SESLENEREK GELİYOR BİR GÜN

 

Sayılar geliyor yankıdan,

ölen sayılar ve pislikle kaplanmış rakamlar,

nemli ışınlar ve kirli şimşek parıltısı.

Yeni bir dul gibi, büyür

yankıdan, yalnız geldiğinde gece,

bir güvercin ya da bir gelincik ya da bir öpüş gibi,

ve yayıldığında onun harika yıldızları.

 

Işık bulunur yankıda:

boğulur sesli harfler, düşer ağlayış yapraklara,

seslerden bir rüzgâr çarpar bir dalga gibi,

ışıldar ve o soğuk esnek balık şeneltir onu.

 

Sesteki balık, yavaşça keskin, ıslak,

kuyruğundaki damlalarla dışbükey altın yığını,

pullanmış köpek balıkları ve titreyen köpük,

donmuş gözlü maviş som balığı.

 

Düşen alet edevat, sebze bıçakları,

üzümlere basıldığı zaman çıkan gürültü,

suyla dolu kemanlar, taze patlamalar,

boğulmuş motorlar ve tozlu gölgeler,

fabrikalar, öpüşler,

lıkır lıkır şişeler,

gırtlaklar,

sesleniyor etrafımdaki gece,

gün, ay, zaman,

ıslak çanlarla dolu bir çuval gibi tumturaklı,

ya da kırılgan tuzdan yapılma ürküten ağızlar gibi.

 

Deniz dalgaları, heyelan,

eldeki tırnaklar, denizin adımları,

yaralanmış hayvanlardan anafor,

boğuk sesli sisteki düdük sesi

belirliyor o uysal şafağın seslerini

uyandığında terk edilmiş denizde.

 

Ruh sarmalanıyor yankıyla

düşerken düşlerinden,

kara güvercinleriyle çevriliyken daha,

yokluktan paçavralarıyla henüz astarlanmışken.

 

Ruh koşuşturuyor yankıya doğru

ve kutluyor ve hızlandırıyor hızlı düğünlerini.

 

Kabuğu dökülüyor sessizliğin, bulanık maviden,

karanlıktaki şişeler gibi, kapalı eczaneler,

sarmalanmış bir sessizlik saçta,

bacaksız atlarda dörtnal giden bir sessizlik,

ve uyuyan makineler, ve rüzgârsız yelken,

ve cesaretsiz yaseminlerden ve balmumumdan trenler,

ve ağzına kadar gölgelerle ve şapkalarla yüklü gemiler.

 

Anlık güllerle

yükseliyor ruh sessizlikten,

ve şafakta çöküyor

ve yüzükoyun boğuyor kendini çınlayan ışıkta.

 

Hiddetli ayakkabı ve hayvan ve kap kacak,

kendi çöplüklerini aşan saldırgan horozlar gibi dalgalar,

kuru karınlar gibi giden saatler,

sıkıştırılmış raylarda dönen tekerler,

ve tek gözlü güvercinler gibi

tahta gözlerle uyanan beyaz tuvaletler,

ve onların boğulmuş gırtlakları

şelale gibi ses verir bir kerecik.

 

Bak, nasıl da kaldırıyor küf gözkapağını

ve serbest kalıyor o kırmızı kilit

ve yayıyor çelenk söylemek istediklerini,

büyüyen şeyler,

büyük tramvaylarla ezilmiş köprüler

gıcırdıyor sevişme yatakları gibi,

kendi piyano kapılarını açar gece:

gün koşuyor bir at gibi mahkemesinde.

 

Yankıdan geliyor

büyümenin ve derecenin günü,

ve koparılmış menekşelerden ve perdelerden de,

genişliklerden, biraz önce kaçan gölgeden,

ve göksel kan gibi

göğün yüreğinden düşen damlalardan.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –II- (1931-1935)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Reklamlar

SADECE ÖLÜM

 

Issız mezarlıklar var,

sessiz kemiklerle dolu mezarlar,

yürek bir tünelden geçmek zorunda,

karanlık, karanlık, karanlık,

bir geminin batışı gibi ölüyoruz içimizden,

boğuluyoruz sanki yüreğimizde,

sanki sıyrılarak derimizden düşüyoruz ruhumuza.

 

Ceset var,

yağdan ayaklar, soğuk mezar taşı,

ölüm var kemiklerde,

saf bir ses gibi,

köpeksiz bir havlama gibi,

duyuluyor bazı çanlardan, bazı mezarlardan,

şişerek gözyaşı ya da yağmur gibi ıslaklıkta.

Yalnızken, görüyorum ara sıra

yelkenli tabutları

solgun ölülerle hafif çapaları,

ölü zülüflü kadınları,

melekler gibi beyaz somuncuları,

noterlerle evli düşünceli kızları,

ölülerin dikey ırmaklarına gidiyor tabutlar,

o mor ırmağa,

akıntıya karşı, ölümün sesiyle dolu yelkenlerle,

ölümün sessiz sesiyle dolu.

 

Yankıyla geliyor ölüm

ayaksız bir ayakkabı gibi, elbisesiz bir adam gibi,

geliyor ve vuruyor yersiz ve parmaksız bir yüzükle,

geliyor ve bağırıyor ağızsız, dilsiz, gırtlaksız.

Gene de işitiliyor adımları,

ve giysisi ses veriyor, bir ağaç gibi suskunca.

 

Bilmiyorum, biraz anlıyorum sadece, nerdeyse görmüyorum,

fakat sanıyorum ki şarkısı ıslak menekşe renginde,

toprağa alışkın menekşelerden,

çünkü yeşildir ölümün yüzü,

ve yeşildir ölümün bakışı,

içe işleyen rutubetiyle ve öfkeli kıştan

karanlık renkleriyle bir menekşe yaprağının.

 

Fakat ölüm bir süpürge biçiminde yürüyor dünyada da,

ölüleri bulmak için yalıyor yeryüzünü,

süpürgededir ölüm,

ölüleri arayan ölümün dilidir o,

ipi arayan ölümün iğnesidir o.

Ölüm yatıyor kışla yataklarında:

o yavaş döşeklerde, o siyah battaniyelerde

yaşıyor aylakça uzanarak, ve birden uluyor:

uluyor çarşafları dolduran kasvetli bir ses gibi,

ve yataklar yelken açıyor amiral kılığına girmiş

ölümün durup beklediği limana doğru.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –II- (1931-1935)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

BARKAROL

 

Yalnızca yüreğime dokunsaydın,

yalnızca ağzını yüreğimin üstüne koysaydın,

o güzel ağzını, dişlerini,

dilini kırmızı bir ok gibi bıraksaydın

tozlu yüreğimin çarptığı yere,

üfleseydin yüreğimde, denizin yakınında, ağlayarak,

kasvetli bir gürültüyle duyulurdu, uyuyan

tren tekerlerinin sesiyle,

huzursuz sular gibi,

bol yapraklı bir sonbahar gibi,

kan gibi,

göğü yalayan ıslak alevlerin gürültüsüyle,

düşler ya da dallar ya da bulutlar gibi bir sesle,

ya da avuntusuz bir limandaki sis düdüğü gibi,

üfleseydin yüreğime, denizin yakınında,

beyaz bir hayalet gibi,

köpüğün tepeleri boyunca,

ortasında esintinin,

zincirlerinden kurtulmuş bir hayalet gibi, ağlayarak

deniz kıyısında.

 

Muhteşem bir yokluk gibi, ani bir çan gibi

dağıtıyor deniz yüreğin sesini,

yağmur yağarken akşama doğru yalnız bir kıyıda:

iniyor gece kuşkusuz,

ve kazazede bayraklarının hüzünlü gri rengi

şeneltiyor kendisini boğuk sesli gümüş gezegenlerle.

 

Ve sesleniyor yürek somurtkan bir salyangoz gibi,

bağırıyor, ey deniz, ey şikâyet, ey çözülmüş korku

belaların ve bodur dalgaların arasında dağılmış:

Yankıyla suçluyor deniz

dinlenen gölgelerini, yeşil gelinciklerini.

 

Hüzünlü bir kıyıdaysan ansızın,

çevrilmiş o ölü günle,

dalgalarla dolu

yeni bir geceyle yüz yüzeysen,

ve üflemişsen yüreğime soğukla vuran korku gibi,

üflemişsen yüreğimin yalnız kanına,

üflemişsen alazlı güvercin dalgalanmasına,

kara kanlı hecelerini duyardın yüreğimin,

dur durak bilmez kızıl suları yükselirdi,

ve işitilirdi, gölgelerin sesleri,

ölüm gibi sesler,

çağırırlardı rüzgârla ya da ağlayışla dolu bir boru gibi,

ya da kısa püskürtülerle korku fışkırtan bir şişe gibi.

 

İşte böyle, ve yıldırımlar örtecekti senin beliklerini,

ve yağmur sızacaktı gözlerinden içeri

hazırlamak için gizlice sakladığın ağlayışını,

ve denizin kara kanatları dönecekti

çevrende, muazzam pençelerle ve boğuk çığlıkla ve kaçışla.

 

O yalnız hayalet mi olmak istiyorsun, deniz boyunca

hüzünlü, verimsiz çalgısını üfleyen?

Sadece çağırdın mı

uzatılmış sesini, kötücül ıslığını,

yaralı dalgalardan düzenini,

gelirdi biri belki,

biri gelirdi,

adaların şakaklarından, denizin kızıl derinliğinden,

gelirdi biri, biri gelirdi.

 

Gelirdi biri – üfle bir çılgın gibi,

bırak işitilsin batmış bir gemiden siren gibi,

bir şikayet gibi,

köpüğün ve kanın ortasında bir kişneme gibi,

dişleri kesen ve yankı veren acımasız bir su gibi.

 

Deniz mevsiminde

bir çığlık gibi döneniyor onun gölge salyangozu,

deniz kuşları hor görüyorlar onu ve kaçışıyorlar,

onun seslerden yoklaması, hüzünlü parmaklıkları

kalkıyor ayağa ıssız denizin kıyısında.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –II- (1931-1935)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Çeviri notu:

Barkarol: 1) Venedik gondolcularının söz ve müziği önceden yazılmadan, içlerinden geldiği gibi söyledikleri şarkı. 2) Ritmi üç zamanlı müzik eseri.

 

GÜNEY DENİZİ

 

O yalnız denizdeki güller

ince tuzdan ve tehlikedeki bir boğazdan,

gene de dalgalı sudan

ve korkunç kuşlardan,

ve günden sonra gelen

gece var yalnızca, ve bir barınaktan sonra

geliyor gün,

bir soytarı, bir sessizlik.

 

Sessizlikte büyüyor rüzgâr

tek bir yaprağıyla ve kırbaçlanmış çiçeğiyle,

ve yalnızca dokunuşu ve sessizliği olan kum,

hiçbir şey yok, yalnızca bir gölge,

devrilen bir atın izi,

zamanın kabullendiği bir dalgadan başka bir şey yok,

çünkü bütün sular götürür denizin derininde

dik dik bakan zamanın soğuk gözlerine.

 

Ölmüş sudan ve güvercinlerden gözleri ölüdür şimdi,

ve kanlı dişleriyle balıkların geçip gittiği

acılı bölgeden iki deliktir onlar,

ve balinalar peşindedir zümrütlerin,

ve solgun süvarilerin iskeletleri çözünmüştür

yavaş denizanalarından, ve yanı sıra

zehirli nanelerin değişik birliklerinden,

yalnız eller, oklar,

pul pul tabancalar,

dur duraksız çalışıyor yanakları boyunca

ve yiyip bitiriyor çıplak tuzdan gözlerini onun.

 

Ay teslim ettiğinde kendi gemi batışlarını,

kasalarını, erkek gelinciklerle örtünmüş

kendi ölülerini,

giysiler gömüldüğünde denizde

düşer ayın torbası

onların uzun acılarıyla, yolunmuş sakallarıyla,

su gibi kafalarıyla ve gurur talep etmişti

zamanı ve sonsuzluğu,

o zaman işitilir her yerde

denizin dibine düşen diz, taş torbasında ayın

getirilmiş buraya, gözyaşlarıyla yıpranmış

ve ısırmış kasvetli balıklar.

 

Doğrudur, ayın battığı

zalim sallamalarda bir sünger gibi, alıkonulmaksızın,

yalpalayıp duruyor ay hayvanların inleri etrafında,

suyun çığlığıyla kemirildi ay,

ayın mideleri, pulu hızla ayrılmış çelikten:

ve şimdiden sonra

iniyor aşağıya okyanusun sonuna doğru,

mavideki mavi, içe işlemiş mavi renkler,

kör maddenin mavi kör renkleri,

ve sürüklüyor kendi çürümüş yükünü kendiyle,

dalgıçlar, kalaslar, parmaklar,

denizin yüce ışıltısındaki büyük felaketlerde

akan kandan yapılmış bir balıkçı karısı.

 

Fakat bir sahil hakkında konuşuyorum, orada deniz

kırbaçlar öfkeyle ve dalgalar çarpar

külden duvarlara. Nedir bu? Bir gölge midir?

Hayır, gölge değil, kumdur o kederli cumhuriyette,

alglerden bir sistemdir, kanatları var, bir gagalama

göğün bağrında:

ey yaralı dalgaların yüzeyi,

ey denizin kaynağı, eğer güvence veriyorsa

yağmur senin gizlerine, eğer o sonsuz rüzgâr

öldürüyorsa kuşları, eğer yalnızca gökyüzü varsa,

kıyılarını yalnızca ısırmak ve ölmek isterim,

gizlerin aktığı, köpükle dolu taşların ağızlarından

yalnızca uzun uzun bakmak isterim.

 

Yalnız bir bölgedir, daha önce

hakkında konuştuğum bu ıssız bölge,

denizle çevrilidir toprak

ve kimse yoktur – yalnızca bazı at izleri,

rüzgâr dışında hiç kimse, hiç kimse

denizin sularına düşen rüzgârdan başka,

hiç kimse, yalnızca yağmur büyür deniz üstünde.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –II- (1931-1935)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

WALKING AROUND

 

Ara sıra beziyorum insan olmaktan.

Ara sıra giriyorum terzilere ve sinemalara,

durgun ve esrarlı, başlangıçlardan ve küllerden

bir suda yüzen keçe bir kuğu gibi.

 

Berber salonlarının kokusu ağlatıyor beni hüngür hüngür.

Sadece taşların ve yünün huzurunu istiyorum ben,

sadece müesseseleri ya da bahçeleri görmek istemiyorum,

ya da malları, ya da gözlükleri, ya da asansörleri.

 

Ara sıra beziyorum ayaklarımdan ve tırnaklarımdan

ve saçımdan ve gölgemden.

Ara sıra beziyorum insan olmaktan.

 

Fakat nefis olurdu

kesik bir zambakla bir noteri korkutmak

ya da canını almak bir rahibenin bir kulak fiskesiyle.

Güzel olurdu

caddeler boyunca yürümek yeşil bir bıçakla

ve ben soğuktan ölene dek bağırmak.

 

Karanlıkta bir kök olarak kalmak istiyorum,

sendeleyerek, yayılarak, uykudan titreyerek,

aşağıya doğru, toprağın ıslak bağırsaklarında,

soğurarak beni içinde ve düşünerek, yiyerek her gün.

 

Çok fazla da felaket istemem ben.

Kök ve mezar olmakta ayak diremek istemem,

yer altına ait yalnızca, ölülerle dolu bir bodrum

kaskatı soğuktan, ölmekte üzüntüden.

 

Bu yüzden yanıyor Pazartesi petrol gibi

gördüğünde geldiğimi hapishane suratımla,

ve yaralı bir teker gibi inilderken yolda

ve alırken sıcak kanlı adımları geceye doğru.

 

Ve itiyor beni bu köşelere, bu küf kokulu evlere,

kemiklerin pencerelerden taştığı hastanelere,

sirke kokan kunduracı atölyelerine,

uçurum gibi korkutucu olan sokaklara.

 

Kükürt renkli kuşlar ve ürkünç bağırsaklar var

asılı duran nefret ettiğim evlerde,

sahte dişler unutulmuş bir kahve sürahisinde,

aynalar var

utançtan ve korkudan ağlaması gereken,

şemsiyeler var her tarafta, ve zehir, ve göbek bağları.

 

Aklım başımda gidiyorum, gözlerimle, ayakkabılarımla,

hiddetliyim, unutkanlıkla,

gidiyorum ofislerin ve ortopedik kunduracıların arasından

ve iplerdeki çamaşırlarla avlular:

külotlar, havlular ve yavaş, kirli göz yaşlarla

ağlayan gömlekler.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –II- (1931-1935)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

ETKİSİZLİK

 

Yitirilmiş kâğıtlarla dolu güvercin,

göğsü lekelenmiş silgilerle ve haftalarla,

cesetten daha beyaz kurutma kağıdıyla

ve kendi kasvetli renginden korkan mürekkeple.

 

Gel benimle idarelerin gölgesine,

şeflerin mat, ince, solgun rengine,

takvimler gibi derin koridorlara,

o bin sayfalık üzünçlü tekere.

 

Haydi şimdi araştıralım unvanları ve şartları,

özel kâğıtları, uykusuz geceleri,

tiksinç sonbahar dişleriyle istemleri,

o üzünçlü kararların hiddetinin kül grisi kaderlerini.

 

Yaralı kemikler hakkında bir anlatıdır,

acı durumlar ve sonsuz takım elbiseler

ve ansızın ciddiye alınan çoraplar.

Derin gecedir, yıldırımın parçaladığı

bir şişeden dökülür gibi

günün birden düştüğü damarsız kafa.

 

Ayaklar var ve saatler ve parmaklar

ve ölen sabundan bir lokomotif

ve ıslak metalden ekşi bir gök

ve gülümseyişlerden sarı bir ırmak.

 

Her şey ulaşır çiçek gibi parmak uçlarına

ve şimşek gibi tırnaklar, solmuş koltuklar,

her şey ulaşır ölümün mürekkebine

ve mühürlerin menekşe ağzına.

 

Haydi ağlayalım toprağın ve ateşin ölümüne,

kılıçlara, üzümlere,

köklerden haşin krallıklarıyla cinsiyetlere,

gemiler arasında yüzüyor sarhoşluğun gemisi,

ve geceleri dizlerinde dans eden güzel koku

ve sürüklüyor delik deşik güllerden bir gezegende.

 

Haydi şimdi köpek giysilerinde ve alınlarda lekelerle

batalım kâğıtların derinliğinde,

zincirli sözcüklerin hiddetinde,

inatçı ölü bildirimlerde

ve sarı yapraklarla sarmalanmış sistemlerde.

 

Gel benimle ofislere, o şüpheli kokusu

bakanların ve mezarların ve damgaların.

Gel benimle ölen o beyaz güne

öldürülen bir gelin gibi çığlık çığlığa.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –II- (1931-1935)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

MAHVOLMUŞ CADDE

 

O yaralı demirin üzerinden, alçı gözlerin üzerinden,

kayıyor yıllardan değişik bir dil

zamandan. Bir kuyruktur kaba at kıllarından,

öfkeyle dolu taş eller, ve evlerin rengi

ölüp gidiyor ve çatlıyor mimarlığın kararları,

korkulu bir ayak kirletiyor balkonları:

ağır ağır, yığılmış gölgeyle,

kışla ve miskinlikle yaralanmış maskelerle,

gidiyor günler yüksek alınlara

aysız evlerin arasında.

 

Su ve alışkanlık ve yıldızın savurduğu

o beyaz çamur, ve özellikle

öfkeyle çanların dövüp durduğu hava,

yıpratıyor eşyaları, dokunuyor

tekerlere, duruyor

puro butiklerinin önünde,

ve saçaklarda büyüyor o kızıl saç

uzun bir ağıt gibi, düşerken dibe

anahtarlar, saatler

ve unutulmaya alışkın çiçekler.

 

Nerede yeni doğmuş menekşe? Nerede

kravat ve o bakire kızıl batı rüzgârı?

Meskenlerin üzerinden

yaklaşıyor çürük tozdan bir dil,

kırıyor çemberleri, kemiriyor boyayı,

sessizce ulutuyor siyah sandalyeleri,

ve örtüyor çimentodan gül süslemelerini,

yolunmuş metalden iskeleler, deniz ve yün,

alazlanan fotoğrafların büyütülmüşü

yağmurla yaralanmış, yatak odalarının susuzluğu,

ve panterin gök gürlemesiyle savaştığı

o muazzam sinema afişleri,

sardunyaların mızrakları, bozulmuş balla dolu butikler,

öksürükler, parıldayan kumaştan giysiler,

her şey örtülür yenilginin ve nemin

ve kötülüğün ölümcül tadıyla.

 

Belki yıpranır boğulmuş konuşmalar, bedenlerin sürtünmesi,

yorgun bayanların faziletleri, dumanda kalanlar,

acımasızca öldürülmüş domatesler,

hüzünlü bir alaydaki atların adımları,

birçok isimsiz parmağın bastırdığı ışık,

aşındırıyor kirecin düz lifini,

çevreliyor dış cepheleri nötr bir kokuyla

bıçaklar gibi: tehlikenin havası

kemirirken koşulları

ve tuğlaları, su gibi aşar tuz üzerinden,

ve kalın akslı yük arabaları yalpalayıp gider.

 

Ezilmiş güllerden ve deliklerden dalga! Rayihalı

damarların geleceği! Merhametsiz nesneler!

Kimse göçmesin! Kimse açmasın kollarını

o kör suda!

Ey devinim, ey ağır yaralayan isim,

ey şaşırmış rüzgârla

ve kırbaçlanmış renkle dolu! Ey mavi gitarların

ölümlerine doğru düştüğü yara!

 

[“Yeryüzünde Konaklama –II- (1931-1935)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy