ÖLÜ DÖRTNAL

 

Kül gibi, insanla donanan denizler gibi

sarhoş uyuşuklukta, biçimsizlikte,

ya da çan vuruşlarının birbirlerine rastlaşmasını

işitmek gibi yolların yukarısında

bu sesle ayrılır metalden,

bir ağır, şaşkın ses, öğütülür toz oluncaya dek

o çok aşırı uzaklarda, hatırlanan

ya da görülmemiş biçimlerin değirmenleri,

ve yuvarlanır toprağa erik kokuları

ve çürür zamanla, sonsuzca yeşil.

 

Ve bütün bunlar çok hızlı olur, çok canlı

ve gene de kımıltısız kendi kendisinde, o avara kasnak,

özetle iyi, motorların bu tekerleri.

Varlar ağacın çivisinde o sert ip gibi,

varlar suskunca her yerde,

ve bütün eller ve ayaklar karışır birbirine.

Fakat nereden, nereye, hangi enleme?

O inatçı belirsiz çember, manastırın etrafındaki

sümbüller gibi suskunlar

ya da ölümün gelişi gibi öküzün diline

keskinleşmeyi arzulayan boynuzuyla

çakılırken birden kafa üstü toprağa.

 

Bu yüzden hissetmek, sıkıştırılmış kıpırtısızlıkta,

oraya, muhteşem bir kanat çırpış gibi başın üzerinde,

ölü arılar misali ya da sayılar gibi,

ah, benim solgun yüreğimin kucaklayamadığı şey,

ölçülerce, belirsiz akan gözyaşlarıyla

ve insanın zahmeti ve ıstırapları,

kasvetli işler birden buz gibi

açığa vurulan, düzensizlik kadar haşmetli,

okyanussu, benim için şakıyarak içeri dalan

korunmasızlar arasında kılıçlı.

 

Şimdi tamam, fakat neden oluşur üzümlerin bu çağıltısı,

gece ve zaman arasında bulunan gibi, nemli bir yar gibi?

Uzun süredir var olan ses,

düşer ve düzeltir yolların köşelerini taşla,

ya da neredeyse, sadece bir saat

beklentisiz büyür, genişler durmaksızın.

 

Yaz çemberinin derininde

dinler büyük kabaklar hep birden

ve yayılırlar, karartırlar ki ağır damlaları,

kışkırtıcı asmaları dolmaya başlar

özlem duyarcasına böyle bir şeye.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –I- (1925-1931)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Reklamlar

ANLAŞMA (SONAT)

 

Toprağa düşmüş tozlu yapraklardan

ya da kendisini gömen sessiz yapraklardan.

Işıksız metallerden, boşlukla birlikte,

yokluğuyla birdenbire ölen günde.

Ellerin tepesinde kelebeklerin ışıltısı,

ışığının son nedir bilmediği kelebeklerden bir akın.

 

Korudun ışıktan izi, ezilmiş varlıklardan

batışındaki terk edilmiş güneşin

fırlattığı gibi kiliselere.

Bakışla lekelenmiş, işi gücü arılarla,

beklenmeyen alev için kaçışta, gider özü

günden önce ve izler onu ve onun altın soyunu.

 

Gözetleyen günler geçip gider gizlice,

fakat düşer onlar ışıktan sesinin içine.

Ey aşkın hükümranı, sükûnetinde

kurdum düşümü, içe kapanıklığımı.

 

Ürkünç sayılardan bedeninle senin, birdenbire

yayılmışsın dünyayı açıklayan o kemiyetlere,

günlerin kavgasının ardında beyaz uzay

ve soğuğu yavaş ölümün ve solan içgüdünün,

hissederim kasığının alazlandığını ve öpüşlerinin geçtiğini

dönüşerek rüyamdaki genç serçelere.

 

Bazen yükselir gözyaşlarının kaderi

alnıma yükseldiği gibi yaşımın – orada

patlar dalgalar ve öldüresiye vurur kendilerini:

ıslaktır devinim, gevşek ve kesin.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –I- (1925-1931)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

DÜŞLERİN ATI

 

Anlamsız, baktığımda kendime aynalarda,

haftalara, hayat hikâyelerine, kâğıtlara bir zaafla birlikte,

söküp atarım yüreğimden cehennem bir kaptanı,

ve bulurum en hüzünlü şartları.

 

Bir yerden bir yere seğirtirim, soğururum yanılsamaları,

konuşurum terzilerle onların kuş yuvalarında:

genellikle soğuk ölümcül seslerle şakırlar

ve avlarlar lanetlemeleri kaçışta.

 

Yayılmış bir ülke var gökyüzünde

gökkuşağının batıl inanışlı battaniyesiyle

ve akşamsı bitkileriyle:

giderim oraya, birazcık zahmet dahi çekmeden –

çiğnerim neredeyse taze mezarlardan toprağı

ve düşlerim yeşil bitkilerden bu yabansılığın ortasında.

 

Geçerim kullanılmış belgelerin ve kaynakların arasından

özgün ve cesaretsiz bir varlık kılığıyla:

severim saygınlığın dökülmüş balını,

sayfaları arasında solgun

eski menekşelerin uyuduğu o nefis ilmihal,

ve yardımlarında dokunaklı saplı süpürgeler:

kuşkusuz sahibidir onlar üzüncün ve katiyetin.

Mahvederim ıslık çalan gülü ve albenili kaygıyı,

bükerim sevgili aşırılıkları birbirinden, evet,

beklerim o sonsuz tekdüze zamanı:

ruhumdaki bir tat sıkar canımı.

 

Amma da gün bu gelen! Hangi sütten o yoğun ışık,

kesif ve sayısal, şımartır beni!

Çıplak, ayakkabısız ve parlak

işittim günün kızıl atlarının kişnemesini.

Kiliselere doğru sürerim atı,

askersiz kışlalardan geçerim hızla,

ve pasaklı bir ordu izler beni.

Onun okaliptüs gözleri çalar gölgeleri,

onun çan bedeni gider dörtnala ve vurur.

 

Daimi ışıltısıyla bir şimşeğe ihtiyacım var,

ancak neşeli bir akraba mirasçım olabilir.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –I- (1925-1931)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

KIRILGAN ŞAFAK

 

Şanssızların günü, o soluk gün uzatır boynunu ileri

baskın soğuk bir havayla, gri güçleriyle,

zilsiz, ve damlar her yerden şafak:

bir geminin batışıdır o boşlukta, hıçkırıklarla çevrili.

 

Dilsiz için, ıslak gölgeler terkedilmiş bir çok yerde,

bir çok aylak önemsiz konuşma, bir çok dünyasal mesken

köklerin bile desenleriyle mecnun olan

nefsi müdafaa adına ne çok sivri biçimler.

 

Ağlıyorum çevrilmişin ortasında, ortasında kafa karışıklığının,

ortasında büyüyen kokunun, değil mi ki dinliyorum

o temiz dolaşımı, gelişimi,

ve şaşkınca çekiliyorum yoldan geçenler için,

zincirler ve karanfillerle giyinmiş olanlar için,

düşlüyorum ve dayanıyorum dünyasal kalıntılarıma.

 

Bir şey yok tepe taklak ya da gülünç olan, aşırı biçimli hiçbir şey,

her şey apaçık yoksullukla uyumlu olmak zorunda,

toprağın ışığı terk eder kendi gözkapaklarını,

bir çan çalınışı değil, fakat neredeyse gözyaşları:

günün örgüsü, onun kırılgan keteni,

kullanılabilir bir sargı gibi, kullanılabilir elveda

demek için, hemen sonrasında bir yokluğun:

yalnızca yerini doldurmak isteyen renktir bu,

örtmek, içine çekmek, yenmek, yaratmak mesafeyi.

 

Çözülmekte olan maddelerin arasında tekim,

düşüyor yağmur üstüme, ve bana benziyor,

benziyor bana çılgınlığıyla, yalnız bu ölü dünyada,

geri çevrilmiş düşüşte ve yoktur dayanıklı bir biçimi.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –I- (1925-1931)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

BİRLİK

 

Yakında bir şey yaşar, birleşmiş diple

ve tekrarlar kendi sayısını, kendi özgün işaretini.

Nasıl da görür insan taşların zamana dokunduğunu,

kendi ince maddesinde zamanın bir kokusu var

ve tuzla uykudan denizin getirdiği su.

 

Aynı şey çevreler beni, tek bir devinim:

mineralin ağırlığı, balın ışığı

sarılır gece sözcüğünün sesine:

buğdayın, fildişinin, hıçkırıkların mürekkebi,

meşinden şeyler, tahtadan, yünden,

eskimiş, sararmış, benzer,

çevreler beni bir duvar gibi.

 

Sessiz çalışırım, dönerek kendi etrafımda,

ölümün etrafındaki üzgün tilki gibi.

Düşünürüm, yayılmış mevsimlerden uzakta,

merkez bile, çevrilmiş suskun coğrafyayla:

dayanılır bir sıcak iner gökten,

şaşkın birliklerden bir son imparatorluk

toplanır çevremde.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –I- (1925-1931)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

TAT

 

Sahte astrolojiden, biraz hüzünlü alışkanlıklardan,

sonsuzluğa dökülen ve sürekli kaldırılmış yoldan,

her zaman korudum bir eğilimi, yalnız bir tadı.

 

Sandalyelerde bulunmanın tevazusu içindeki hayli eski

tahtalar gibi yıpranmış konuşmalardan, ikinci sınıf

istekleriyle köleler gibi hizmet etmek için yutulmuş sözlerle,

bulunur bende sütten bu kıvam, ölü haftalar,

kentlerin üstündeki havadan zincirlerden.

 

Kim övünebilir daha güçlü bir sabırdan ötürü?

Bilgelik sarmalar beni gergin bir deride gibi

bir yılan gibi tek düze rengiyle:

yarattıklarım doğar uzun bir geri çevirişle:

ah, tek bir kadeh içkiyle ayrılabilirim seçtiğim

bu günden, yeryüzündeki diğer günlerle eş.

 

Yaşarım sıradan renkli bir özle, suskun

yaşlı bir anne misali, kilise karanlıklarından

ya da bacakların son dinlenişinden oluşan bir sabır gibi.

Bunlarla doluyum ben, aslında hazır,

hüzünlü beklentilerde uyuyan donanmış sularla.

 

Gitarımda eski bir şarkı var,

kuru, yankılanan, sürekli, kıpırtısız,

sadık bir besin gibi, duman gibi:

dinlenen bir element, yaşayan bir yağ:

aşırı gayretli bir kuş kollar başımı:

kımıldatılmaz bir melek kılıcımda kiracı.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –I- (1925-1931)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

JOAQUÍN’İN YOKLUĞU

 

Bundan sonra, uzaklardan gözlemlenen bir ayrılış gibi,

mezarsı duman istasyonlarında ya da ıssız dalgakıranlarda,

bundan sonra görürüm atarken kendisini kendi ölümüne,

ve zamanın arkasında hissederim günlerin kendilerini kapattığını.

 

Bundan sonra hissederim nasıl da apansız gittiğini,

nasıl da sulara düştüğünü, o belirli sulara,

kararlı bir okyanusa,

ve çarptığında yükselir damlalar havaya,

ve işitirim oluşan bir sesi,

bir dalga vuruşunu hiddetlendirdi ağırlığı,

ve şu veya bu yerden hissederim bu suların

fışkırmasını ve püskürmesini, ve püskürtürler

kendilerini üzerime, ve yaşarlar asitler gibi.

 

Düşlere ve sefih gecelere olan hevesi,

inatçı ruhu, hazırlanmış solgunluğu

uyur en sonunda onunla birlikte, ve uyur kendisi de,

değil mi ki şehveti de düşer onunla ölülerin denizine,

şiddetli bir gemi batışında, buz soğuğu birleşmede.

 

[“Yeryüzünde Konaklama –I- (1925-1931)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy