Kolorado Irmağı’nın batısında

sevdiğim bir yer vardır.

Koşuyorum oraya içimde titreyerek

çalkalanan ne varsa, neyim varsa,

ne isem ve neyi savunuyorsam.

Bazı yüksek kızıl kayalar var,

binlerce elli o yaban hava yapmış

onların biçimini:

Uçurumdan yükseldi kör kırmızı utanç

ve onda dönüştü bakıra, ateşe ve güce.

Amerika, gerilmiş bizon derisi gibi,

orada, dörtnalın hafif, berrak gecesinde

yıldızla ışıltılı tepelere doğru

içiyorum yeşil çiyden yapılmış kadehinden.

 

Evet, bu kekre Arizona’dan ve zorlu Wisconsin’den

Milwaukee’ye doğru rüzgâra ve kara karşı yolculuk ederek

ya da West Palm’ın yakan bataklıklarında,

yakınında Tacoma’nın çam ormanlarının,

yoğun çelik kokusunda ormanının,

dolandım ben ana toprağında senin,

mavi yapraklar, çağlayanların taşı,

sonsuz müzik gibi titreyen fırtınalar,

manastırlar gibi ibadette ırmaklar,

ördekler ve elmalar, topraklar ve sular,

buğdayın doğduğu yerde sonsuz bir sessizlik.

 

Orada, benim merkezî kayamda, uzatırdım

gözlerimi, kulaklarımı ve ellerimi havaya doğru

işitene dek, kitapları, lokomotifleri, karı, mücadeleleri,

fabrikaları, mezarları, bitkileri, adımları,

ve Manhattan’dan gemi üstündeki ayı,

dokuma tezgahının şarkısını,

toprağı yutan demirden kaşığı,

kondor vuruşuyla matkabı

ve kesen, ezen, koşan ve diken ne varsa:

Yaratıkları ve hâlâ dönen tekerleği ve doğumu.

 

Seviyorum çiftçinin küçük evini. Genç anneler uyuyor

demirhindi şerbeti gibi kokuyorlar, ve çarşaflar

yeni ütülenmiş. Ateş harlı

soğan tarlalarının çevrelediği binlerce kulübede.

(Erkekler ırmak kenarında şarkı söylerken

dipteki taşlar gibi kabadır sesleri:

Yükselir tütün kendi geniş yapraklarından

ve sızar ateşten bir ruh gibi bu evlerin içine).

Missouri’nin içlerine gel, gör peyniri ve unu,

hoş kokulu tahtalar, kemanlar gibi kırmızı,

mühürlüyor erkek buğday tarlasını,

ekmeğin ve yoncanın kokusunu alan

o mavi yeni eyerli tay:

Çanlar, gelincikler, demirciler,

ve yıkılmak üzere olan taşra sinemalarında

gösterir dişlerini aşk

topraktan doğan o düşlerde.

Senin barışındır sevdiğimiz, masken değil.

Savaşçı yüzün güzel değil

güzel ve enginsin, Kuzey Amerika.

Irmaklarının kenarındaki çamaşırcı kız gibi

kökün alçakgönüllü bir beşikten,

göz kamaştıran beyazdan.

Bilinmeyende biçimlenmiş

peteğinin barışı tatlılığındır.

Oregon’un balçığıyla eli kızıllaşmış

insanını seviyoruz, sana müziği getiren

zencini, fildişinin ülkelerinde doğan:

Seviyoruz şehrini, özünü,

ışığını, tekniğini, Batı’nın

enerjisini, arı kovanından ve köyünden

barışçı balını senin,

o büyük yetişkin çocuk traktörün üstünde

Jefferson’dan sana miras kalan yulaf,

hızla yuvarlanan tekerlek ölçüyor

okyanussu toprağını senin,

fabrika dumanı ve yeni bir mahalleden

binlerce öpücük:

Senin çiftçi kanını seviyoruz biz,

mazot damlayan halk elini.

 

Çayırlıkların gecesinde, geçmişte olduğu gibi şimdi,

bizon derisinin ağırbaşlı sessizliğinde

dinleniyor heceler, ben olmadan önce ne olduğum

ne olduğumuz hakkındaki şarkı.

Mellville bir deniz çamıdır, dallarından

fışkırır bir karinanın kıvrımı, tahtadan

ve gemiden bir kol. Whitman, mısır tarlaları gibi

sayılamaz, Poe kendi matematik alacakaranlığında

Dreiser, Wolfe,

yokluğumuzdaki yeni yaralar,

ve yakın zamanlardan Lockridge, herkes bağlı derine,

birçokları da gölgeye bağlı:

Onların üzerinde alazlanıyor yarıkürenin aynı şafağı

ve onlardan yaratıldı biz olan şey.

Muhteşem çocuklar, kör kaptanlar,

ara sıra ürkmüşler olayların ve yaprakların arasında,

sevinç ve acıyla bölünmüş sözleri,

çayırlıklar altında akışkan trafik,

ne çok ölü gömülü orada göremeden ovaları:

İşkence edilmiş masumlar, yeni peygamberler,

çayırlıkların bizon derisi üzerinde.

 

Fransa’dan, Okinawa’dan, Leytes’in atollerinden

(Norman Mailer yazmıştı bunlar hakkında)

hiddetli havadan ve dalgalardan

geri döndü hemen hemen bütün oğlanlar.

Hemen hemen hepsi… Yeşil ve acıydı onların

çamurdan ve terden oluşan hikâyeleri: Çok nadir

işitmişlerdi mercan kayalıklarının şarkısını,

adalarda ölmelerini saymazsak, belki hiç dokunmamışlardı,

ihtişam ve rayihadan oluşan taç yapraklarına: Kan ve gübre

peşini bırakmadı onların, kir ve fareler

ve bitkin, avuntusuz ve savaşan bir yürek.

Ama döndüler işte şimdi geriye,

karşıladınız onları

engin toprağınızın geniş mekânında

ve içe kapandılar (geri dönenler)

sayısız, isimsiz yapraklardan oluşan

bir taç yaprağı gibi

yeniden doğmak ve unutmak için.

 

[“Evrensel Şarkı”nın dokuzuncu bölümü “Uyansın Oduncu”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Reklamlar

Fakat bir konuk

buldular evde,

ya da yeni gözlerle gelmişlerdi (ya da önce kördüler)

ya da fırlayan dallar çizdi onların göz kapaklarını

ya da yeni durumlar egemenleşti Amerikan toprağında.

Seninle birlikte savaşan dirençli ve güleç

zencilere bak bir kez:

Yanan bir haç dikmişler

mahallelerinin önüne,

beyaz adam astı kan kardeşini ve yaktı sonra:

Asker yapmıştı onu, ama bugün

esirgeniyor zenciden oy ve karar verme hakkı: Geceleri

toplanıyor haç ve kırbaçla

kimliğini gizleyen cellatlar.

(Başka bir haber

duyuldu okyanusun ötesindeki bu mücadeleden).

Beklenmeyen bir konuk

yaşlı, korkunç ve sarıp sarmalayan,

kemirilmiş bir ahtapot gibi,

gelip kuruldu senin evine, ey küçük asker;

Berlin’de üretilen eski zehrini

kusuyor şimdilerde basın.

Gazeteler (Times, News Week, vs) dönüştüler

sarı ihbar gazetelerine: Nazilere

sevgi şarkıları dizen Hearst gülümsüyor

ve sivriltiyor pençelerini, ki böylelikle yeniden

düşesin resiflere ya da steplere

ve savaşasın rahatsızlık veren bu konuk için.

Sana bir rahat yok bunlardan: Satmak isteyeceklerdir

daha çok çelik ve mermiyi, daha çok barut üretip

satacaklardır anında, yeni silahlar

gün yüzünü görmeden ve diğer ellere düşmeden.

Her yerde artırıyor falanjları

senin evine kendilerini efendi atayanların,

seviyorlar onlar karanlık İspanya’yı

ve sunuyorlar bir fincan kanı

(asıldı bir, yüz): Marshall kokteyli.

Genç kan alın: Çin’den çiftçileri,

İspanya’dan tutsakları,

Küba’nın şeker tarlalarından kanı ve teri,

Şili’nin kömür ve bakır madenlerinden

gözyaşlarını alın kadınların;

sonra karıştırın bunu

copla vurur gibi bir enerjiyle,

ve unutmayın buz parçalarını ve birkaç damlasını

“İsevî kültürünü koruyalım” şarkısının.

Acı bir karışım mı oldu?

Bunu içmeye alışacaksın, küçük asker.

Nerede olursan ol dünyada, ay ışığında

ya da lüks bir otelde sabahleyin,

kuvvetlendiren ve ferahlatan bu içeceği ısmarla yalnızca

ve Washington’un resmiyle süslenmiş olan

güzelim bir banknotla öde.

 

Şefkatin dünyadaki son babası Charlie Chaplin’in

kaçmak zorunda olduğunu da öğrendin

ve yazarlar (Howard Fast ve diğerleri)

ve senin ülkenin

bilginleri ve sanatçıları

“Amerika karşıtı” düşüncelerden ötürü

kabul etmeliydi yargılanmayı

savaş sayesinde zengin olan

züccaciyecilerden oluşan bir mahkemede.

Dünyanın en ücra köşelerine yayıldı korku.

Korkarak okuyor teyzem bu haberleri,

ve dünyanın bütün gözleri dikmiş bakışlarını

utancın ve intikamın mahkemelerine.

Kanla lekeli Babbitts’in kurduğu mahkemeler bunlar,

köle tacirlerinin, Lincoln’un katillerinin kurduğu,

yeni oluşturulan engizisyonlar bunlar,

(o zamanlarda da korkunç ve anlamsız olan)

inanç için değil bu,

fakat kerhanelerde ve bankalarda

kumar masalarında şıngırdayan altın içindi,

ve kimse yargılayamazdı altını.

 

Moriñigo, Trujillo, Gonzáles Videla, Somoza

ve Dutra buldular birbirlerini Bogotá’da ve alkışladılar.

Sen tanımıyorsun onları, genç Amerikalı: Onlar

bizim göklerimizdeki karanlık vampirlerdir, acıdır

kanatlarının gölgesi:

Hapishaneler,

işkence, ölüm ve nefret: Petrol ve nitrat sahibi

Güney ülkelerinin

yumurtadan çıkan canavarlarıdır bunlar.

Geceleyin Şili’de, Lota’da,

ulaşır celladın emirleri maden işçisinin

sade ve rutubetli evine. Ağlayarak

uyanır çocuklar.

Binlercesi onların

tutuklanır ve düşünür:

Paraguay’da

saklar ormanın sık gölgesi

öldürülmüş bir yurtseverin kemiklerini,

çınlar bir kurşun yazın fosfor parıltısında.

Orada ölmüştür gerçek.

Neden müdahale etmiyor

Bay Vandenberg, Bay Armour, Bay Marshall,

Bay Hearst savunmak için Batı’yı

Santo Domingo’da?

Neden Nikaragua’nın Başkanı

geceleyin uyandırıldı, işkence edildi ona,

neden kaçtı sürgünde ölmek için?

(Orada muzlar savunulmalı, özgürlükler değil

bu yüzden Somoza’yla idare edilebilir).

Büyük,

utku dolu düşünceler Yunanistan’da ve Çin’de

kirli halılar gibi kirlenmiş hükümetler için

bir örtü oldu.

Ah, zavallı asker!

 

[“Evrensel Şarkı”nın dokuzuncu bölümü “Uyansın Oduncu”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Senin toprağından da göçüyorum uzağa,

Amerika, ve kuruyorum titrek meskenimi,

seyahat ediyorum, şarkı söylüyorum

ve konuşuyorum her gün.

Ve Asya’da, Sovyetler Birliği’nde, Ural’da dinleniyorum

ve yayıyorum yalnızlık ve reçineyle yoğrulmuş ruhumu.

 

Seviyorum insanların sevdada ve kavgada

yarattığı bu geniş mekânı.

Hâlâ kuşatıyor Ural’daki evimi

yüksek bir sütun gibi sessizlik

ve çam ağaçlarının hayli eski gecesi.

Burada doğdu çelik ve buğday

insan elinden, insan memesinden.

Ve çekiçlerin şarkısı çeler eski ormanın aklını

yeni mavi bir mucize gibi.

Buradan bakıyorum insanların muhteşem bölgelerine,

daha düne kadar yaban tilkilerin yaşadığı ormandaki

şebboylar gibi ışıldayan okullara,

fabrikalardan ve şarkılardan, aşktan,

çocuklar ve kadınlardan oluşan bir coğrafyaya.

Bu noktadan kapsar elim haritada

yeşil bölgeleri, dumanını

binlerce atölyenin, kumaşların

kokusunu, dizginlenmiş enerji

karşısında şaşırılmasını.

Ve öğleden sonraları dönerim yeniden evime

yeni yapılmış yollardan

ve girerim lahananın piştiği

ve yeni bir kökün

dünyaya yayıldığı mutfaklara.

 

Ve buraya gene geldi delikanlılar,

fakat milyonlarcası da alıkonuldu,

hapsedildi, sallandı darağaçlarında,

özel fırınlarda yakıldı,

yok edildi ta ki kalmayana dek anılarda

hatırlanan adlarından başka bir şey.

Köyleri de öldürüldü onların:

Sovyet toprağı da öldürüldü,

milyonlarca cam kırığı ve kemikler aktı birlikte,

inekler ve fabrikalar, hatta savaşın yuttuğu

İlkbahar bile kayboldu.

Gene de geri geldi delikanlılar,

ve onların kanlarında erimişti

kurulmuş bu ülkeye olan sevgileri,

ki damarlarıyla söylüyorlar Ülkem diye,

Sovyetler Birliği diye şarkı söylüyorlar kanlarıyla.

Prusya ve Berlin’in fatihleri

geri döndüklerinde net konuştular,

yeniden doğması için

şehirlerin, hayvanların ve ilkbaharın.

Walt Whitman, kaldır çimen sakallarını,

bak benimle bu ormandan,

bu rayiha dolu ihtişamdan.

Ne görüyorsun, Walt Whitman?

Görüyorum diye anlatıyor benim bilge biraderim

görüyorum ölülerin hatırladıkları

şehirdeki fabrikaların nasıl işlediğini,

muhteşem Stalingrad’da.

Görüyorum savaşan ovayı,

acıdan ve yangından,

yarının nemli sisinden bir traktörün

geldiğini, gıcırdayarak gidiyor tarlalara.

Ver bana sesini ve gömülmüş göğsündeki gücünü,

Walt Whitman, ve yüzünün

ağırbaşlı köklerini ver bana,

bu tekrar kuruluşun şarkısını söyleyebilmem için!

Stalingrad, senin çelik katısı sesin duyulur,

kat kat doğuyor yeniden umut

ortak oturulan bir ev gibi,

ve bir titreme yeniden yürüyüşte,

öğreterek,

şarkı söyleyerek

ve kurarak.

Sudan, taştan ve demirden bir orkestra gibi

kandan dirildi Stalingrad,

ve ekmek yeniden çıkıyor fırınlarda,

ilkbahar görülüyor okullarda, rüzgâr

tırmanıyor yeni yapı iskelelerine, yeni ağaçlara,

sallarken koca Volga demir grisi beşiğini.

Çam ve sedir ağaçlarından yapılmış

yeni kutulardaki
bu kitaplar toparlandı

ölmüş cellatların mezarları üzerinde:

Harabeler arasına kurulan bu tiyatrolar

saklıyor işkenceyi ve direnci:

Anıtlar gibi ışıklı kitaplar:

Her bir kahraman için bir kitap

her bir milimetresi için ölümün,

bu değişmeyen şöhretin her bir çiçek yaprağı için.

 

Sovyetler Birliği, eğer toplasaydık

senin kavganda akan bütün kanları,

ölmekte olan özgürlük yaşasın diye

bir anne gibi dünyaya sunduğun şeyleri,

o zaman yeni bir okyanus olurdu,

her şeyden daha büyük,

her şeyden daha derin,

bütün ırmakların toplanması gibi canlı,

Araukanya volkanlarının ateşi kadar etkili.

Bu denize daldırın ellerinizi,

dünyanın her tarafından gelen ey insanlar,

sonra kaldırın ellerinizi

ki bu denizde boğasınız unutanı, taciz edeni,

yalan söyleyeni ve kirleteni,

senin kanına tecavüz etmek için

Batı’nın çöplüklerinden

yüzlerce küçük köpekle işbirliği yapanları.

Özgür insanların anası!

 

Ural çamlarının muhteşem kokusundan

görüyorum Rusya’nın kalbinde

oluşan kütüphaneyi,

sessizliğin çalıştığı laboratuarı,

yeni şehirlere kereste ve şarkı götüren

trenleri görüyorum,

ve bu pelesenkten barış bir nabız daha büyüyor

yeni doğmuş bir göğüs gibi:

Kızlar ve güvercinler bozkıra geri dönüyor

ve dalgalanıyor beyazlıkla,

portakallıklar altınla dolup taşıyor:

Bugün pazar yeri

her bir şafakla

yeni bir kokuya sahip,

acıların en büyük olduğu

yaylalardan yeni bir koku geliyor:

Mühendisler sayılarıyla titretiyor

ovaların haritasını,

ve borular dolanıyor uzun yılanlar gibi

buharlı kışın yeni toprağına.

 

Eski Kremlin’in üç odasında

Josef Stalin isimli bir adam yaşıyor.

Gece geç saatte sönüyor lambası.

Dünya ve ülkesi rahat vermiyor ona.

Diğer kahramanlar hayat vermişti anayurda,

bunun dışında yaratmak için katkıda bulunuyor,

kurmak ve korumak için anayurdu.

Bu yüzden o muazzam ülkesi onun bir parçası

ve ülke dinlenemediği için dinlenemiyor O da.

Daha önce buldu kar ve barut

onu eski haydutların karşısındayken

orada (tıpkı şimdi olduğu gibi) diriltmek isteniyordu

açlık ve sefalet, kölelerin kaygısı,

milyonlarca yoksulun uyuyan acıları.

Batı’dan gönderilen “kültür savunucuları”

Wrangel’e ve Denikin’e karşıydı o zaman.

O zaman derileri yüzüldü bunların,

cellatların savunucularının, ve Sovyetler Birliği’nin

engin topraklarınca çalıştı Stalin gece ve gündüz.

Fakat sonra, kurşundan bir dalgayla geldi

Chamberlain’in beslediği Almanlar.

Stalin karşıladı onları o muazzam sınırlar boyunca,

bütün geri çekilişlerinde, bütün saldırılarında,

ve ta Berlin’e kadar geldi oğulları

halktan oluşan bir fırtına gibi

ve getirdi Rusya’nın yayılan barışını.

 

Molotov ve Voroşilov

oradaydı, görüyorum onları

diğer yüksek generallerle,

kontrol edilemezlerle.

Karla kaplı meşe ormanı gibi sağlamlar.

Hiçbirinin sarayı yok.

Hiçbirinin yok kendi özel alayları.

Hiçbiri zengin olmadı savaşta

satarak kanı.

İşkenceyle kirlenmiş satrapları yönetmek için

Rio de Janerio’ya ya da Bogotá’ya

bir tavus kuşu gibi seyahat etmiyor hiçbiri:

Hiçbirinin yok iki yüz takım elbisesi,

hiçbiri sahip değil silah fabrikalarının hisselerine,

fakat sevincin hisse sahibi hepsi

ve ölümün gecesinde ayağa kalkan

şafağı çınlayan bu muazzam ülkenin

dirilişinin hisse sahibi.

Onlar “yoldaş” dediler dünyaya.

Marangozu kral yaptılar.

Hiçbir deve geçmiyor bu iğne deliğinden.

Temizlediler köyleri.

Bölüştüler toprağı.

Yücelttiler köleyi.

Ortadan kaldırdılar dilenciyi.

Yok ettiler zalimi.

Bu muazzam geceye ışık saçtılar.

 

Bu yüzden sesleniyorum sana, Arkansaslı kız, ya da

neredeysen sana, West Pointli şanslı delikanlı, ya da daha iyisi

sana, Detroitli mekanikçi, ya da en iyisi

sana, New Orleanslı kapıcı, hepinize

konuşuyorum ve söylüyorum ki: Sağlam adımlarla ilerleyin,

açın kulaklarınızı bu yüce insanlığa,

ne Dışişleri Bakanlığı’nın şık beylerindenim ben

ne de çeliğin kanlı krallarından,

fakat Amerika’nın en güney bölgesinden bir şairim,

Patagonyalı bir demiryolu işçisinin oğluyum,

And dağı havası gibi Amerikanım,

bakır ve petrol yavaşça dönüşürken

altına uzak krallar için

hapis, işkence ve kaygı bugün ağır basıyor

sürüldüğüm anayurdumdan.

Bir elinde altını

öbür elinde de bombayı ezen

bir put değilsin sen.

Sen, benim gibisin, benim daha önce olduğum şey gibi,

savunmamız gereken şeysin, en temiz Amerika’nın

kardeş yeraltı, sıradan insanlar

caddelerde ve sokaklarda.

Benim kardeşim Juan ayakkabı satıyor,

tıpkı senin biraderin John gibi,

bacım Juana patates soyuyor

tıpkı kuzenin Jane gibi,

ve benim kanım tıpkı senin kanın gibi Peter,

maden işçilerinin ve denizcilerin kanı.

 

Sen ve ben açacağız kapıları

böylece Ural havası girecek

mürekkepten perdeleri aşarak,

sen ve ben anlatacağız hiddetle:

“Sevgili beyefendi, buraya kadar, geçemezsiniz öteye”.

Çünkü biziz sahibi dünyanın,

ve burada işitmek istemiyoruz

makineli tüfeklerin vızıltısını, fakat bir şarkı olabilir

ve ondan sonra bir şarkı daha ve bir tane daha burada.

 

[“Evrensel Şarkı”nın dokuzuncu bölümü “Uyansın Oduncu”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ama eğer silâhlandırırsan ordunu, ey Kuzey Amerika,

bu temiz sınırı yok etmek için

ve Şikago kasabını efendisi yapmak için

sevdiğimiz bu müziğe ve düzene,

o zaman taşlarla ve havayla atılacağız ileri

seni un ufak etmek için:

Sana ateş püskürtmek için

atılacağız ileri son pencereden:

En derin dalgalardan atılacağız üzerine

seni dikenlerle çarmıha germek için,

o zaman atılacağız ileri saban izlerinden ki

filizler Kolombiyalı bir yumruk gibi

patlasın yüzünde, o zaman atılacağız üzerine

ekmek ve suyunu kesmek için,

o zaman atılacağız ileri

cehennemde yakmak için seni.

 

Bu yüzden ayak basma, ey asker

harika Fransa’ya, çünkü orada olacağız bizler

yeşil asmalar şarap ve sirke verebilsin

ve yoksul kızlar gösterebilsinler diye

Alman kanının hâlâ kurumadığı yerleri.

İspanya’nın kuru dağlarına tırmanma

çünkü oradaki her bir taş ateşe dönüşecek

ve savaşacak yiğitler bin yıl daha:

Zeytinliklerde şaşırma yolunu

çünkü asla dönemezsin Oklahoma’daki evine, dalma

Yunanistan’ın içine, çünkü izin verdiğin

ve bugün de akan kan

topraktan kalkarak durdurur seni orada.

Gelme balık avlamaya Tocopilla’ya,

çünkü biliyor kılıç balığı yağmalamalarınızı

ve Araukanyalı esmer maden işçisi getirecek

yeni istilacıları bekleyen

o eski zalim gömülmüş okları.

Güvenme gauchoların söylediği vidalitalara

ya da soğuk depoların işçilerine. Tıpkı

bir elinde bir şişe petrol

öbüründe bir gitar, bekleyen Venezüellalılar gibi

her yerdeler gözleri ve yumruklarıyla onlar.

Girme, Nikaragua’ya da girme sakın.

O güne kadar göz kapağı olmayan bir yüzle

uyuyordu Sandino ormanda

sarmaşıklarla ve yağmurla kaplanmış tüfeği,

fakat onu öldürdüğünüzde açtığınız yaralar

bıçakların ışığını bekleyen

Porto Riko’daki eller gibi canlı hâlâ.

İnatla karşı koyacak dünya size.

Sadece adalar ıssız kalmayacak, fakat hava da

ki dinliyor bugün sevdiği sözcükleri.

 

Gelip de insan eti isteme

Peru’nun yüceliklerinde: Anıtların yaralanmış sisinde

sana karşı bileyliyor mor kuvars kılıcını

kanımızın uysal atası,

ve vadiler boyunca çağırıyor boğuk sesli savaş boruları

savaşçıları, Amaru’nun taş fırlatan

oğullarını. Meksika dağlarında da arama kimseyi

şafak kızıllığına karşı savaştırmak için,

uyumuyor Zapata’nın tüfekleri,

yağlanmış tüfekler ve çevrilmişler Teksas topraklarına.

Girme Küba’ya, çünkü o denizsi ışıkta

ter ağırlığı şeker kamışı tarlaları üzerinde

bekliyor seni tek bir kasvetli bakış

ve tek bir çığlık, öldürmek için seni.

Partizanların topraklarına girme gürültülü

İtalya’da: Roma’da tuttuğun o şık askerlerin

saflarından ayrılma sakın, Aziz Peter Katedrali’nden ayrılma:

Köylüklerin basit ermişleri var orada,

balıkçıların deniz ermişleri

seviyorlar dünyanın yeniden çiçekleneceği

bozkırın o geniş topraklarını.

Dokunma

Bulgaristan’ın köprülerine, izin vermezler geçmene.

Romanya’nın ırmaklarını fokurdayan kanlarla dolduracağız

haşlamak için istila kuvvetlerini:

Bugün feodal efendisinin nerede gömüldüğünü bilen

ve sapanıyla ve tüfeğiyle nöbet bekleyen köylüye

selam verme: Bakma ona

çünkü küle dönüştürür seni bir yıldız gibi.

Girme Çin topraklarına: Kiralık çırağın Chiang yok orada

müsteşarlarıyla kokuşmuş sarayında artık:

Çiftçilerin oraklarından bir orman

ve baruttan bir volkan bekliyor orada seni.

 

Başka savaşlarda suyla dolu hendekler vardı

ve bunların arkasında dikenli teller ve pençeler vardı,

ama bu hendekler daha büyük, bu sular daha derin,

bu dikenli teller bütün diğer metallere göre daha yenilmez.

Bunlar bu insansı metallerin toplamından oluşan atomlar,

hayat üstüne hayattan oluşan binlerce düğümün toplamı,

uzak vadilerden ve ülkelerden halkların eski acıları bunlar,

bütün bayrakların ve gemilerin,

toplanılan bütün mağaraların eski acıları bunlar,

fırtınaya karşı savaşta yırtılan bütün ağların,

toprağın bütün çetin yarıklarının,

ateşten kızmış çaydanlık cehennemlerinin,

bütün dokumaların ve dökümhanelerin

bütün kaybolmuş ya da istiflenmiş lokomotiflerin

eski acıları bunlar.

Bu çelik tel binlerce kez dolandı dünyayı:

Kesilmiş gibi görünür, orduyla yıkılmış sanılır,

fakat birdenbire bulur kutuplarını

ve tekrar kuşatır dünyayı.

Fakat henüz

çok ötelerde bekliyor sizleri,

ışıltılı ve kararlı,

çeliklenmiş ve güleç,

hazır şarkı söylemeye ve mücadeleye,

tundradan ve tayga ormanlarından kadınlar ve erkekler,

ölümü yenen  savaşçıları Volga’nın,

Stalingrad’ın oğulları, Ukrayna’nın devleri,

kandan ve taştan, demirden ve şarkıdan, cesaret ve umuttan

yapılmış tek yüksek, korkunç bir duvar.

Eğer bu duvara dokunursanız, öleceksiniz,

fabrikaların kömürü gibi yanacaksınız,

ve Rochester’den gülüşler gölgeye dönecek

step rüzgârları savuracak

ve kar sonsuza dek gömecek sonra.

Büyük Peter’den bu yana savaşanlar, herkes gelecek,

toprağa merakla vuran yeni kahramanların yanına,

ve onların madalyalarından bugün mutlu olan

bu muhteşem ülkenin üzerinde vızıldayan

küçük soğuk mermiler yapacaklar.

Ve sarmaşıklarla donanmış laboratuarlar,

gönderecekler kurtarılmış atomu

mağrur şehirlerine.

 

[“Evrensel Şarkı”nın dokuzuncu bölümü “Uyansın Oduncu”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bunların hiçbiri olmasın,
Oduncu, uyan!
Baltasıyla ve tahta tasıyla
gelsin Abraham
köylülerle birlikte yemek yemeye.
Ağaç kabuğundan kafası,
tahtaların ve meşe kerestesinin kıvrımları içinden
görünen gözleri
bırak yeniden görsün
seqioia ağacından daha da yukarı yükselen
yapraklar üzerindeki dünyayı.
İzin ver eczaneye gidip bir şeyler almasına,
bırak da Tampa’ya giden bir otobüse binsin,
sarı bir elmaya dişlerini geçirmesine
ve sinemaya gidip sıradan insanlarla konuşmasına
izin ver.

Oduncu, uyan!

Gelsin Abraham, kabarsın
ekşi mayası
İllionis’in altınsı ve yeşil toprağı,
kaldırsın baltasını adamlarının ortasında
yeni köle sahiplerine karşı,
köle kırbacına karşı,
basımevlerinin zehrine karşı,
satmak istedikleri o kanlı eşyaya karşı.
Beyaz tenli delikanlı ile siyah tenli delikanlı
şarkı söyleyerek ve gülümseyerek yürüsün
üstüne altın duvarların,
üstüne nefret fabrikatörlerinin,
üstüne kanlarının satıldığı ticarethanelerin,
şarkı söyleyerek, gülümseyerek ve utku kazanarak.

Oduncu, uyan!

[“Evrensel Şarkı”nın dokuzuncu bölümü “Uyansın Oduncu”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gelen alacakaranlık huzur dolu olsun

köprü huzur dolu olsun, barış olsun şarap için,

beni arayan ve kanımda yükselen harfler

huzur dolu olsun, toprak ve sevda hakkındaki

eski şarkı çevrelemiş beni, ekmek uyandığında

barış olsun şehirde sabahları, bütün köklerin ırmağı

Mississippi huzur dolu olsun:

Kardeşimin gömleği huzur dolu olsun,

havadan bir mühür gibi olan kitap için barış olsun,

Esenlikler olsun Kiev’deki kolkhoz için,

orada ölenlerin ve diğer ölülerin külleri için de

esenlikler olsun, Brooklyn’in

siyah demiri için barış olsun, gündüz gibi

evden eve giden postacı için de,

bir huninin içinden kızlara bağıran

koreograf için barış olsun,

Yalnızca Rosario yazmak isteyen sağ elim için

esenlikler olsun:

Kalay taşı gibi gizemli, Bolivyalı için

barış olsun, esenlikler olsun

ki evlenebilesin, huzur dolu olsun

Bío Bío’nun hızar değirmenleri,

İspanyol partizanlarının

ezilmiş yürekleri için barış olsun:

En güzel şeyin

üzerinde nakışlı bir yürek bulunan yastık olduğu

Wyoming’deki o küçük müze için barış olsun,

fırıncı için ve onun bütün aşkları için esenlikler olsun

ve barış olsun un için: Filizlenecek olan

bütün buğday için barış olsun,

bu sık yaprakları arayan bütün aşklar için,

yaşayan herkes için: Bütün dünya için

ve bütün sular için barış olsun.

 

Burada vedalaşıyorum ben ve dönüyorum

ülkeme, kendi evime, düşlerimde

dönüyorum ben

rüzgârın ahırları dövdüğü

ve okyanusun buz püskürttüğü Patagonya’ya.

Bir ozanım ben yalnızca: Hepinizi seviyorum

ve sevdiğim dünyanın eteklerinde çırpınıyorum:

Benim ülkemde maden işçilerini hapsediyorlar

ve askerler emir veriyor yargıçlara.

Ama ben soğuk ülkemin

köklerini dahi seviyorum.

Bin kez ölebilsem

orada ölmek isterdim hep:

Bin kez doğabilsem

orada doğmak isterdim hep,

yanı başında yaban Araukanya’nın

fırtınalı güney rüzgârının

ve yeni alınmış çanların.

Kimse düşünmesin beni.

Sevgiyle dolarak vuralım masaya

ve düşünelim bütün dünyayı.

İstemiyorum kan sızsın yeniden

ekmeğin, fasulyenin ve müziğin arasından:

İstiyorum ki maden işçisi,

o küçük kız, avukat,

denizci ve oyuncak üreticisi

izlesin beni,

ki hep birlikte sinemaya gidip ondan sonra da

en kırmızı şarabı içebilelim.

 

Bir şeyi çözmeye gelmedim ben.
Şarkı söylemek için geldim buraya

ve senin de benimle şarkı söylemen için geldim.

 

[“Evrensel Şarkı”nın dokuzuncu bölümü “Uyansın Oduncu”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy