I.

Kadın bedeni, ak tepeler, ak baldırlar,
bir dünyadır açık kasığın senin.
Benim hoyrat çiftçi bedenim kazar seni
ve fırlatır oğlunu toprağın derininden.

Bir tünel gibi yalnızdım. Kaçardı kuşlar benden,
ve gece kuşatırdı yanımı yöremi.
Yaşayabilmek için silâh gibi biçimledim seni,
yayımdaki ok gibi, bir taş gibi sapanımdaki.
Ne ki sonu vardır öç saatinin, ve severim seni.
Tenden ve yosundan senin bedenin, uysal ve güçlü sütten.
Ah, göğüslerinin vazosu! Ah, gözlerin ne kadar da uzak!
Ah, venüs tepeciğinin gülleri! Ah, senin usul, üzgün sesin!

Sen, kadınımın bedeni, merhametli yol gösterici yıldızım.
Arzum, sınırsız özlemim ve belirsiz yolum benim!
Doğurur kasvetli sular sonsuz susuzluğu,
ve kendini ele veren yorgunluğu ve sınırsız acıyı.

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

II.

 

Ölümlü aleviyle sarmalar ışık seni.

Dalgın, solgun ve hüzünle yatarsın orada

yatağın etrafında dönen

eski pervanelerine doğru alacakaranlığın.

 

Dilsizsin, ey sevgili,

bu ölüler zamanının yalnız kimsesizliğinde

dolarsın yaşayan ateşle

ve saflığında miras kalır bu ezilmiş gün.

 

Bak, güneş düşürür bir salkımını siyah entarine.

Şimdi birdenbire gecenin muazzam kökleri

büyür senin ruhundan,

ve açılır derin gizemin,

soluk ve mavi bir halk, senin yeni doğmuş halkın,

beslensin ve güçlensin diye.

 

Ah, şahane, varsıl ve alımlı kölesi

bu çemberin, kömür karası ve yaldızlı,

çiçekleri ölsün, ve hüzünle dolsun diye,

mağrurca kullanacak ve hoşlanacaksın bu canlı eserden.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

III.

 

Yuvarlanan dalgaların gürültüsüyle muhteşem çam ormanları,

ışığın ikircikli oyunu o yalnız çanın çınlaması için,

alacakaranlığın gözlerindeki eğlencesi

dünya şarkılarını söyler deniz kabuğuyla, ey güzel.

 

Sende şakır ırmaklar, ve ırmaklara kaçar benim ruhum,

istediğin gibi, ve nereye istersen oraya.

Göster bana ne olur umudunun yayındaki yolu,

ve gönderirim sana ben şehvetimin ok akınını.

 

Etrafımda görürüm sisli belini,

ve sessizliğin acı verir bana huzursuz saatlerimde,

ve senin yanında berrak taşlardan kollarınla

çapa atar öpüşlerim, ve yapışkan arzum yaşar orada.

 

Ah, gizemlidir sesin, aşkın boyadığı ve eğdiği

akşam ölüp giderken çınlayarak!

İşte böyle gördüm seni derin saatlerde

eğilir tarladaki başaklar rüzgârın kudretiyle.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

IV.

 

Sabah fırtınalarla dolu

yazın yüreğinde.

 

Beyaz mendiller gibi veda eder koşturan bulutlar,

rüzgârla sarsılmış, bir göçebenin elleriyle.

 

Sevdalı suskunluğumuzda çarpıp duran

rüzgârın sayılamaz yüreğini duy.

 

Ağaçların arasından uğuldar, tanrısal bir orkestra gibi,

savaşlar ve şarkılarla dolu bir dil gibi.

 

Rüzgâr soyar şimşek hızıyla kurumuş yaprakları

ve büker kuşların titreyen oklarını.

 

Rüzgâr devirir onu köpüksüz dalgalarında,

ağırlıksız özünde ve bükülmüş ateşinde.

 

Onun sayısız öpüşü parçalanır, dağılıp gider,

ki yaz rüzgârının kapısında yenilgiye uğramıştı.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

V.

 

Duyman için beni,

sözcüklerim

sivrilir ve incelir

sahillerde martının izleri gibi.

 

Üzümler gibi pürüzsüz ellerine bırakılacak

bir gerdanlıktır, sarhoş bir çan.

 

Ve sözcüklerim ne kadar da uzak görünür.

Benim olduğundan daha çok senindir onlar.

Sarmaşıklar gibi tırmanırlar eski acılarıma.

 

İşte böyle tırmanırlar o nemli duvarlara.

Yalnız sensin nedeni bu zalim oyunun.

Bak, kaçarlar benim karanlık mağaramdan.

Sadece senin için yer var, sadece sana.

 

Senden önce doldururlardı şimdi senin doldurduğun boşluğu

ve senden daha içli dışlıydılar benim hüznümle.

Şimdi benim sana söylemek istediğimi söyleyecekler,

duyulmak istediğim gibi beni duyman için.

 

Hâlâ söküp alır onları kaygının rüzgârı.

Hâlâ düşlerin fırtınaları düşürür onları ara sıra.

Başka sesler işitirsin benim acılı sesimde.

Geçmiş ağızlardan hıçkırıklar, geçmiş dualardan kan.

Sev beni, dostum. Terk etme beni. İzle beni.

İzle beni, dostum, kaygının bu dalgasında.

 

Fakat şimdi boyanır sözcüklerim aşkına.

Ve sen, işgal edersin her şeyi, her şeyi işgal edersin.

 

Bunlardan sana sonsuz bir gerdanlık yapmak isterim

üzümler gibi pürüzsüz ellerine bırakmak için.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

VI.

 

Hatırlarım seni geçen sonbaharki halinle.

Beren griydi ve yüreğin sakindi.

Gözlerinde savaşırdı alacakaranlığın alevleri.

Ve düştü yapraklar ruhunun sularına.

 

Bir boru çiçeği gibi yapışmıştın koluma,

kısık ve sakin sesine korunak olurken yapraklar.

Arzumun alazlanıp durduğu kötürüm eden bir ateş.

Ruhumun üstünde burkulmuş o uysal mavi sümbül.

 

Nasıl da uzaklaşır gözlerin, sonbahar gibi uzaktır,

o gri bere, o cıvıltılı ses ve o evcimen yürek,

kömürün koruna öpücüklerimin neşeyle düştüğü

derin özlemlerimin amacı olan şeylerdi.

 

Bir gemiden görünen gökyüzü. Yücelerdeki yaylalar.

Hatıran ışık gibi, duman gibi, o sessiz gölcük gibi!

Gözlerinin ötesinde yanıp dururdu alacakaranlıklar.

Ruhunda fırıl fırıldı sonbaharın kuru yaprakları.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

VII.

 

Eğilerek fırlatırım hüzünlü ağlarımı

gözlerinin okyanusunda akşama doğru.

 

Yalnızlığım gerinir ve ateşin en harlısında yanar,

sallanan kollarıyla kazazede bir adama benzer.

 

Uzak gözlerine gönderirim kırmızı işaretleri,

bir deniz fenerine çarpan dalgalar misali.

 

Ey kadın, uzaktasın ama benimsin, saklarsın sadece karanlığı,

bakışından ortaya çıkar ara sıra korkunun kıyısı.

 

Gözlerinin okyanuslarını sallayan o denizde akşama doğru

eğilerek fırlatırım hüzünlü ağlarımı.

 

Seni sevdiğim zaman gagalar gecenin kuşları

ruhum gibi parıldayan o ilk yıldızları.

 

Gece dörtnala sürer karanlık kısraklarını

yayar tarlalara gök mavisi başaklarını.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

VIII.

 

Balla sarhoş vızıldayıp durursun ruhumda, ey beyaz arı,

ve bükülürsün dumandan ikircikli sarmallarda.

 

Umutsuzum ben, yankısı olmayan söz gibi,

her şeyini kaybeden gibi ve her şeye sahip olan misali.

 

Sen, son bağımsın benim, sende patlar son kaygım.

Issız toprağımda son gülsün sen.

 

Ah, suskunsun sen!

 

Kapat derin gözlerini. Orada çırpar gece kanatlarını.

Ah, göster bana çıplak bedenini, o ürkek heykeli.

 

Derindir gecenin kanatlarıyla vurduğu gözlerin.

Çiçekler gibi serin kolların ve bir gül gibi kasığın.

 

Memelerin beyaz salyangozları andırır.

Bir gece kelebeği uzanmış karnında uyumak için.

 

Ah, suskunsun sen!

 

Bana bıraktığın o yalnızlıktır şimdi benimkisi.

Yağmur yağar. Deniz rüzgârı avlar titrek martıları.

 

Yalınayak koşar su ıslak caddelerden.

Oradaki ağaçta hastalar gibi inler yapraklar.

 

Beyaz arı, çok uzaktasın, hâlâ vızıldarsın ruhumda.

Yeniden doğarsın, zarif ve suskun.

 

Ah, suskunsun sen!

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

IX.

 

Sarhoşum çamların reçinesiyle ve uzun öpüşlerle

yön veririm yaz güllerinin yelkenlerine,

eğilerek ölmekte olan zarif güne doğru,

kök salmışım denizin güçlü gazabında.

 

Solgun ve aç gözlü suyuma vızıldayarak

aşarım çıplak iklimin ekşi kokusunu,

hâlâ kül rengi giysilerim ve kekre tınısındayım,

ve terk edilmiş köpüğün hüzünlü tuğuylayım.

 

Arzularımın gücünde binerim kendimin tek dalgasına,

ay gibi, güneş gibi, yakan ve soğuk, apansız,

uyurum sakinleşmiş o mutlu adaların yutağında,

ak ve yumuşak adalar serin kalçalar gibi.

 

Elektrik akımıyla doldurulmuş çılgınlık

nemli gecede titretir öpücüklerden giysimi,

kahramanca bölünmüş düşleri

ve benliğimi dolduran sarhoş eden gülleri.

 

Akıntıya karşı, taşkın dalgaların ortasında,

verirsin bana kendini, beden bedene, kollarımda

sonsuza dek ruhuma bağlanmış bir balık gibi,

hızlı ve yavaş neredeyse göksel bir güçle.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

X.

 

Gözden kaçırdık bu alacakaranlığı da.

Kimse görmedi bu akşamda bizi el ele,

inerken mavi gece yeryüzünün üstüne.

 

Penceremden gördüm

günbatımının eğlencesini uzak tepelerde.

 

Bazen olurdu, ki bir sikke gibi

yanardı ellerimde bir tutam güneş.

Hatırlardım seni, kaygılıydım yürekten

çok iyi bildiğin bir hüzünle.

 

Neredeydin o zamanlar?

Hangi insanların arasındaydın?

Ne söylemiştin onlara?

Niçin bütün sevdam doldurmalı birdenbire beni,

hüzünle vurulurken ben, ve sen benden bunca uzaktayken?

 

Düştü yere alacakaranlıkta hep sığındığım kitap,

ve yaralı bir köpek gibi kaydı pelerinim ayaklarımın önüne.

 

Hep, hep uzaklara gidersin akşamları,

alacakaranlığın heykelleri hızla yok ettiği yere.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XI.

                                           

İki dağın arasına demirlemiş yarım ay

neredeyse dışında gökyüzünün.

Dönen, devinen gece, gözlerin kazıyıcısısın sen.

Ama bak, kaç tane yıldız parçalanmış gölcükte.

 

Kaçan kirpiklerimin arasına çizer hüznün haçını.

O mavi metallerin demircisi, o sessiz savaşların gecesi,

dönüp durur yüreğim çılgın bir çember gibi.

Bir kız, gelmiş, bırakılmış uzaklardan buraya,

gök altında şimşek gibi çakar bakışları bazen.

Ağıtlar, acı sözcükler, hiddet burgacı,

gider yüreğime, durdurmadan seni.

Mezarların uzak rüzgârı, ez ve parçala uykuda boğulan kökünü.

O büyük ağaçları kökleriyle sök getir onun ardından.

Fakat sen, ey güzel kız, başak gibisin, dumanın sorusu gibi.

Rüzgârın ışıklı yapraklarını biçimleyen oydu.

Gecesel dağların ardında, yangınların beyaz zambağı,

ah, ne kadar da yetersiz sözcükler! Her şeyden yaratılmıştı o.

 

Ey kaygı, yarmıştın göğsümü büyük bıçaklarınla,

onun gülümsemediği başka bir yolu izlemenin zamanıdır şimdi.

Çanları gömen fırtına, kasırgaların karartılmış kaçışı,

neden dokunmalı ki ona? Neden doldurmalı onu hüzünle?

 

Ah, her şeyden ayrılan yolu izlemek,

kaygının, ölümün ya da kışın gözetlemediği

açık gözlerle çiyin yıkanmışlığında!

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XII.

 

Yüreğim için yeterli olan göğsünde senin,

özgürlüğün için yeterli olan kanatlarımda benim.

Senin ruhunda uyuklayan

yükselecek göğe ağzımdan.

 

Sende bulunmakta her günün yanılsaması.

Çiçeklerin taçlarına çiyin gelmesi gibi gelirsin.

Yokluğunla kazarsın ufkun altını.

Dalga gibi kaçıştasın sürekli.

 

Derdim ki, şakırdın rüzgârda,

çamlar ve direkler gibi.

Onlara benzersin, uzun ve sessiz.

Ve bir yolculuk misali, hüzünlendirirsin birden.

 

Eski bir yol gibi dostça korursun.

İçinde yaşar özlemin sesleri ve yankıları.

Uyanışımda habersizce göç eder zamanlara

ruhunda duran ve uyuyan kuşlar.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XIII.

 

Bedeninin beyaz atlasını

yoklamaya başladım ateşten haçlarla.

Ağzım bir örümcekti o gizli yolculukta.

İçinde, arkanda, korkulu, arzulu.

Öyküler anlatmak sana alacakaranlığın kıyısında,

güzel, hüzünlü, uysal, hüzünle dolmayasın diye sen.

Bir kuğu, bir ağaç, uzakta ve neşeli bir şey.

Zamanıdır üzümlerin, olgunlaşmanın ve meyvenin.

 

Bir limanda yaşayan ben, oradan severim seni.

Düşle ve sessizlikle kesişti yalnızlık.

Kapatılmış içine denizin ve hüznün.

Suskun, çılgın, kıpırdatılmaz iki gondolcu arasında.

 

Dudakların ve sesin arasında ölmekte olan bir şey var.

Kuş kanatlarıyla, kaygıyla ve unutuşla.

Balıkçı ağının suyu bırakışı gibi.

Titreyerek asar, benim güzel kızım, sadece bir kaç damlayı geriye.

Ve gene de bir şey var, şakıyan bu geçici sözcüklerin arasında.

Şakıyan bir şey ve açgözlü ağzıma doğru yükselen.

Ah, seni o neşeli sözcüklerle övebilseydim!

Şakıyıp, yakıp, kaçabilseydim, bir delinin ellerindeki bir çan kulesi gibi

benim hüzün dolu sevecenliğim, birden ne olur sana böyle?

En çetin ve en soğuk tepeye ulaştığımda,

kapanır yüreğim bir gece çiçeği gibi.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XIV.

 

Evrenin ışığıyla oynarsın her gün.

Sen, çiçeğe ve suya gelen minicik konuk.

Her gün bir salkım gibi ellerimin arasında
ezdiğim o beyaz küçük baştan öte bir şeysin sen.

 

Sana gönlümü verdim vereli, benzemezsin kimseye.

Bırak yatırayım seni sarı soluk çelenklerin arasına.

Güney yıldızları arasında kim yazar adını dumandan harflerle?

Ah, bırak hatırlayayım seni, olduğun gibi, daha var olmadan önce sen!

 

Birden uğuldar rüzgâr ve çarpar kapalı pencereme.

Gökyüzü karanlık balıklarla dolan bir ağ gibi.

Gelir buraya bütün rüzgârlar ve kırbaçlar, evet, hepsi.

Soyunur yağmur.

 

Kaçışarak geçer kuşlar.

Rüzgâr. Rüzgâr.

İnsanın gücüne karşı savaşabilirim sadece.

Fırtına fırıl fırıl döndürür kasvetli yaprakları

ve çözer dün akşam gökte demir atan bütün kayıkları.

 

Buradasın. Ah, kaçmazsın sen.

En son çığlığa dek yanıtlarsın beni.

Kıvrıl yanımda, korkmazmışsın gibi.

Gene de bazen gözlerinin arasında bir yabancı gölge geçer.

 

Şimdi, küçüğüm benim, getirirsin şimdi de bana hanımellerini,

ve senin göğsün bile dolmuş kokuyla.

Hüzünlü rüzgâr dörtnal koşarken ve öldürürken kelebeği,

severim seni, ve senin erik ağzını ısırır benim neşem.

 

Ne kadar da ıstırap verdi alışman bana,

benim yalnız ve yabanıl ruhuma, herkesi korkutan adıma.

Ne çok baktık sabah yıldızının yanışına, öperken birbirimizin gözlerini,

ve üstümüzdeki alacakaranlık açarken dönen yelpazelerde.

Sözcüklerim düştü sana okşayışlardan bir yağmur gibi.

Haylidir severim senin güneşte yanmış sedef bedenini.

Evrenin sultanı olduğunu bile düşünürüm.

Dağların neşeli çiçeklerini, tırmanan zambaklarını, karanlık yemişlerini

ve öpüşlerle dolu orman sepetlerini getiririm sana.

 

İlkbaharın bir kiraz ağacıyla yaptığını

yapmak isterim seninle.


[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XV.

 

Suskunluğun sevindirir beni, çünkü uzakta gibi görünürsün,

ve işitirsin beni uzaklardan, ulaşmasa da sesim sana.

Görünüş o ki, gözlerin uçmuş gitmiş uzaklara,

ve kapalı ağzın bir öpüş gördü sanki.

 

Tam da her şey ruhum tarafından izlenmişken,

çıkarsın ortaya o bütünden, ruhumdan benim.

Bir düş kelebeği gibi benzersin ruhuma,

ve hatırlatırsın bana melankoli sözcüğünü.

 

Suskunluğun sevindirir beni, uzakta gibi göründüğünde.

Ve şikâyet ettiğin şey, ses çıkaran bir kelebek.

Ve işitirsin beni uzaklardan, ulaşmasa da sesim sana:

Öyleyse bırak susayım senin suskunluğunla.

 

Öyleyse bırak seninle konuşayım, senin suskunluğunla,

bir lamba gibi aydınlık, bir yüzük gibi gösterişsiz.

Suskunluğu ve yıldızlarıyla gece gibisin.

Yıldızdan doğmuş suskunluğun, öyle uzak ve sade.

 

Suskunluğun sevindirir beni, uzakta gibi göründüğünde.

Uzakta ve acı dolusun, ölmüşsün sanki.

Bir sözcük, bir gülümseme yeter.

O zaman mutluyum, mutlu, çünkü gerçek değil bu.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XVI.

 

Bu şiir Rabindranath Tagore’un “Bahçıvan”ındaki 30. şiirin başka sözcüklerle tekrarıdır.

 

Göğümde bir bulut gibisin alacakaranlıkta,

ve renginle biçimin tam sevdiğim gibi.

Benimsin, benimsin, ey tatlı dudaklı kadın,

ve sonsuz düşlerim yaşar hayatında.

 

Ruhumun lambası ayaklarını kızıllaştırır,

kekre şarabım dudaklarında daha da tatlılaşır,

ey şarkımın hasadını toplayan kadın, akşam olunca

beni hissettiği gibi hisseder seni ıssız düşlerim!

 

Benimsin, benimsin, haykırırım akşamın melteminde,

ve rüzgâr sürüyüp götürür yalnız sesimi.

Gözlerimin derininde beni avlayan sen, avın

engeller su gibi, gecesel bakışlarını.

 

Ezgilerimin ağında tutuklusun, ey sevgili,

ve ezgilerimin ağında genişsin gök gibi.

Ruhum doğar hüzünlü gözlerinin kıyısından.

Düşlerin ülkesi başlar hüzünlü gözlerinde.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XVII.

 

Düşünerek yakalarım gölgeleri ağımla derin yalnızlığımda.

Sen ne uzaksın, ah, herkesten daha da uzak.

Düşüncemde uçururum kuşları, silerim resimleri,

gömerim lambaları.

 

Sislerin çan kulesi, ne uzaksın, ne yükseksin sen!

Sen suskun değirmenler misali,

iç çekişini boğarken, karanlık umudunu el değirmeninde ezersin,

şehrin uzağında, gelir gece sana yüzü koyun.

 

Yanımda olsan bile uzaktasın benden, sanki yabancısın bana.

Düşüncemde dolaşırım karşılaşmamızdan önceki hayatımı boydan boya.

Başka birinden önceki o hoyrat hayatım benim.

Deniz kıyısında çığlık, taşlar arasında,

koştuğum yerdi orası, özgür ve çılgın, deniz havasının buğusunda.

Hüzünlü öfke, çığlık, denizin ıssızlığı.

Firari, hiddetli, gökyüzüne karşı hırslı.

 

Sen, kadın, neydin orada, hangi ışın, hangi çubuk

bu görkemli yelpazede? Şimdi gibi uzaktın.

Yangın içinde orman. Yanar gök mavisi haçta.

Yanar, yanar, alevler, parıldar ışığın ağaçları.

Düşer, gıcırdar. Yangın. Yangın.

Ve dans eder ruhum, yaralanmış ateş parçalarıyla.

Çağıran kim? Yankıların şenelttiği yerden bu sessizlik de neyin nesi?

Özlemin saati, sevincin saati, yalnızlığın saati,

benim saatim hepsinin arasında.

Şarkısı rüzgâr tarafından söylenen boru.

 

Gözyaşı dolu muhteşem bir arzu, bedenimle eş.

Sarsılmış bütün kökleri,

bütün dalgaların saldırısında!

Şen, hüzünlü, sonsuzca yuvarlanmış ruhumla.

 

Düşünerek gömerim lambaları derin yalnızlığımda.

 

Sen, sen kimsin, kimsin sen?

 

 [“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XVIII.

 

Burada severim seni.

O kasvetli çamlarda araştırır rüzgâr kendini.

Soluk şavkını devinen sulara fırlatır ay.

Günler tekdüze geçer, izler birbirini.

 

Raks eden biçimlerde özgürleştirir sis kendini.

Balıkçıl martı çakılır akşamın göğüne.

Bazen bir yelken. Yüksekte, yüksekte yıldızlar.

 

Ah, kara haçıyla bir gemi.

Yalnız.

Erken kalktığım olur bazen, ve ruhum bile nemlidir.

Yankılanan sesler uzak denizden.

Bir limandır burası.

Burada severim seni.

 

Burada severim seni, ve boşuna saklar ufuk seni.

Bu soğuk şeylerin arasında severim seni hâlâ.

Bazen yolculuktadır öpüşlerim o ağır gemilerde,

hiç varmayacakları bir amaca doğru hızla gider orada.

O zaman görürüm kendimi, bu eski çapalar gibi unutulmuş.

Akşam indiğinde daha da hüzünlüdür mendireklerden.

Yorulur hayatım, boşuna geçmiş hayatım.

Severim sahip olmadığım şeyi. Sen, uzaktasın sen.

Tiksintim durur hâlâ alacakaranlığın ikircikliğine karşı.

Fakat gelir gece ve başlar şarkısına.

Düşlerden tekerlerini döndürür ay.

 

En büyük yıldızlar bakar bana senin gözlerinle.

Seni sevdiğim için, rüzgârdaki çamlar

adını şakımayı ister iğne yapraklarından çanlarıyla.


[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XIX.

 

Sen esmer uçarı kız, meyveyi oluşturan

buğdaya özünü veren ve yosunu yuvarlayan güneş

yarattı senin şen bedenini, ışıldayan gözlerini,

ve o gülümseyen suya benzeyen ağzını senin.

 

O esmer ve aç gözlü güneş dolanır

uzun siyah saçlarının zülüflerine, kollarını açarken sen.

Sanki bir dereymiş gibi, güneşle oynarsın sen

ve senin gözlerinde bırakır o dere iki siyah su birikintisini.

 

Sen esmer uçarı kız, beni sana yaklaştıran bir şey yok.

Her şey uzaklaştırır beni senden gün ortası gibi.

Arının çılgın gençliğisin sen,

dalganın esrimesi, başağın gücüsün.

 

Her şeye rağmen, arar karanlık yüreğim seni,

ve severim şen bedenini, hafif ve ince sesini.

Sen esmer kelebek, öyle uysal öyle saldırılmazsın

buğday ve güneş gibi, gelincik ve su gibi.

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XX.

 

Bu gece yazabilirim en hüzünlü dizeleri.

 

Şöyle yazabilirim: “Gece yıldız berrağı,

ve yıldızlar uzaklarda öyle mavi ürperirler ki soğuktan”.

 

Döner gece rüzgârı gökte ve şakır.

 

Bu gece yazabilirim en hüzünlü dizeleri.

Sevmiştim onu ve ara sıra o da beni.

 

Bu gece gibi gecelerde uzanırdı kollarımda.

Sonsuz gökyüzü altında öperdim onu sayısızca.

 

Sevdi beni ve ara sıra ben de onu.

Büyük sakin gözlerini sevmemek olur mu ki!

 

Bu gece yazabilirim en hüzünlü dizeleri.

Düşünmek artık benim olmadığını. Hissetmek onu kaybettiğimi.

 

İşitmek sonsuz geceyi, onsuz daha da sonsuzdur gece.

Ve ruha düşer dize, çayıra düşen çiy gibi.

 

Sevdam onu bağlayamıyorsa, ne fayda.

Gece yıldız berrağı, ve benimle değil o.

 

Hepsi bu. Uzaklarda bir şarkı çalınır. Uzaklarda.

Hoşnut değil ruhum, çünkü kaybetti onu.

 

Onu yakına getirir gibi ararım bakışlarımla.

Ararım yüreğimle onu, ve benimle değil o.

 

Aynı gecedir soluklaştıran aynı ağaçları

O yitik zamandan olan bizler, aynı değiliz artık.

 

Artık onu sevmediğim kesin, ama bir zamanlar, ah!

Erişmek için kulağına çağırmıştı sesim rüzgârı.

 

Bir başkasının. Bir başkasının olmak ister. Öpüşümden öncesi gibi.

Onun sesi, berrak bedeni. Dipsiz gözleri.

 

Artık onu sevmediğim kesin, ama gene de – belki.

Ne kadar kısadır sevda ve ne uzundur unutuş.

 

Bu gece gibi gecelerde uzanırdı kollarımda.

Onu kaybettiği için, mutsuzdur ruhum.

 

Bu onun neden olduğu son acıdır ne de olsa,

ve bu dizeler elimle yazılan son dizeler ona.

 

 

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

XXI.

UMUTSUZ BİR ŞARKI

 

Beni çevreleyen geceden fırlar hatıran.

Irmağın inatçı şikâyetiyle birlik deniz.

 

Terk edilmiş rıhtımlar gibi şafakta.

Bırakışın zamanıdır, ey terk ettiğim!

 

Soğuk çiçekler yağar yüreğime.

Ey harabelerdeki mezar, gemi batışlarının zalim oyuğu!

 

Birikir sende savaşlar ve kaçış.

Senden yükseldi şarkı kuşlarının bütün kanatları.

 

Yuttun her şeyi, uzaklıktın sanki.

Deniz gibi, zaman gibi. Battı her şey sende!

 

Saldırının ve öpüşün şen zamanıydı.

Bir deniz feneri gibi parlayan, sihrin zamanı.

 

Kılavuz kaptanın korkusu, o kör dalgıcın hiddeti,

şiddetli aşk esrimesi, battı her şey sende!

 

Siste çocukluktur yaralanmış kanatlı ruhum.

Yitmiş kâşif, battı her şey sende!

 

Sarmaladın acını, sarıldın arzuya.

Felç etti hüzün seni, battı her şey sende!

 

Gölgelerin duvarı arasından geçtim,

girdim ötesine isteklerin ve eylemlerin.

 

Ey et, kendi etim, sevdiğim ve kaybettiğim kadın,

bu ıslak zamanda çağırırım seni şarkımla.

 

Bir vazo gibi verdin o sınırsız şefkatin korunağını,

ve o sonsuz unutuşta ezdim seni bir vazo gibi.

 

Adaların kara, kapkara yalnızlığı vardı,

ve orada, aşk kadını, kucakladın beni.

 

Susuzluk ve açlık vardı, ve meyveydin sen.

Şikâyet ve harabeler vardı, ve mucizeydin sen.

 

Ah kadın, bilmem ki nasıl kapsayabilirsin beni

gönlünün toprağında ve kollarının haçında!

 

Seni özleyişim korkunçtu ve kısaydı,

zahmetli ve sarhoş, sabırsız ve arzulu.

 

Öpüşlerin mezarlığı, ateş yanar hâlâ mezarlarında,

alazlanır hâlâ üzümler gagaların izleriyle.

 

Ey ısırılmış ağız, ey öpülen kollar ve bacaklar,

ey aç dişler, ey birlikte örülmüş bedenler!

 

Ey eridiğimiz ve umutsuzluğa kapıldığımız

çılgın birliği umutla zahmetin!

 

Ve şefkat, su ve un gibi hafif.

Ve söz, silinmemiş daha dudaklardan.

 

Kaderim oldu bu ve hasretimin yolculuğu,

ve söndü hasretim onda, battı her şey sende!

 

Ey harabelerdeki mezar, her şey düştü sana,

hangi acıyı ifade etmedin ki, hangi dalgalarda boğulmadın ki!

 

İrkilerek çığlık attın sürekli ve şakıdın,

ayakta durarak bir gemici gibi pruvada.

 

Hep çiçeklendin şarkıyla, çatladın akıntılarda hep.

Ey harabelerdeki mezar, açık ve acı kuyu.

 

Soluk kör dalgıçlar, mutsuz sapan atıcısı,

yitmiş kâşif, battı her şey sende!

 

Bırakışın zamanıdır, o sert soğuk zamanı

gecenin bütün yelkovanlara yerleştirmesi gibi.

 

Denizin çağıldayan kuşağı sarmalar kıyıyı.

Soğuk yıldızlar yükselir, siyah kuşlar göçüp gider.

 

Terk edilmiş rıhtımlar gibi şafakta.

Sadece titreyen gölge burkulur ellerimde.

 

Ey her şeyin ötesindeki! Ey her şeyin ötesindeki!

 

Bırakışın zamanıdır. Ey terk ettiğim!

 

[“Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy