GÖĞÜN BOĞULMUŞ KIZI

 

Örülmüş kelebek

ağaçlarda asılı entari,

gökyüzünde boğulmuş, sürüklenmiş

rüzgâr ve bulutlar arasında, yalnız, yalnız, yoğun,

giysisi ve saçı darmadağın,

ve içsel bir hava yemiş bitirmiş.

Kımıltısız, karşı koyarsan eğer

kışın boğuk sesli iğnesine,

kızgın suyun akıntısı ıstırap verir sana.

Göksel gölgeler, geceleyin

ölü çiçekler arasında kırılmış güvercin dal:

duruyorum ve acı çekiyorum

soğukla dolu yavaş bir sesle

suyun kırbacı gibi dağıtırken kızıl alazını.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Reklamlar

BİRLEŞME (SONAT)

 

Ne dikenlerin ıssız tarlasında

kırık cam parçasıyla kesilmiş yürek

ne de bazı evlerin köşelerindeki

o zalim sular, gözkapakları ve gözler gibi sular

dizginleyebilir ellerimdeki belini,

yüreğim kaldırırken meşeyi

senin bölünmez kardan ipine doğru.

Gecesel şeker, taçların

ruhu,

kurtardı insan kanını, öpüşlerin

uzaklaştırıyor beni,

ve deniz artığından bir dalga vuruşuyla

çarpıyor beni bekleyen sessizliğe,

çevreliyor o yıpranmış iskemleleri, kemiriyor kapıları.

Berrak başaklardan geceler,

veda, madde, sadece

ses, çıplak sadece,

her bir gün.

 

Dinmiş akıntılardan memelerinde,

katılık ve sudan yapılmış bacaklarında,

çıplak saçının

sürekliliğinde ve gururunda,

uzanmak istiyorum, sevgilim, gözyaşları şimdi

fırlatılmışken yığıldıkları o boğuk sesli sepete,

uzanmak istiyorum, sevgilim, mahvedilmiş gümüşten

yalnız bir heceyle, kar beyazı memenin

bir ucuyla yalnız.

 

Mümkün değil şimdi kazanmak

ara sıra düşmeyi saymazsak eğer,

mümkün değil şimdi titremek

iki yaratığın arasında, dokunmak ırmağın çiçeğine:

insan elyafları yaklaşıyor iğneler gibi,

resmiyetler, parçacıklar,

itici mercanların aileleri, fırtınalar

ve sert adımlar

merdivenlerde.

 

Dudaklarla dudaklar arasında muhteşem küllerden

ve nemli deniz samanlarından kentler var

nasıldan ve ne zamandan damlalar, belirsiz

geliş ve gidiş,

dudaklarla dudaklar arasında seğirtiyor rüzgâr

kumdan ve camdan bir kıyı boyunca.

Bu yüzden sonsuzsun sen, sarıl bana

bütün bu bayram senmişsin gibi, kusursuz gecesel

bir bölge gibi, zamanın çizgileriyle

birlikte eriyene dek.

 

İleri git zarafette,

gel yanıma, kemanların parmaklı

yaprakları suskunlaşana dek, yıldırımda

kök salana dek yosunlar, eğilene dek

yürek atışlarımızdan kökler.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

VALS

 

Gündelik bir meme gibi dokunuyorum nefrete,

durmaksızın geliyorum elbiseden elbiseye,

çok uzakta uykularda.

 

Ben değilim, hiçbir işe yaramam, kimseyi tanımıyorum,

denizden ya da ağaçtan bir silahım yok,

bu evde yaşamıyorum.

 

Ağzım geceyle ve suyla dolu.

Kalıcı ay karar veriyor

neye sahip olmadığıma.

 

Sahip olduklarım ortasında dalganın.

Bir ışın su, benim için bir gün:

demir serti bir dip.

 

Karşı akıntı yok, kalkan yok, elbise yok,

özellikle esrarlı bir çözüm yok,

yok yoldan çıkmış göz kapağı.

 

Yaşıyorum tam olarak ve göçüyorum yeniden.

Dokunuyorum birden bir yüze ve öldürüyor bu beni.

Zamanım yok.

 

Aramayın bu yüzden beni sizler

çekerken o her zamanki yabanıl ipi ya da

o kanlı boru çiçeğini.

 

Çağırmayın beni: bu benim hayatım.

Sormayın bana adımı ve medeni halimi.

Bırakın olayım kendime değgin ayın ortasında,

yaralı bir avuç toprağımda.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

 

BRÜKSEL

 

Yaptığım her şeyden, yitirdiğim her şeyden,

şaşkınlıkla kazandığım her şeyden, kekre demirden,

yapraklardan, yalnızca birazını sunabilirim:

 

Korkutulmuş bir tat, bir ırmak o yakan

kartalların tüyü örter azar azar, kükürt ekşisi

azalması taçyapraklarının.

 

Artık bağışlamıyor beni bütün tuz ,

ya da gündelik ekmek, ya da deniz yağmuruyla

tüketilmiş o küçük kilise ya da gizli köpüğüyle

kemirilmiş kömür.

 

Aradım ve buldum, zahmetle,

toprağın altında, korkutan bedenlerin arasında,

solgun ağaçtan bir çeşit diş

gelen ve giden altında o sert asidin,

ölüm savaşı maddelerinin

yakınında, ayla bıçaklar arasında,

karanlıkla ölmekte.

 

Şimdi, ortasında

değeri küçümsenmiş o hızın, hemen yanında

o ipsiz duvarların,

temelde düşmüş sonlanmalardan,

yıldızlarını yitirmişle birlikte buradayım ben,

bitkisel, yalnız.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

TERK EDİLMİŞ

 

Aramadı mı şu ya da öbür gün seni, şafağın dişleriyle

filizlenmiş bir gün, ölümün tıkırtısından doğmuş,

seçilmiş üzümlerden bir gün aramadı mı

zırhını, tenini, anakaranı,

yıkamak için ayaklarını, sağlığını, tamamlanmışlığını?

 

Sadece senin için doğmamış mıydı,

erkek ya da kadın, kendine yakışan

ilkbahar mavisi dolaşımıyla saat,

dünya çığlığının o muazzam sesi, geminin

sessizliği gecede, yaşayan her şey göz kapaklarıyla örtülmüş

ölmek için ve akıp gitmek için?

 

Soruyorum sana:

hiç kimse, sen, o sensin, senin duvarın, ve rüzgâr,

ırmağın sularında gördüğün gibi şarkıdan

cömert bir gülü ve berraklık getiriyor sana,

ya da sen insan tellerinin ilk titreyişiyle

saldırılmış o israf edilmiş ilkbaharda mısın,

askerler şakırken yaban kiraz ağaçlarının

gölgesinde sel olup şavkıyan ay ışığı altında,

o zaman görmedin mi senin için ayırtılmış gitarı,

ve seni öpmek isteyen o kör kalçayı?

 

Bilmiyorum, acı çekiyorum kim olduğunu bilmemekten,

geri almaktan ağzının hecesini,

en yüksek günleri tutup ve gömmek onları

ormanda, o kaba, ıslak yaprakların altında,

ve ara sıra, siklonun altında güvenlikte, sallanmış

o en korkmuş ağaçlarla, o derin

toprağın delik deşik eden memesi, felç olmuş

kuzey rüzgârının en son çivisiyle, devinimdeyim ben,

insan gözlerinin ötesinde, kaplanın pençesinin ötesinde,

benim kollarıma yetişeni kazmak,

dağıtmak için buz gibi günlerin ötesinde.

 

Seni arıyorum, o gri göğün oluşturduğu ve sonra

terk ettiği madalyalar arasında senin resmini,

kim olduğunu bilmiyorum, fakat çok şey borçluyum sana

ki toprak dolu benim acı hazinemle.

Hangi tuz, hangi coğrafya, hangi taş dikmiyor ki

kendi gizli bayrağını o korunmuş olanda?

Hangi düşen yaprak benim için uzun bir kitap değildi ki

gönderilmiş ve biri tarafından sevilmiş sözcüklerden?

Hangi kasvetli mobilyanın altında saklamadım ki ben

o en tatlı gömülmüş nefesi, kimseye ait olmayan

işareti ve heceleri arayan?

 

Sensin, sensin belki, erkek ya da kadın

ya da kimsenin göremediği şefkat.

Ya da belki ezmedin sen o karanlık

insansı gök kubbeyi, o titreyen yıldızı, belki

bilmiyordun yolunda giderken, ki seni arayan

adımlardan o alazlı gün, çağıldıyor o kör topraktan.

Fakat bulacağız kendi kendimizi silahsız ve yığılmış olarak,

toprağın en son dilsiz armağanları arasında.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

 

ORMANLARDA DOĞMUŞ

 

Pirinç kendi un tanelerini

geri alırken topraktan, pekiştirirken buğday

kendi küçük kalçalarını ve kaldırırken

yüzünü binlerce elle,

aceleyle seğirtirim erkekle kadının

birbirlerini kucakladığı o yaprak barakaya,

dokunmak için sürmekte olandan

sayısız denize.

 

Sedefin saldırıldığı bir beşikte gibi

gelgitin kendiyle getirdiği

o alet edevatın biraderi değilim ben:

çöpün ölümle savaştığı yerde titremiyorum,

uyanmıyorum karanlığın kavgasında,

ani çanların boğuk sesli dilinden korkmuş,

ben olamam, yolcu değilim ben

rüzgârın en son siperi titrer ayakları altında

ve zamanın katı dalgaları ölmek için döner geri.

 

Elde tutuyorum tohuma yaslanarak uyuyan güvercini,

ve onun kireçten ve kandan yoğun mayasında

yaşıyor Ağustos,

yaşıyor doğrulmuş ay kendi derin kadehinden:

kapıyorum elimle büyüyen kanadın yeni gölgelerini:

kök ve tüy biçimlendirecek sabahın içeriğini.

 

Damlanın muazzam kabarışı ya da gözkapağının açık durma

isteği azalmıyor hiç, ne demir elli balkondan yukarıya

ne de terk edilmiş kışta deniz kenarında, ya da

benim yavaş adımlarımda:

varolmak için doğdum ben çünkü, yaklaşan ne varsa

onlarla çevirmek için adımlarımı, göğsüme çarpan

ne varsa onlarla yeni ve titreyen bir yürek gibi.

 

Elbisemin yanında paralel güvercinler gibi duran hayat

ya da benim kendi oluşumda ve şaşkın sesimde dolan,

tekrar varolmak için, kavramak için yaprağın çıplak

havasını ve toprağın ıslak doğumunu çelenkte:

ne kadar daha

geri döneceğiz ve varolacağız, ne kadar daha

en derinde gömülmüş çiçeğin kokusu, en ince

toza dönmüş dalgalar o yalçın kayalıklarda,

saklayacak anayurtlarını bende

tekrar öfkede ve rayihada yer almak için?

 

Ne kadar daha ormanın yağmurdaki eli

gelecek bana bütün iğneleriyle

dokumak için yaprakların yüksek öpüşlerini?

Bir kez daha işitiyorum

taçyapraklarla dolu ışığın gelişini

dumanda ateş gibi ve topraksı külden filizler,

ve değil mi ki ayırıyorum toprağı

başaktan bir ırmakta erişiyor güneş ağzıma

tekrar mısır tohumu olacak

gömülmüş eski bir gözyaşı gibi.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

ÖFKELER VE ÜZÜNTÜLER

 

[Bu şiir 1934 yılında yazıldı. O zamandan bu yana ne çok şey olmadı ki! Bu şiiri yazdığım İspanya, harabelerden bir kuşağa döndü. Ah! Keşke dünyanın gazabını bir damla şiirle ya da aşkla yumuşatabilseydik – fakat bunu ancak kavga ve kararlı bir yürek yapabilir.

Değişti dünya ve değişti benim şiirim. Bu satırlara düşen, aşk gibi yok edilemez bir damla kan onlarda yaşayıp duracak. (Mart 1939)]

 

                                                                                    Yüreğimde öfkeler ve üzüntüler var …

                                                                                                                                  Quevedo

 

Yüreklerimizin derininde birlikteyiz,

kaplanlardan bir yazın arasında

dolanıp dururuz yüreğin sazlığında,

bir metre serin deriye bakınarak,

erişilmez dış deriden bir bukete bakınarak,

ter ve yeşil damarları dalgalandıran ağızlarla

karşılaşırız birbirimizle

öpüşleri düşüren o nemli gölgede.

 

Sen, ey onca ezilmiş düşten oluşan düşmanım

camdan bitkiler gibi iğneleyen, ağır tehditler altında

mahvolmuş çanlar gibi, siyah sarmaşığın

rayiha içindeki fışkını gibi,

geniş kalçalı düşmanım dokundu saçlarıma

kısık sesli bir çiyle, sudan bir dille

dişlerin dilsiz soğuğu ve gözlerin nefretine rağmen,

ve unutuşu tımarlayan ölen hayvanlardaki savaşım,

birlikteyiz şu ya da bu yerinde yazın,

susuzluğun işgal ettiği dudaklarla bakınarak.

Fosfor çemberle bir duvarı

delip geçen bir şey varsa

ve bazı uzuvların tatlı içini yaralayan

ve ısırırsa her bir yaprağı bir ormanda çığlıklarda,

o halde su geçirmez ve dizlerle sıradan ipekle kazanılmış

boğazların arasından geçebilen

kanlı ateş sineği gözlerim vardır benim de.

 

Toplantılarda rastlantıydı külün,

içeceklerin, o koyu havanın varoluşu,

fakat gözlerin av kokar orada

bağırları delik deşik eden yeşil ışıltınla,

kanın damladığı elmaları açan dişlerin,

iniltiyle güneşe yapışan bacakların,

ve sedeften memelerin ve gelincik ayakların,

gölgeyi arayan dişli huniler gibi,

kırbaçtan ve rayihadan güller gibi, ve dahası var,

dahası, dahası, göz kapaklarının arkasında bile,

göğün arkasında bile,

elbisenin ve yolculukların arkasında bile,

insanların işediği sokaklarda, duyumsarsın bedenleri,

çökmek üzere olan o ekşi kiliselerde,

denizin oyunundaki kamaralarda, bakınırsın

her şeye rağmen çiçeklenen dudaklarınla,

kesersin kendini ağacın ve gümüşün arasından,

ve büyük ürkünç damarların şişer:

kavkı yok hiç, mesafe ya da demir yok,

eller dokunur ellere,

ve düşersin ve gıcırdatırsın siyah çiçekleri.

 

Duyumsarsın bedenleri!

Fermanların altında kalmış bir böcek gibi

duyumsarsın kanın belini ve kollarsın

şafak kızıllığını geciktiren kasları,

ve titremelerin üzerine düşersin,

yıldırım ışıltısının ve kafaların, ve sana

yol gösteren dinlenen bacaklarını hissedersin.

 

Ey özel okların yol açtığı yaralar!

 

Nemin kokusunu alır mısın gecenin ortasında?

 

Ya da yanan güllerle apansız bir vazonun?

 

Çıplak geldiğin pis evlerde elbisenin, anahtarların,

bozuk paraların düştüğünü duyar mısın?

 

Sana o sessiz yolu gösteren yalnız bir eldir

benim nefretim, birinin kendini

uykuya fırlattığı çarşaflardır: gelirsin ve döşemeye

baş aşağı düşersin, pençe yemişsin ve ısırılmışsın,

ve tohumun eski kokusu doldurur ağzını unla

kül grisi bir boru çiçeği gibi.

 

Ah, hafif çılgın kupalar ve kirpikler,

acılı bir ırmak yatağındaki yalnız bir güvercin gibi

yarı açık bir ırmağı taşıran hava,

asi suyun bir vasfı gibi,

ah, maddeler, aromalar, hızlı kanatlı göz kapakları

ve bir titreyiş, uysal ve korkunç bir çiçekle,

ah, yüzler gibi ciddi ağır memeler,

ah, yeşil balla dolu dolgun baldırlar,

ve topuklar ve ayakların gölgesi ve yitik nefes

ve solgun taşın yüzeyleri,

ve ölüme karşı deride yükselen sert dalgalar,

göksel, kanla ıpıslak unla dolu.

Akar mı bu ırmak böyle

ikimizin arasında, ve ısırır mısın ağızları

bir kıyıda?

 

Böylelikle gerçekten ben, gerçekten çok uzakta mıyım,

ki yanan sulardan bir ırmak karanlıkta akıp gitmekte?

Ah, nefret ne kadar sık anmaz ki adını,

ne derindir karanlıkta, tanrı bilir hangi

tozlaşmış gübre yığının altında

heykelin yiyip bitirir yüreğimdeki yoncayı.

Elbiseni ve kızıl alnını

döven bir çekiçtir nefret,

ve dışlanmış kanın bulanık baykuşları gibi

düşer yüreğin günleri kulaklarına,

ve kolyeler oluşur göz yaşlarından damla damla

boğazında çelenk olur ve buzla yakar sesini.

 

Böyledir bu, ki asla, asla

konuşmayasın diye, bir kırlangıç asla, asla

dilinin yuvasını terk etmesin diye,

ve dikenler mahvetsin diye boynunu

ve sert bir gemi rüzgârı mesken kursun diye sende.

 

Nerede soyunursun?

Kızıl saçlı bir Perulu için bir vagonda mı

ya da bir hasat adamı için çıplak toprakta mı,

buğdayın şiddetli ışığında mı?

Yoksa koşar mısın korkunç bakışlı avukatların arasında,

çırılçıplak, gece suyunun genişliklerinde?

 

Bakıp durursun, ama görmezsin ayı ya da sümbülü,

ya da sıvıdan damlayan karanlığı,

ya da çamurdan treni, ya da yarılmış fildişini:

oksijen gibi ince belleri görürsün,

bekleyen ve dolgunlaşan memeleri,

ve ayla solgun açgözlülüğün safiri gibi

titrersin şirin göbekten güllere doğru.

 

Niçin? Ve niçin olmasın? O çıplak günler

getirir durmaksızın ezilen kızıl kumu,

günün açılışını yapan pak pervaneler gibi,

ve bir ay geçip gider kaplumbağa kabuğunda,

kısır bir gün geçip gider,

bir öküz, bir ölü,

Rosalía adında bir kadın geçip gider,

ve ağızda yalnızca saçın bir tadı kalır geriye,

ve altın dilin susuzlukla beslenen bir tadı.

Yalnızca yaşayan varlıkların bu kitlesi,

yalnızca köklerle bu kap.

 

Avlarım mahvolmuş bir tünelde gibi,

başka bir aşırılıkta gibi, haksız yere

unutacağım et ve öpüş, ve yitik sularda,

aynalar uçurumları yaşar kıldığında, yorgunluk,

o sıradan saatler vurduğunda banliyö otellerinin kapılarını,

ve o renkli kâğıt çiçek düştüğünde,

ve sıçanlar kirlettiğinde kadifeyi

ve o sefil çiftin yüzlerce kez kullandığı yatağı,

anlattığında her şey beni, bir gün bitmektedir,

birlikte olmuşuzdur, sen ve ben,

fırlatmışızdır bedenlerimizi baş aşağı,

kurmuşuzdur ne yaşayan ne de ölen bir binayı,

biz, sen ve ben, birlikte aynı ırmakta sürüklenmişizdir

tuzla ve kanla dolu zincirli ağızlarla,

biz, sen ve ben, almışızdır yeşil ışığı tekrar titremek için,

ve yeniden arzulamışızdır o büyük külü.

 

Belki bizim için asla belirlenmemiş

yalnızca bir günü anımsarım,

durdurulmayan bir gündü,

başlangıcı olmayan. Perşembe.

Bir adamdım, rasgele bir kadınla

birlikteydim şans eseri karşılaştığım, soyunduk

ölmek ya da yüzmek ya da yaşlanmak için sanki

ve birbirimizin içine işledik,

etrafımda bir delik gibi kapandı,

bir çanı çalan kimse gibi

ezdim onu,

çünkü beni yaralayan sesti o

ve o sert kubbe titremeye yazgılı.

Kıllarla ve deliklerle utandırıcı bir ilişkiydi,

ve ilikle şirinliğin kenarlarını çiğneyerek

ve taşlarla itaatkar devinimlerin arasında

ulaştık üreme organlarının o büyük taçlarına.

 

Limanlar hakkında bir anlatıdır bu

kişinin rasgele ulaştığı, ve birçok şey oluverir

tırmandığında insan yücelere.

 

Ey düşman, düşmanım,

acaba sevda batmış mıdır tozda,

sadece et ve kemikler mi kalmıştır aceleyle tapınılan,

yiyip bitirirken ateş kendisini

ve kızıl giyimli atlar dörtnal giderken cehenneme?

 

Yulafı isterim ve yıldırımı

derimin altında,

ve öfkede yayılan o aç gözlü taçyaprağı,

ve kiraz ağacının dudak biçimli yüreği Haziran ayında,

ve amaçsızca alazlanan yavaş karınlardaki huzur,

fakat gözü yaşlı kireçli bir toprağa ihtiyacım var

ve köpüğü bekleyebileceğim bir pencereye.

 

Hayat böyle işte,

koş yaprağın arasından, bir siyah

sonbahar geldi, koş yapraklardan bir etekte

ve sarı metalden bir kuşakta,

mevsimin sık sisi kemirirken taşları.

 

Koş ayakkabılarınla, çoraplarınla,

grice paylaştırılmış, ayağının çukuruyla,

ve yaban tütün gibi tapınmak isteyen bu ellerle,

çarp ayaklarını merdiven yukarı, yırt

o siyah kâğıt perdeleri kapılardan,

ve çık güneşin ortasından ve öfkeden bıçaklardan

bir günde, üzünçten ve kardan bir güvercin gibi

atılmak için üzerine bir bedenin.

 

Tek bir saati vardır, bir damar gibi uzun,

ve asitle hiddetli zamanın sabrı arasında

yok oluyoruz, ayırırken korkuyla

sonsuzca yok edilmiş

şefkatin hecelerini birbirinden.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Not: Francisco de Quevedo y Villegas 1580-1645 yılları arasında yaşamış, İspanyol Altın Çağı’nın en önemli şairidir.