaşılmaz

mısır tarlaları, kalaydan ve maviden

saklı depolar, yumurtalıklar, kapılar, kapalı

kemerler, doğuracak

derinlikler, her şey gözetleniyordu

tüfekli üçgen muhafızlarla,

kasvetli sıçanlar gibi papazlarla,

koca popolu kralın uşaklarıyla.

Dayanıklı İspanya, elma bahçelerinin ve çamların ülkesi,

senin tembel efendilerin emretti sana:

toprağı ekmek yok, madenleri açmak yok,

ineklerin üstünü örtmek yasak, fakat mezarların kenarında

nefessiz kalmak serbest, her yıl ziyaret etmek

denizci Kolomb’un anıtını,

Amerika’dan gelen şebeklerle kişnemek nutuklarda,

onların eşiti “sosyal konumlanışta” yozlaşmak serbest.

İnşa etme okulları, toprağın kabuğunu soyma

pulluklarla, doldurma ambarları

dolup taşan buğdayla: dua edin, ey ahmaklar, dua edin sadece,

çünkü kralınki kadar büyük bir popoyla bekliyor sizleri

bir tanrı: “Orada sizlere yeterli çorba var, kardeşler!”

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

 

GELENEK

 

İspanya’nın gecelerinde, o eski bahçeler arasında,

kurumuş sümükle dolup taşarak geziniyor gelenek,

irin damlıyor ve çürümüşlük

siste sürüklerken cüppesini, hayalet benzeri ve harikulade,

giyinmiş astımla ve kanlı boş redingotlarla,

ve yüzün derinliği, dimdik bakan gözleri

bir mezarı kemirmekte olan yeşil salyangozlardı,

ve her gece ısırırdı dişsiz ağzı

doğmamış olan başağı, o saklı minerali,

ve yeşil dikenlerden tacıyla geçip gitti

saplayarak hançerleri ve ölmüşlerin huzursuz kemiklerini.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

MADRİD (1936)

 

Yalnız ve ağırbaşlı Madrid, Temmuz yoksul bal peteği

sevincinde bastırdı seni apansız: ışıklıydı cadden,

ışıklıydı düşün.

Generallerden siyah bir geğirti,

hiddetli papaz cüppelerinden bir dalga

boşalttı dizlerinin arasında

kendi çamurlu suyunu, tükürükten ırmaklarını.

 

Gözlerin yaralıydı hâlâ uykudan,

tüfeklerle ve taşlarla, yenilerde yaralanmış Madrid,

savundun kendini. Koştun

caddeler boyunca

bırakarak kanının kutsal çizgilerini,

topladın kendini ve haykırdın okyanus gibi bir sesle,

kanın ışığına sonsuzca dönüşmüş

bir yüzle, öç alan bir

dağ gibi, bıçaklardan oluşan

vınlayan yıldız gibi.

 

Alazlı kılıcın daldığında içe

o loş kışlalara, o ihanetin papaz odasına,

geriye yalnızca şafağın sessizliği kaldı, sadece

dalgalanan bayrakların,

ve bir damla onurlu kan senin gülüşünde.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

BAZI ŞEYLER AÇIKLIYORUM

 

Soruyorsunuz: Ve nerede leylaklar?

Ve gelinciklerle örtünmüş metafizik?

Ve onun sözlerinde çok sık gümbürdeyen

ve boşluklarla ve kuşlarla

dolduran yağmur?

 

Bana olan biten her şeyi açıklayacağım sizlere.

 

Çanlarla, saatlerle,

ağaçlarla, yaşıyordum

Madrid’in bir varoşunda.

 

Görünürdü oradan

deriden bir okyanus gibi

kuru yüzleri Kastilya’nın.

Çiçek Evi adı takılmıştı

evime, çünkü her tarafta

açılıyordu sardunyalar:

köpeklerle ve küçük çocuklarla

çok güzel bir evdi.

Anımsar mısın Raúl?

Anımsar mısın Rafael?

Anımsar mısın şimdi

toprağın altındaki Federico,

anımsar mısın balkonlu evimde

nasıl da boğardı Haziran ışığı

ağzındaki çiçekleri?

Birader, birader!

Her şey

yüksek seslerdi, tuzlu şeylerdi,

çırpıntılı ekmek yığınları,

heykeliyle Argüelles varoşundaki pazarlar

ışıklı bir mürekkep hokkası gibi morinaların arasında:

ulaştı yağ kaşıklara,

ellerin ve ayakların derin bir vuruşu

doldurdu sokakları,

metre, litre, hayatın

keskin özü

balık istifleri,

rüzgârgülünü yoran soğuk güneşle

suç ortağı damlar,

patateslerin çılgın, güzelim fildişleri,

domateslerin sayımı ta denize kadar.

 

Ve bir sabah bütün bunlar tutuşuverdi

ve bir sabah fırladı alazlar

topraktan

ve yedi bitirdi yaşayan bütün canlıları,

ve o zamandan beri ateş,

barut o zamandan beri,

ve kan o zamandan beri.

 

Uçak ve Mağripli sahibi haydutlar,

yüzük ve düşeş sahibi haydutlar,

siyah kutsanmış keşiş sahibi haydutlar

çocukları öldürmek için geldi gökten,

ve aktı çocukların kanı sokaklar arasından

işte öylesine, çocuk kanı gibi.

 

Çakalların bile iğrendiği çakallar,

kuru dikenin tükürdüğü taş,

engereklerin nefret ettiği engerekler!

Sizlerin önünde gördüm

İspanya’nın kanının ayaklandığını

onurdan ve bıçaklardan

büyük bir dalgada boğmak için sizleri!

 

Generaller

hainler:

bakın benim ölü evime,

bakın nasıl kırılmış İspanya:

fakat her bir ölü evden yalımlı metal fışkırıyor

çiçek yerine,

ve İspanya’nın her bir kuytusundan

İspanya fışkırıyor,

ve her bir öldürülmüş çocuğun gözlerinden bir mavzer,

ve bir gün yüreğin meskenini

bulacak mermiler doğuyor

her bir suçtan.

 

Soruyorsunuz niçin onun şiirleri

anlatmıyor bizlere düşleri, yaprakları,

büyük volkanlarıyla anayurdunu diye.

 

Gel ve gör kanı caddelerde,

gel ve gör

kanı caddelerde,

gel ve gör kanı

caddelerde!

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Not: Fas, Moritanya ve yeni kurulmuş Sahra Cumhuriyeti, eskiden İspanya’nın sömürgeleriydi. İspanyolca “Maures” olarak adlandırılan bu bölgeye Türkçe “Mağrip” denilmektedir. Cumhuriyet yönetimine başkaldıran Franco, Fas Garnizon Komutanlığı görevini yürütmekteydi. Franco’nun ordusu sömürge askerlerinden ve lejyonerlerden de oluşmaktaydı. Neruda’nın şiirlerinde “Mağripli” olarak yer alan deyimi Franco’nun ordusu şeklinde algılamak gerekir.

ÖLDÜRÜLMÜŞ ASKERLERİN ANALARI İÇİN ŞARKI

 

Ölü değil onlar! Duruyorlar

yanan fitiller gibi

barutun ortasında.

Temiz gölgeleri birleşti

bakır yeşili çayırlarda

zırhlı rüzgârdan bir perde gibi,

öfkenin renginden bir barikat gibi,

görünmez bir göğsün bizzat kendisi gibi.

 

Analar! Onlar buğdaydalar,

derin öğle saatleri gibi yüceler,

o büyük ovalara hükmediyorlar!

Öldürülmüş çelik gövdelerinde

utkuyu bildiren

siyah sesli çanların çalışıdır onlar.

Düşmüş toz gibi

bacılar, çatlamış

yürekler,

kendi ölülerinize güvenin yalnızca!

Kanla lekelenmiş taşın altında

kökler değildir onlar sadece,

toprakta her zaman işleyen

çözülmüş zavallı kemikleri değil yalnızca,

fakat ağızları da kemiriyor kuru barutu

ve saldırıyor demirden okyanuslar gibi,

ve kaldırılmış yumrukları reddediyor ölümü.

 

Çünkü onca bedenden yükseliyor

görünmez bir hayat. Analar, bayraklar, oğullar!

Yalnız bir beden, hayat gibi yaşayan:

çatlamış gözlerle bir yüz koruyor karanlığı

dünyasal umutla dolu bir kılıçla!

 

Fırlat

yas giysilerini uzağa, birleştirin

bütün göz yaşlarınızı metal olana dek:

çünkü orada vuracağız gündüz ve gece,

orada tekme atacağız gündüz ve gece,

orada tüküreceğiz gündüz ve gece,

nefretin kapıları düşene dek!

 

Unutmuyorum sizlerin bahtsızlığınızı,

tanıyorum oğullarınızı,

ve ölümlerinden kıvanç duyduğum gibi

kıvanç duyuyorum hayatlarıyla da.

Gülüşleri

suskun atölyelerde çaktı yıldırımı,

adımları metroda duyulur hemen yanımda her gün,

ve arasında Levanten’den gelen portakalların,

Güney’in balık ağları  ve basımevlerinin

mürekkebi arasında, mimarlığın çimentosu üzerinde

gördüm yüreklerinin alazlandığını ateşle ve kudretle.

 

Ve tıpkı yüreklerinizde olduğu gibi, analar,

gülüşlerinizi öldüren kanla ıpıslak,

bir ormana benzeyen

yüreğimde de var onca üzünç ve onca ölüm

ve uykusuzluğun çılgın sisi dalıyor yüreğe

günün şaşkın yalnızlığıyla birlikte.

 

Fakat

ilençten daha fazla şey bu susamış sırtlanlar,

o hayvansı hırıltı, Afrika’dan

uluyuş gibi kendi pis hakları için,

öfkeden daha fazla şey ve hor görme ve ağlayış,

ey analar, kaygıyla ve ölümle delik deşik edilmiş

yüreğinizde göreceksiniz doğacak o soylu günü,

ve bileceksiniz ölülerinizin topraktan güldüğünü

ve kaldırdıklarını yumruklarını buğdayın üzerinde.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

İSPANYA BUYDU

 

Gerilmiş ve kuruydu İspanya, derin

sesiyle günün dümbeleğiydi,

ovalar ve kartal yuvalarıydı, esen

gökyüzünün altında amansız sessizlikti.

 

Ta ağlayışa dek, ta kenara dek

seviyorum katı toprağını, yoksul ekmeğini,

yoksul halkını, ta varlığımın

en derin yerine ulaşır yitik çiçek

senin öfkeli köylerinden, kıpırtısız zamanda,

ve senin taşlı tarlaların,

yayılmış ayda ve zamanda

ve boş bir tanrı tarafından kemirilmiş.

 

Bütün yapıların, hayvansı

yalıtılmışlığın ve zekan

çevrilmiş sessizliğin soyut taşlarıyla,

kekre şarabın, şirin

şarabın, güçlü

ve güzelim asmaların.

 

Güneş taşı, dünya bölgeleri arasında

temiz, İspanya, kanla ve metallerle

dolanmış, mavi ve utku dolu

yaprakların ve mermilerin proleterleri, benzersiz

hayatta, uykuya batmış ve ezgili.

 

Huélamo, Carrascosa,

Alpedrete, Buitrago,

Palencia, Arganda, Galve,

Galapagar, Villalba.

 

Peñarrubia, Cedrillas,

Alcorer, Tamurejo,

Aguadulce, Pedrera,

Fuente Palmera, Colmenar, Sepúlveda.

 

Carcabuey, Fuencaliente,

Linares, Solana del Pino,

Carcelén, Alatox,

Mahora, Valdeganda.

 

Yeste, Riopar, Segorbe,

Orihuela, Montalbo,

Alcaraz, Caravaca,

Almendralejo, Castejón de Monegros.

 

Palma del Río, Peralta,

Granadella, Quintana,

de la Serena, Atienza, Barahona,

Navalmoral, Oropesa.

 

Alborea, Monóvar,

Almansa, San Benito,

Moratalla, Montesa,

Torro Baja, Aldemuz.

 

Cevico Navero, Cevico de la Torre,

Albalate de las Nogueras,

Jabaloyas, Teruel,

Camporrobles, La Alberca.

 

Pozo Amargo, Candeleda,

Pedroñeras, Campillo de Altobuey,

Loranca de Tajuña, Puebla de la Mujer Muerta,

Torre la Cárcel, Játiva, Alcoy.

 

Puebla de Obando, Villar del Rey,

Beloraga, Brihuega,

Navalcán, Henarejos, Albatana.

 

Torredonjimeno, Trasparga,

Agramón, Crevillente,

Poveda de la Sierra, Pedernoso,

Alcolea de Cinca, Matallanos.

 

Ventosa del Río, Alba de Tormes,

Horcajo Medianero, Piedrahita,

Minglanilla, Navamorcuende, Navalperal,

Navalcarnero, Navalmorales, Jorquera.

 

Argora, Torremocha, Argecilla,

Ojos Negros, Salvacañete, Utiel,

Laguna Seca, Cañamares, Salorino,

Aldea Quemada, Pesquera de Duero.

 

Fuenteovejuna, Alpedrete,

Torrejón, Benaguacil,

Valverde de Júcar, Vallanca,

Hiendelaencina, Robledo de Chavela.

 

Miñegalindo, Ossa de Montiel,

Méntrida, Valdepeñas, Titaguas,

Almodóvar, Gestaldar, Valdemoro,

Almoradiel, Orgaz.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

ULUSLARARASI TUGAY’IN MADRİD’E GİRİŞİ

 

Soğuk bir ayın bir sabahında,

ölen bir ayda, kirle ve dumanla lekelenmiş,

dizsiz bir ayda, kuşatmalı ve felâketli

üzüncün bir ayında,

tek umudumuz barut hakkındaki bir düş iken

dünyanın açgözlü canavarlar

ve gazaplardan oluştuğunu biliyorken zaten

evimdeki ıslak camların arasından

işitirken tüfekli ve dişi kanlı

Afrikalı çakalların ulumasını,

o vakit, Madrid’in don soğuğu ayı arasından,

sabah sisinde, nöbetteyken bu yürek,

gördüm bu gözlerle burada,

gördüm onların geldiklerini, o ışıklı, utkulu savaşçıları

o ince, katı, olgun, taşın alazlanan tugayını.

Kadınlar taşırken bir yokluğu ürkünç bir kor gibi

kaygının zamanıydı, ve doldurdu tarlaları

şimdiye dek saygın olan buğdaylar gibi,

başka ölümlerden daha acı ve kesin olan İspanyol ölüm.

 

Evlerin mahvolmuş yüreklerinden fışkıran suyla

birleşti caddelerde insanın yarılmış kanı: uzuvları kopmuş

çocukların kemikleri, annelerin yürek buran

yas giyimli sessizliği, savunmasızların

sonsuzca kapanmış gözleri, üzünç ve kayıp gibiydi,

tükürükte boğulmuş bir bahçeydi,

sonsuzca öldürülmüş inanç ve çiçekti.

 

Yoldaşlar,

o vakit

gördüm sizleri,

ve gözlerim daha da doldu gururla,

çünkü gördüm sabah sisi arasındaki yükselişinizi,

şafaktan önce çanlar gibi sessiz ve kararlı

Kastilya’nın temiz alnını,

ciddiyet dolu ve mavi gözlerle geldiniz uzaktan,

çok uzaklardan, saklandığınız yerlerden,

yitirdiğiniz memleketlerden, düşlerinizden

alazlanan şirinlikle dolu ve tüfeklerle geldiniz

savunmak için canavarın ısırarak kemirdiği

özgürlüğün kuşatıldığı ve ölebileceği o İspanyol kentini.

 

Kardeşler, bundan sonra

paklığınızı ve gücünüzü, büyük tarihinizi

bilsin çocuklar ve erkekler, kadınlar ve yaşlılar,

ulaşsın umudu olmayan herkese, aşağıda

madenlerde kükürt ekşisi havayla tükenenlere,

kölenin insaniyetsiz merdivenlerine,

ki böylelikle bütün yıldızlar, böylelikle

Kastilya’nın ve dünyanın bütün başağı yazsın

bir kızıl meşe gibi güçlü ve dünyevi adlarınızı

ve acı kavganızı ve zaferinizi.

 

Çünkü özveriniz sayesinde yeniden doğdu

yitirilmiş inanç, namevcut ruh, yeryüzüne güven,

ve bereketiniz, soyluluğunuz ve ölüleriniz arasından

sert kanlı kayalıklardan bir günün arasından gibi

akıyor çelik güvercinli ve umutlu o muhteşem ırmak.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

JARAMA IRMAĞI DOLAYLARINDAKİ KAVGA

 

Zeytinliklerin boğulmuş platini

ve toprağın ve ölü İspanyolların arasında

o zalim dalgaya direnen

pak hançerin var, ey Jarama.

 

Oraya geldi Madridli adamlar

barutla yaldızlanmış yürekleriyle

külden ve dirençten bir ekmek gibi

geldiler oraya.

 

Demirle duman arasında

ezilmiş kristalden bir daldın sen,

madalyalardan uzun bir çizgi gibiydin

utku kazanmışlara, ey Jarama.

 

Ne yanan maddelerin galerisi

ne de kızgın patlamaları havanın

ya da topların kasvetli karanlığı

üstün geldi suyuna.

 

Kana susamışlar içti

suyunu, içti yukarı çevrilmiş ağızlarla:

İspanyol su ve zeytinlikler

doldurdu onları unutuşla.

 

Suyun ve zamanın tek bir saniyesi

Mağriplilerin ve hainlerin ırmak yatağı kanı

titredi ışığında acı bir kaynaktan

balık gibi.

 

Halkının acı unu doğruldu

her yerde metalle ve kemiklerle,

muazzam ve buğday ağırlığınca

korudukları soylu toprak gibi.

 

Jarama, yalnızca ağzım

betimleyemez senin ışıltını ve gücünü,

ve soluk elim:

dinleniyor orada ölülerin.

 

Dinleniyor orada hüzünlü göğün,

taşlaşmış barışın, yıldızlı akıntın,

ve halkın sonsuz gözleri

koruyor kıyılarını.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Çevirenin Notu: Şubat 1937’de Cumhuriyetçi Ordu, Uluslararası Tugay’ın da yardımıyla, nasyonalist bir saldırıyı Madrid yakınlarındaki Jarama Irmağı dolaylarında püskürterek Valencia ve Katalonya’ya giden yolların açık kalmasını sağlamıştır.

Fas, Moritanya ve yeni kurulmuş Sahra Cumhuriyeti, eskiden İspanya’nın sömürgeleriydi. İspanyolca “Maures” olarak adlandırılan bu bölgeye Türkçe “Mağrip” denilmektedir. Cumhuriyet yönetimine başkaldıran Franco, Fas Garnizon Komutanlığı görevini yürütmekteydi. Franco’nun ordusu sömürge askerlerinden ve lejyonerlerden de oluşmaktaydı. Neruda’nın şiirlerinde “Mağripli” olarak yer alan deyimi Franco’nun ordusu şeklinde algılamak gerekir.

ALMERÍA

 

Kırık ve kekre bir öğün yemek rahip için

demir artıklarından, külden, gözyaşlarından

bir yeraltı öğünü, iç çekişlerden ve yıkılan duvarlardan,

bir öğün yemek rahip için, Almería’nın kanıyla pişirilmiş.

 

Bir öğün yemek bankere, mutlu Güney’in

çocuk yanaklarından bir öğün, patlamalardan

bir öğün, hissiz sudan ve harabelerden ve dehşetten,

kırılmış millerden ve ezilmiş başlardan bir öğün,

siyah bir öğün, Almería’nın kanıyla pişirilmiş bir öğün.

 

Her sabah, hayatlarınızın bulanık sabahlarında

bulacaksınız o buharlı ve sıcak öğünü her biriniz:

yumuşak ellerinizle kenara itmeye çalışacaksınız

görmemek için, sindirmemek için defalarca:

kenara iteceksiniz ekmekle üzümler arasında,

her sabah orada duracak olan

suskun kandan bu öğünü,

her sabah.

 

Garnizon eğlencesinde, her bir eğlencede,

albaya ve albayın karısına bir öğün

yeminlerin ve tükürüğün üzerinden, şafağın şarap ışığında:

ki görmeyesiniz o titreyen şeyi ve soğuğu dünya üzerinde.

 

Evet, hepinize bir öğün, orada ve buradaki zenginlere,

elçilere, bakanlara, yıldıran şölen misafirlerine,

derin koltuklarda çay içen kadınlara,

ezilmiş ve taşan bir öğün, yoksul kanla lekelenmiş,

her sabah, her hafta, her zaman,

Almería’nın kanıyla pişirilmiş bir öğün, önünüzde, her daim.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Çevirenin Notu: Şubat 1937’de yüzlerce Cumhuriyetçi mülteci Málaga’dan Almería’ya göç ederken, nasyonalistlerin uçakları ve tanklarıyla beklemedikleri bir anda karşılaştılar. Çocuk ya da yetişkin ayrımı yapılmaksızın bütün erkekler kurşuna dizildiler.

AZARLANMIŞ TOPRAKLAR

 

Sonsuz sessizliğin

sonsuz şehitliğinde gömülmüş

bölgeler, arının

ve yok edilmiş kayanın nabız atışı,

buğday ve yoncalar yerine

kurumuş kanı ve suçu barındıran toprak:

bereketli Galiçya, yağmur kadar temiz,

gözyaşlarıyla her daim tuzlu:

ey Extremadura, gökyüzünden ve alüminyumdan

görkemli kıyılarında uzanır hatırasız Badajoz,

bir mermi deliği gibi kara, ihanete uğramış

ve yaralı ve harap edilmiş,

çevirmiş bakışlarını anımsayan bir göğe

ölmüş oğullarının arasında:

Málaga ölümün sabanıyla sürülmüş

ve yalçın yarıklar tarafından takip edilmiş

çarpana dek hissiz anneler

kayaya yeni doğmuş çocuklarını.

Öfke, üzüncün

ve ölümün ve hiddetin meyvesi,

gözyaşları ve üzünç yeniden birleşinceye dek,

sözcükler ve güçsüzlük ve hiddet, yol kıyısında

kemikleri yığmaktan başka bir şey yapamaz

ve bir taş gömülmüş tozun altında.
Onca, onca

mezar var, onca acı, onca

yıldızda dörtnal giden hayvan!

Hiçbir şey, utku bile,

kanın zalim boşluğunu silemez:

hiçbir şey, ne denizin, ne kumun

ne de zamanın devinimleri,

ne de mezarda yanan sardunya.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

SANJURJO CEHENNEMDE

 

Zincirli, dumanlı, kendisinin

ihanet makinesine, ihanetlerine bağlanmış,

gidiyor ihanet edilmiş hain ateşlere.

 

Fosfor gibi ışıldıyor böbrekleri

ve bulanık, inançsız asker ağzı

eriyor sövgülerde ve küfürlerde,

 

getirilmiş sonsuz alevlerin arasından,

sürüklenmiş yerinden ve uçaklarla yanık,

yanık ihanetten ihanete.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Çevirenin Notu: General José Sanjurjo (1872-1936), İspanya Cumhuriyeti’ne karşı isyan etmiş ilk generallerdendir. Sevilla Garnizonu komutanıydı. Yakalandı ve ölüm cezasına mahkum edildi. İspanya Cumhurbaşkanı tarafından cezası ömür boyu hapse çevrilince, Portekiz’e kaçtı. Cumhuriyet’e karşı ikinci bir ayaklanma başlayınca, ayaklanmanın başına geçmek amacıyla, uçakla İspanya’ya gelirken, bindiği uçağın düşmesiyle yanarak öldü. Böylelikle ayaklanmanın başına Franco geçti.

MOLA CEHENNEMDE

 

O budala katır Mola durmaksızın

sürüklenir uçurumdan uçuruma

ve enkaz gibi yuvarlanır dalgadan dalgaya,

kükürtle ve büğlüyle mahvolmuş,

pişirilmiş kireçte ve safrada ve hilede,

önceden bekleniyordu cehennemde,

gidiyor cehennemsi melez, katır Mola,

sonsuza dek budala ve yumuşak,

tutuşmuş kuyruğu ve kıçıyla.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Çevirenin Notu: General Emilio Mola (1887-1937) Nasyonalist Kuzey Cephe’nin başkomutanıydı. Bir uçak kazasında ölmüştür.

GENERAL FRANCO CEHENNEMDE

 

Ey uğursuz, ne ateş ne de volkansı cadının yuvasındaki

kaynayan sirke, ya da yiyip tüketen buz

ya da ölü bir kadının sesiyle havlayan, ağlayan

ve karnını tırmalayan o çürümüş kaplumbağa

avlarken nişan yüzüğünü ve boynu vurulmuş çocuğun oyuncağını,

karanlık ve mahvedilmiş bir kapıdan

daha fazla anlam taşıyacak senin için.

 

Gerçekten.

Bir cehennemden öbürüne, ne fark eder?

Senin lejyoner uluman, İspanyol analarının

kutsal sütünde, sütte ve ayaklar altında ezilmiş memelerde,

yollar boyunca hâlâ bir köy var, hâlâ bir sessizlik,

ve kırık bir kapı daha.

 

Buradasın. Sefil gözkapakları,

netameli mezar tavuklarının pisliği, koyu tükürük, kanın

asla silemeyeceği imzası ihanetin. Kimsin o halde,

ey tuzun sefil yaprağı, ey toprağın köpeği,

ey kötü doğmuş, solgun gölge.

 

Külsüz geri düşüyor alev,

cehennemin tuzlu susuzluğu, acının

çemberleri soluyor.

 

Lânet olası, insana ait olan her şey

kovalasın seni, yok olmayasın eşyaların

mutlak ateşinde, yitip gitmeyesin

zamanın basamaklarında, ve ne alazlanan bardak

ne de hiddetli deniz köpüğü delip geçsin seni.

Yalnız, yalnız, bütün

birleşmiş gözyaşları için, ölmüş ellerin

ve çürümüş gözlerin sonsuzluğu için, cehenneminde

yalnız bir çukurda, suskun irinle ve kanla beslenesin,

lânet olası, yalnız bir sonsuzlukta.

Hak etmiyorsun uyumayı

gözlerin iğneyle kapansa bile: uyanık kalacaksın

General, sonsuza kadar uyanık kalacaksın

sonbaharda kurşunlanmış çürümüş loğusalar arasında.

Herkes, ve bütün üzüntülü, uzuvları kesilmiş,

kaskatı çocuklar, asılı duruyor cehenneminde ve bekliyor

bu soğuk bayram gününü: senin gelişini.

Çocuklar, kararmışlar patlamalardan,

kızıl beyin topağı, yumuşak bağırsaklarla

dolu koridorlar, herkes bekliyor seni, herkes

yaşarkenki durumunda,

caddeyi geçerken tam da, tekmelerken topu,

yutarken bir meyveyi, gülümserken ya da doğarken.

 

Gülümserken. Şimdi

kanla lekelenmiş gülüş var,

ve bekliyor ayrılmış, toplanmış dişlerle,

ve karmakarışık maskeler, boş yüzler gömülmüş

amansız barut dumanında, ve isimsiz

hayaletler, o karanlık

ve saklanmış, harabelerdeki yataklarını

asla terk etmeyenler. Seni beklemekle

geçiriyor herkes geceyi. Dolduruyorlar koridorları

çürümüş yosunlar gibi.

Onlar bizim, onlar

etimiz, sağlığımız,

demirhanelerden barışımız, havadan ve ciğerlerden

okyanusumuz. Kuru toprağı

çiçeklendirdiler. Şimdi ötesinde dünyanın,

dönüştüler mahvolmuş

öze, öldürülmüş maddeye ve cansız una,

bekliyorlar seni cehenneminde.

 

İğneleyen dehşet ve ağrı kaybolduğundan

beklemiyor seni ne dehşet ne de ağrı. Yalnız

ve lânetlenmiş olacaksın sen,

yalnız ve uyanık kalacaksın bütün ölülerin arasında,

ve kan düşecek yağmur gibi üzerine,

ve yarılmış gözlerden ölü bir ırmak

akacak yavaşça üzerinden ve dimdik bakacak sana

durmaksızın.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

BAZI HARABELER HAKKINDA ŞARKI

 

Burada yaratılmış ve evcilleştirilmiş,

nemlenmiş, kullanılmış ve seyredilmiş,

yatıyor şimdi – zavallı bir bez gibi –

toprak ve siyah kükürt dalgaların arasında.

Gonca ya da göğe yayılan

göğüs gibi, ezilmiş kemiklerde

açan çiçekler gibi, işte böyle belirdi

dünyanın şekli şemali. Ey gözkapağı,

ey sütunlar, ey basamaklar.

Ey derin maddeler,

birleşmiş, temiz: ne kadar daha sizler çan olmadan!

ne kadar daha sizler saat olmadan! Alüminyum

mavi orantılarda, insanların düşlerine

yapışan çimento!

Toplanıyor toz,

kauçuk, çamur, büyüyor şeyler

ve duvarlar boy atıyor

siyah insan derilerinden asmalar gibi.

İçeride o beyazda, bakırda,

ateşte, terk edişte, büyüdü kâğıtlar,

o korkunç ağlayış, gece zamanı

biri yatarken ateş içinde

eczaneye getirilmiş reçeteler,

o kuru düşünceli şakak, asla

açmamak için

insanın yaptığı kapıyı.

Her şey geçti, çöktü,

soldu birden.

Mahvolmuş kap kacak,

gece giysileri, kirli köpük, yeni işenmiş sidik,

yanaklar, cam, yün,

kâfur ağacı, iplik ruloları ve deri, her şey,

her şey bir devinimde geri getirildi toza,

metallerin karmakarışık uykusuna,

bütün mis koku, bütün sihir,

her şey birleşti hiçbir şeyde, her şey çöktü

bir daha oluşmamak için.

Göksel susuzluk, undan belleriyle

güvercinler: üzümlerin

ve çiçek tozlarının çağları, bak, nasıl

parçalanıyor ağaç

yalnızca yas olan şeye: kökler yok

insan için: her şey yaslanıyor tam da

titrek bir yağmura.

Bak, rayihalı kırıkta

nasıl çürümüş gitar ağızda:

bak, onca şey yaratan sözcükler

nasıl yalnızca yıkımdır şimdi: bak, kirece

ve kırık mermere,

bir hıçkırıkla – şimdi yosunun örttüğü – ize.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

HALK ORDUSUNUN ZAFERİ

 

Fakat toprağın belleği gibi, metalin

ve sessizliğin taşlaşmış ışıltısı gibi,

halk, anayurt ve yulaf, senin zaferindir.

 

Delik deşik sancağın ilerler

zamandan ve topraktan

damarlar üstündeki göğsün gibi.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

CEPHEDEKİ SENDİKALAR

 

Nerede maden işçileri, nerede

halat örenler, derileri

tabaklayanlar, ağ atanlar,

neredeler?

 

Nerede binanın tepesinde

tükürerek ve söverek şarkı söyleyenler,

yüksekte salınan çimentoda?

 

Başına buyruk ve gece gibi karanlık

demiryolu adamları nerede?

Nerede levazımcılar?

 

Bir tüfekle, bir tüfekle. Ovanın

kahverengi nabız atışında

bakarlar harabelere.

 

Gönderirler mermileri amansız

düşmana, dikenlere

ve engereğe gönderir gibi, işte böyle!

 

Gece ve gündüz, şafağın

hüzünlü külünde, alazlanan

öğlelerin sağlamlığında.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

UTKU

 

Bayramsıdır halkın utkusu,

büyük zafer ilerlediğinde

ışıldar kör patates ve göksel

üzüm toprakta.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

BİR KAVGADAN SONRAKİ GÖRÜNÜM

 

Uzuvları koparılmış uzay, tahıla doğru

ezilmiş askerler, kırık

nallar, kırağıyla taş arasında buz soğuğu,

zalim ay.

 

Yaralı bir kısrak gibi ay, kömürleşmiş

sarmalanmış yorgun dikenlerle, tehdit eden, boğulan

metal ya da kemik, yokluk, acı paçavra,

mezarcıların pis kokusu.

 

Nitratın tahriş edici halesi ardında,

maddeden maddeye, sudan suya,

dövülmüş buğday gibi hızlı

kömürleşmiş ve çürümüş bedenler.

 

Yumuşak, yumuşak tesadüfî kabuk,

siyah kül, yalıtılmış, dağılmış bütün rüzgârlara,

şimdi yalnızca çınlayan soğuk ve iğrenç

yağmur ıslağı maddeler.

 

Sakla bunu, dizlerim, bu uçucu bölgeden

daha da derine gömülmüş,

tut onu, gözkapağım,

açığa vurulana ve yaralayana dek,

sakla onu, kanım, gölgenin bu tadını,

ki asla unutulmasın.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

KONTRA TANKÇI

 

Bildik sedef dalları yalnızca, denizin

ve göğün haleleri, bir defne rüzgârı

sizler için, meşe ormanının kahramanları sizler,

kontra tankçılar.

Sizler savaşın gecesel

uçurumundaydınız

ateşin korkunç melekleri,

toprağın temiz oğulları.

 

Böyleydiniz, serpilmişsiniz

tarlalar üstüne, tohum tanesi gibi karanlık, yayılmış,

beklersiniz. Ve yüz yüze

fırtınalı demirle yalnızca sürüklemediniz

solgun bir parça patlayıcı maddeyi canavarın göğsüne doğru,

fakat derinliğinizi de, için için yanan yüreği,

öyle yıkıcı bir kırbacı ve barut gibi maviyi.

Doğruldunuz,

soylu, emsalsiz zulmün dağlarına karşı,

toprağın ve ünün

çıplak oğulları.

Daha önce hiç görmemiştiniz

zeytin ağacından başka bir şeyi, balık pulu

ve gümüşle dolu ağlar: topladınız

hasadın ve inşaatın aletlerini,

demiri ve keresteyi:

ellerinizde çiçeklendi en güzel

orman narı ve sabah soğanı,

birden

buradasınız, şimşekle kuşanmış,

sıkıyorsunuz ünü, çatlatıyorsunuz

öfkeli kuvvetlerle,

yalnız ve sert, yüz yüze karanlıkla.

Özgürlük seçti sizi madenlerde

ve barış istedi pulluklarınız için:

Doğruldu barış ağlayarak

yollar boyunca ve bağırdı evlerin

koridorlarında: tarlalarda

koştu sesi portakallar ve rüzgâr arasında

ve çağırdı olgun yürekli adamları, ve geldiniz,

ve buradasınız, utkunun

seçilmiş oğulları, sık sık öldünüz, yok olmuş

ellerle, parçalanmış kıkırdakla,

susturulmuş ağızlarla, ezilerek yok edilmiş

bir sessizlikle:

fakat birdenbire kasırganın ortasında

başkaları doğruluyor içinizden, yüreklerin

ve köklerin

esrarlı, kundakçı bütün soyu.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

MADRİD (1937)

 

Bu zamanda anımsarım her şeyi ve herkesi,

bütün liflerimle bu

derin bölgede – ses ve tüy – gibi

yavaşça vurarak bulunur uzağında bu toprağın,

fakat gene de toprakta. Yeni bir kış

başlıyor bugün.

Sevdiğim her şeyi barındıran

bu kentte, ne ekmek var

ne de ışık: bir buz kristali düşüyor

kurumuş sardunyalar üzerine. Geceleri el bombaları

koparıyor siyah düşleri kanlı öküzler gibi:

tahkimatta kimse yok şafakta,

yalnızca paramparça bir kağnı: şimdi yosun,

şimdi zamanın sessizliği, kırlangıçlar yerine, kanayan

ve bomboş, göğe doğru esneyen kapılarıyla yanmış evlerde:

şimdi başlıyor pazarda sergilemeye sefil zümrütlerini

ve portakallarını ve balıklarını,

her gün getirilmiş buraya kanın arasından,

satmak istiyor bacının ve dulun ellerine.

Yasın kenti, altı oyulmuş, kanla

ve parçalanmış camla dolu, gecesiz kent, yalnızca gece

ve sessizlik ve patlamalar ve kahramanlar,

ve şimdi yeni bir kış, daha çıplak ve daha yalnız,

unsuz, adımsız, senin asker ayınla.

Her şeye ve herkese!

Yoksul güneş, yitirdiğimiz

kan, ürperen ve ağlayan

korkunç yürek. Ağır mermiler gibi düştü

gözyaşları karanlık toprağa bir sesle

düşen güvercinler gibi, eziyor bir el ölümü

sürekli, her günden kan ve her geceden

ve her haftadan ve her aydan. Sizler hakkında

konuşmaksızın, uyuyan ve uyumayan kahramanlar,

suyu ve toprağı yüce kararlığınızla titreten

sizler hakkında konuşma yapmaksızın,

duyuyorum bu zamanda bir caddede,

birinin benimle konuştuğunu, kış

geliyor yeniden

kaldığım otellere,

duyduğum her şey kent ve mesafedir,

engereğin köpüğü gibi

ateşle çevrilmiş, uğramış saldırısına

iblissi suyun.

Bir yıldan fazladır tebdili kıyafet gezenler

kımıldadılar şimdi senin insan kıyılarında

ve elektrikli kanının dokunuşuyla öldüler:

Mağriplilerin çuvalları, hainlerin çuvalları

yuvarlandılar taştan ayakların önünde: ne duman

ne de ölüm fethetti senin yanan duvarlarını.

Pekâlâ,

ne var o halde? Evet, imha ediciler var,

yırtıcı hayvanlar var: bakıp dururlar sana, beyaz kent,

bulanık alınlı piskopos, o dışkılık ve feodal genç efendiler,

elinde otuz gümüş para çınlayan general: duvarların etrafında

oluşturuyorlar yağmurlu duacılardan bir kuşağı,

çürümüş elçilerden bir filoyu,

ve askerî köpeklerin hüzünlü bir ipini.

Bir methiye senin için, bulutta bir methiye, ışında,

sağlıkta, kılıçta,

ölümcül yaralanmış taşta kendini seyreden

kanlı ipi kanayan alnının,

ölüp giden sert şirinlik,

şimşekle silâhlanmış ışıklı beşikler,

korunmuş madde, arıların doğduğu

kanlı hava.

Bugün sensin yaşayan, Juan,

bugün sensin gören, Pedro, düşünce üreten, uyuyan, yiyen:

bugün gecede ışıksız, uykusuz ve dinlencesiz nöbette,

yalnızsın çimentoda, derisi yüzülmüş toprakta,

güneyin üzünç dolu iplerinden, ortada, senin etrafında,

göksüz, gizsiz,

savunuyor adamlar halattan bir kolye gibi

alevlerin sardığı kenti: yıldızların mermileriyle

ateşin hiddetiyle berkitilmiş Madrid:

toprak ve gece nöbeti utkunun

yüce sessizliğinde: sarsılmış

ezik bir gül gibi: sonsuz

defneyle sarmalanmış.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

HALK ORDUSUNA GÜNEŞ ŞARKISI

 

Halkın silâhı! Burada! Tehdit ve kuşatma

kasıp kavuruyor hâlâ ve karıştırıyor toprağı ölümle,

dikenler gibi katı toprak!

Selâm sana, selâm,

selâm olsun diyor dünyanın anneleri sana,

selâmlıyor okullar seni, yaşlı marangozlar

selâmlıyor seni. Başak,

süt, patates, limon, defne,

yeryüzü ve insan ağzına ait olan ne varsa

selâmlıyor onlar seni ey Halk Ordusu.

Her şey, ellerden bir kolye gibi,

titreyen bir bel gibi, şimşeğin bir kararlılığı gibi,

her şey hazırlanıyor sana, yöneliyor sana!

Demirden gün,

pekişmiş mavi!

İleri, kardeşler,

ileri sürülmüş toprakta,

ileri kuru, uykusuz, çılgın ve havı dökülmüş gecede,

ileri asmaların arasından, kayaların soğuk rengini çiğneyerek,

selâm sana, selâm olsun, ileri! Kışın sesinden daha fazla

ısıran, gözkapağından daha hassas,

gök gürlemesinin ucundan daha da güvenilir,

o hızlı elmas gibi doğru, yeniden savaşçı,

toprağın derininden çelik katısı suyla

çiçekle ve şarapla, toprağın sarmal yüreğiyle,

bütün yaprakların kökleriyle, bütün toprağın rayihalı ürünleriyle

hemfikir savaşçılar.

 

Selâm olsun, askerler, selâm olsun, nadaslı kızıl tarlalar,

selâm olsun, haşin yoncalar, selâm olsun, şimşek ışıltısında

demir almış köyler, selâm, selâm, selâm olsun,

ileri, ileri, ileri, ileri

madenlerden, mezarlıklardan, ölümün lânet iştahına karşı

açılan cepheden, hainlerin

iğneleyen terörü,

ey halk, etkin halk, yürekler ve tüfekler,

yürekler ve tüfekler, ileri.

Fotoğrafçılar, maden işçileri, demiryolu işçileri,

kömürün ve taşın kardeşleri, çekicin akrabaları,

ormanlar, denetimsiz eğlenceler, ileri,

partizanlar, binbaşılar, çavuşlar, politik komiserler,

halkın pilotları, gecenin askerleri,

denizin askerleri, ileri:

önünüzde

yalnızca ölümlü bir zincir var, çürümüş balıklardan

bir çukur: ileri!

yalnızca ölen ölüler var orada,

korkunç, kanlı irinden bataklık,

hiç düşman yok: ileri, İspanya,

ileri, halkçı çanlar,

ileri, elma bölgeleri,

ileri, tahıl sancaklar,

ileri, ateşten büyük harfler,

kavgada, dalgada, ovada,

dağda, kekre kokularla dolmuş şafakta

sürüklersiniz kendinizle sürekli doğumu,

talep eden dayanıklılıktan bir ipi.

Bu arada

yükselir kök ve sessizliğin çelengi

beklemek için o mineralsi utkuyu:

her bir alet, her bir kırmızı teker,

her bir testere sapı ya da pulluk,

her bir kazma vuruşu, kandaki her bir titreyiş

izleyecek adımlarını, ey halk ordusu:

düzenleyen ışığın ulaştığında unutulmuş

zavallı insanlara, senin berrak yıldızın

boğuk sesli ışınlarının kökünü saldığında ölümde

ve inşa ettiğinde umudun yeni gözlerini.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabının “Yürekteki İspanya” bölümünden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy