Caracas’taki Miguel Otero Silva’ya Mektup (1948)

 

Nicolas Guillén verdi bana mektubunu, yazılmış

görünmeyen sözcüklerle onun ceketine, gözlerine onun.

Ne mutlu sana, Miguel, ne mutlu bizlere!

Taşlaşmış çıbanlardan bir dünyada

sadece bizler kalmışız, sonsuzca mutlu.

Uçup geçişini gördüm kuzgunun, bir zararı dokunamaz bana.

İzliyorsun akrebi ve siliyorsun gitarını. Vahşi hayvanların

arasında yaşıyoruz bizler, şarkı söyleyerek, ve dokunduğumuz zaman

bir insana, şu ya da bu olduğunu sandığımız bir maddeye,

ve küflenmiş bir pasta gibi dağılırken o,

toparlıyorsun o zaman kurtarılacak ne varsa

Venezüella ata yadigarından, savunurken ben

hayatın kömür ateşini.

Ne sevinç, Miguel!

Soruyorsun bana nerede olduğumu. Söylemek isterim sana

– Hükümete sadece önemli olmayan ayrıntıları veriyorum –

ki tarlayla denizin, dalgalarla çamların,

kartallarla fırtına kuşlarının, köpüklü dalgalarla çayırlıkların

bir olduğu yaban öncesi taşın sahilindeyim.

Bütün gününü harcayarak ve yakından izledin mi

deniz kuşlarının nasıl uçtuğunu? Sanki

dünyanın mektuplarını taşıyorlar gitmeleri gereken yere.

Pelikanlar uçuşuyor rüzgârın tekneleri gibi,

diğer kuşlar uçuyorlar ok gibi ve getiriyorlar

ölmüş krallardan iletileri, And kıyılarında

turkuvaz kordonlarla gömülmüş prenslerden,

ve bilye yuvarlağı beyazlıktan yaratılmış martılar

unutuyorlar sürekli olarak iletilerini.

Ne kadar da mavi hayat, Miguel, doldurduğumuz zaman,

bizler onu sevda ve kavgayla, ekmek ve şarap gibi sözcüklerle,

daha sataşamayacakları sözcüklerle doldurduk,

çünkü bizler tüfek ve şarkılarla çıktık sokaklara.

Önümüzde yitip gitti onlar, Miguel!

Bizi öldürmekten başka ne yapabilirler ki, ve bunu yapmaları bile

kötü bir şey olur onlar için, yapabilecekleri tek şey

karşımızdaki binada bir daire kiralayıp bizi gözetlemek olabilir

nasıl gülündüğünü ve ağlandığını öğrenmek için bizlerden.

Aşk şiirleri yazdığım zaman ve dolup taşarken her yer

bu şiirlerle ve ben kıvranırken korkaklıkla,

kararsız, terk edilmiş, ve kemirirken alfabeyi ben,

dediler ki: “Ne büyüksün, ey Theokrit!”

Theokrit değilim ben: Tutundum hayata,

karşılaştım hayatla çırılçıplak, öptüm onu bırakıncaya dek kendini,

ve gittim maden dehlizleri arasından

görmek için diğer insanların nasıl yaşadığını.

Ve ellerim kirle ve acılarla lekeli olarak gittiğim için

kaldırdım ellerimi, gösterdim onları altın zincirlere

ve dedim: “Suçlarınıza ortak olmuyorum ben”.

Öksürdüler, nefret ettiler benden, selâm vermediler bana,

artık çağırmıyorlardı beni Theokrit diye, ve en sonunda

arkamdan konuşup gönderdiler polis ordusunu üzerime

hapsetmek için beni,

çünkü artık metafizik şeylerle uğraşmıyordum ben.

Fakat sevinci fethettim ben.

O zamandan beri erkenden kalkıp okuyorum deniz kuşlarının

uzaklardan kendileriyle birlikte getirdikleri mektupları,

ıslak gelen mektupları, yavaşça ve emin bir şekilde

peyderpey çevireceğim iletileri: Bu garip uğraşta

bir mühendis gibi kesin ölçüm yapıyorum.

Ve ansızın gidiyorum pencereye. Şeffaflıktan bir

dikdörtgendir, berrak uzaklıktır

çayırlara ve kayalara, ve işte böyle çalışacağım

sevdiğim bu şeyler arasında: Dalgalar, taşlar ve yabanarıları,

denizin taşıdığı bir mutlulukla esrikleştiren.

Fakat kimse hoşlanmıyor sevinçli olmamızdan, biçmişler

sana iyi huylu adam rolünü: “Fakat abartmayın şimdi,

kendinize kaygı yaratmayın” diyorlar

ve beni de gözyaşlarının adamı olarak

bir böcek koleksiyonu için şişe geçirmek istiyorlar gibi,

boğsun diye beni gözyaşları ve onlar da mezarımın başında

konuşmalarını yapsınlar diye.

Hatırlıyorum tuzlu güherçile bozkırlarında

bir günü, beş yüz adam

grevdeydi. Tarapacá’nın kor gibi

öğleden sonrasıydı. Ve yüzler yutmuşken

bütün kumu ve çölün kanayan, kuru güneşini,

fark ettim ben – nefret ettiğim plastik bardak gibi – o eski

melankolinin kalbime sökün ettiğini. Bu kriz zamanında

tuz çöllerinin avuntusuzluğunda, yenilebileceğimiz

zayıf anında bu kavganın,

söyledi madenlerden gelen soluk, küçük bir kız

cesur sesiyle kristalle çeliğin buluştuğu yeri,

senin bir şiirini, Amerika’da, anayurdumda bütün işçilerle köylülerin

kırışmış gözleri arasında dolaşan senin eski şiirlerinden birini.

Ve senin şarkının bir parçası ışıldadı ansızın

ağzımda bir eflatun çiçek gibi

ve döküldü kanımın içine, yeniden doldurdu

senin şarkından doğmuş, taşan bir sevinçle.

Ve sadece seni düşünmedim, fakat senin acılı

Venezüella’nı da düşündüm.

Birkaç yıl önce bir öğrenci görmüştüm

bilekleri taşıyordu bir generalin yol açtığı yaraları, ve anlatmıştı

zincire vurulmuşların nasıl çalıştıklarını yollarda

ve yitip gidilen hapishanelerde. Böyle çünkü Amerika’mız:

Yok eden ırmaklarla bir yayla ve kelebeklerden

takımyıldızları (bazı yerlerde zümrüt serttir elmalar gibi),

fakat gecenin ve ırmakların kenarında

her zaman kanayan bilekler vardır, daha önce

yakınındaydı petrolün, bugün yakınında güherçilenin,

Pisagua’da, kirli bir zorbanın ülkemin çiçeğini

ölsün diye gömdüğü ve kemiklerini satabileceği yerde.

Bu yüzden, bu yüzden işte söylüyorum şarkımı,

şerefi lekelenmiş ve yaralı Amerika’mızın kelebeği

tekrar titresin ve toplasın diye zümrütlerini

cellatların ve tüccarların ellerinde kurumuş

korkutan kanı olmaksızın cezanın.

Anladım mutlu olduğunu, Orinoco yakınlarında,

şarkını söylerken avuntusuzca ya da evine şarap satın alırken,

kavgada ve sevinçte dururken yerinde,

bu çağın şairleri gibi omuzları geniş,

– beyaz giysiler ve gezinti ayakkabılarıyla.-

O zamandan beri hep yazmayı düşündüm sana,

ve Guillén geldiğinde, senin hakkında söylenenler

düşerken giysisinden onun

ve yayılırken evimin etrafındaki kestane ağaçlarına,

“şimdi” diye söyledim kendi kendime,

ama gene de yazamadım sana.

Fakat bugün artık zamanıdır. Penceremin önünden

uçan yalnız bir tane deniz kuşu değil, fakat binlercesidir,

ve kaybolup gidene dek dünyanın genişliklerine yayılan

kimsenin okumadığı mektupları okumak için kavrıyorum onları.

Ve okuduğumda yazdığın her bir sözcüğü

ve yazdığım, düşlediğim, şarkıladığım gibiydi onlar,

ve o zaman sana pencereden bizim olan dünyaya bakmak için

burada bitireceğim bu mektubu göndermeye karar verdim.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on ikinci bölümü “Şarkının Irmakları”ndan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Reklamlar

Rafael Alberti’ye (Puerto de Santa Maria, İspanya)

 

Rafael, İspanya’ya gelmeden önce şiirin selamlamıştı

beni yolda, harfin bir gülü, tahtadan oyulmuş bir salkım,

ve bugüne kadar bende bir anı olarak kalmadı yalnızca

fakat hoş kokulu ışıktı, dünyanın kaynağıydı.

 

Barbarlıkla kurutulmuş ülkene ekledin

zamanın unuttuğu o çiyi,

ve İspanya uyandı seninle hayata,

tekrar taçlandı sabahın incisiyle.

 

Hatırlamalısın beraberimde ne getirdiğimi:

Uzlaşmaz asitlerle parçalanmış düşler,

sürgün sularda konaklama,

ormanda yanmış saraylar gibi

filizlenen köklerin geldiği yalnızlık.

Rafael, nasıl unutabilirim ki o zamanı?

 

Taştan bir aya düşer gibi geldim ülkene

ve her yerde rastladım

nadaslı tarlanın kartallarına, kuru dikenlere,

fakat senin sesin, ey denizci, bekliyordu orada

sunmak için bana bir hoşgeldini, ve kokusunu

şebboyun, deniz meyvelerinin balını.

Ve şiirin gemideydi, çıplak.

 

Güney’in çam ormanları, üzüm cinsleri

sundu senin yontulmuş elmasına reçinesini

ve dokunup geçtiğim zaman çok güzel bir ışığa,

çözüldü dünyaya getirdiğim karanlığın çoğu.

 

Işıkta yaratılmış bir mimar, çiçek yaprakları gibi,

dizelerinin sarhoş eden kokusu boyunca;

gördüm eski zamanların sularını, miras kalan kar,

ve herkesten daha çok şey borçluyum İspanya için sana.

 

Parmaklarınla dokundum peteğe ve çorak tarlaya,

kumsalları tanıdım, bir okyanus gibi

aşınmış insanlardan, ve şiirin

safirden giysisi

parçalandı o basamaklarda.

 

Biliyorsun yalnızca biraderin öğrendiğini. Ve bu saatte

sadece bunu öğretmedin bana,

kaderinle doğrultulu olarak

sadece aşiretimizin sönmüş haşmetini değil,

ve kan bir kez daha geldiğinde İspanya’ya

benimmiş gibi savundum halkının ata yadigarını.

 

Şimdiden biliyorsun, bütün dünyanın bunların hepsini bildiğini.

Sadece seninle birlikte olmak istiyorum,

ve hayatının yarısı eksikken bugün,

bir ağaçtan daha çok hakkın bulunan ülken,

bugün, anayurdun felaketleri arasında, sadece

üzünç değil sevdiklerimiz arasında

fakat senin yokluğun da saklıyor

zeytinin kurtlar tarafından yutulan mirasını,

vermek istiyorum sana, ah verebilirsem, ağabey,

bir zamanlar bana verdiğin o yıldız berrağı sevinci.

 

Aramızda gerildi

şiir göksel bir deri gibi,

ve seninle koparacağım bir salkımı,

bu asmaları, bu gölgelerin kökünü.

 

Haset açarken insan kapılarını

açamıyordu ne senin ne de benim kapını.

Ne güzel

rüzgârın hiddeti

bırakırken giysisini orada

bırakıyordu ekmeği, şarabı ve ateşi bize,

bırak ulusun gazabın tüccarları,

bırak ayakların altında kıvrılmış şey gibi inlesin,

ve kaldır kehribarla köpüklenen kadehini

şeffaflığın bütün törenleriyle.

 

Kimse unutur mu ki ilk olduğunu?

Bırak açsın yelkenini ve karşılaşacağı yüzün olacak.

Bizi hızla gömmek isteyen mi var?

Pekâlâ, fakat kaçışın borç senedi var elinde.

 

Gelmeliler, fakat kim sarsabilir hasadı

sonbaharın eliyle yukarı kaldırılan

şarabın titreyişiyle o renkli dünyaya.

 

Ver bana bu kadehi, birader, ve işit: Nemli ve dalgalı

Amerika’mla kuşatılmışım, ara sıra

kaybediyorum sessizliği, kaybediyorum gecesel tacı,

ve çevreliyor nefret beni, belki hiçbir şey, bir boşluğun

boşluğu, bir köpeğin

bir kurbağanın alacakaranlığı çevrelemesi gibi,

ve o zaman hissediyorum ülkemin bizleri ne kadar ayırdığını,

ve yolculuk yapmak istiyorum senin evine, biliyoruz ikimiz de

beni beklediğini sadece ikimizin birlikte geçirebileceği

hoş zamanların. Bir borcumuz yok kimseye.

 

Fakat sana bir borçları var onların, ve bir ülke borçlular sana: Bekle.

Geri döneceksin. Geri döneceğiz birlikte. Seninle birlikte

bir gün dolaşacağız altınla sarhoş bu kumsallarda

senin limanlarına doğru giderken, o zamanlar hiç ulaşmadığım

Güney’in limanlarına.

Göstermelisin bana sardalyelerle

zeytinin kumsalları sıkıştırdığını,

ve yeşil gözlü boğalarla dolu yaylaların

sahibi Villalón (toprakta dinlendiğinden ötürü

ziyaret etmeyen başka bir arkadaş daha),

ve beyaz İspanyol şarabıyla dolu fıçılar,

topazın góngoraik yüreklerinde

solgun ateşle parlayan katedraller.

 

Rafael, onun dinlendiği yere gideceğiz,

kendi elleriyle ve senin ellerinle

İspanya’yı hayatta tutanın.

Ölemeyen ölmüşün nöbetini tutuyorsun sen,

çünkü varlığın koruyor onu.

 

Orada buluyorsun Federico’yu, fakat çoklar, düşmüşler,

gömülmüşler, İspanya sıradağlarının arasında, haksızca

düşmüş olanlar, kanı dökülmüşler,

yitirilmiş mısır tohumları dağlarda,

yoldaşlarımız bizim, ve onların balçığında yaşıyoruz biz.

 

Yaşıyorsun çünkü sen, her daim mucizelerin tanrısıydın.

Kimse senden daha fazla gayret göstermedi, kurtlar

yemek istiyordu seni, parçalamak istiyordu gücünü.

Her biri ölümünde kurtçuk olmak istiyordu.

 

Fakat yanıldılar. Belki senin şarkının

yapısıdır, o el değmemiş şeffaflık,

senin şefkatinin silahlanmış enerjisidir,

direnç, dünyaya olan sevgini kurtaran

seçkin kalendir senin.

 

Seni izleyeceğim denemek için Genil’in

suyunu, bana verdiğin o hükümranlığı,

yelken açmış gümüşte bakmak için

o hafifçe uyuyan resimlere

şarkının mavi hecelerinin yarattığı gibi.

 

Demirhanelere de girmemiz gerek: Orada

bekliyor halkın metali şimdi yeniden doğmak için

bıçaklarda: Şakıyarak geçtim yanından

yakınında gök kubbe gibi devinen o kızıl ağın.

Bıçaklar, ağ ve şarkı alıp götürecek acıları.

Yanmış elleriyle senin halkın,

çayırlıkların defneleri gibi, taşıyacak barutun arasından

senin sevginin ıstırap içinde yaydığı şeyi.

 

Evet, sürgünlerimizden doğuyor çiçek, anayurdun

şekli, yıldırımlar altında halkın fethettiği,

ve sadece bir gün değil oluşturan

o kaybolmuş balı, düşlerin gerçeğini,

fakat şarkı olan her bir kökü

dünyayı dolduruyor yapraklarıyla.

 

Orada bulunuyorsun, ve bir şey yok kımıldayan

bıraktığın elmas ışıklı aydan:

Yalnızlık, rüzgâr köşelerde,

her şey dokunuyor temiz bölgene,

ve o son ölüler, o hapse

düşenler, vurulan aslanlar,

ve gerilla savaşçıları, yüreğin

kaptanları, kan içinde kalmışlar

senin kendi kristal giysilerinde,

kendi yüreğinde senin, onların kökleriyle.

 

Işıklı bir yara bırakan acıları bölüştüğümüzden bu yana

hayli zaman geçti o günlerin üzerinden,

nallarıyla savaş atı

ezdi geçti köyü ve kırdı camları.

Bütün bunlar doğdu baruttan,

tohumu kaldırmak için bekliyor bütün bunlar seni,

ve bu doğumda yeniden sarmalamak için seni,

duman ve şefkat bu zor günlerden.

 

Gerilmiş derisi İspanya’nın ve orada yaşıyor

senin izin namlı kabzalı bir kılıç gibi,

ve unutuş yok hiç, seni silecek kış yok,

ışıklı birader, halkın dudaklarından gelen.

İşte böyle konuşuyorum seninle, belki bir söz unuttum,

hatırlamadığın mektuplarına karşılık verdim nihayet,

Doğu’nun iklimi örterken beni

bir koku gibi al.

Senin altın alnın

bu mektupta rastlasın başka bir çağdan bir güne,

ve bir gündeki başka bir çağ gelecektir.

Hoşça kal diyorum sana

bugün, 1948, on altı Aralık,

Amerika’da şarkı söylediğim bir yer.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on ikinci bölümü “Şarkının Irmakları”ndan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gonzáles Carbalho’ya (Rio de La Plata)

 

Yutarken gece gölgesini ve insan seslerini,

çizgi çizgi, düşer toprağa,

işitiriz büyüyen sessizlikte, ötesinde yaşayanların,

Gonzáles Carbalho ırmağının çağıltısını,

derinliği ve sonsuz suyu

sanılır ki ağacın ya da zamanın gelişimi gibi kımıltısızdır.

 

Bu büyük ırmak şiirler eşlik ediyor dünyanın sessizliğine

ahenkli ciddiyetle, ve dünyanın gürültüsü ortasında

kulak verecek ona, o (tıpkı yolunu kaybetmiş kaşifler gibi

ormanda ya da yaylalarda yapıyor onu)

dayıyor kulağını

toprağa: Ve henüz ortasında caddenin

adımların gürültüsü arasında işitecek bu şiirin

yükseldiğini:

Toprağın ve suyun derin sesleri.

 

O zaman, şehrin ve sıkışıklığının altında, altında lambaların

kızıl tunikler içinde, mısırın büyüdüğü,

delip geçen bütün enlemi: Şarkı söyleyen bu ırmak.

 

Bütün bu ırmak yatağı üzerinde: Şafağın ürkütülmüş

kuşları, akşam kızıllığının uzayı bölen gırtlağı,

yere düşen erguvan kırmızısı yapraklar.

 

Yalnızlığın içine bakmaya cesaret eden bütün insanlar:

O terk edilmiş ipe vuranlar,

sonsuzca temiz olanların hepsi, ve gemilerden işitmişler

tuzun, yalnızlığın ve gecenin birlikte eridiğini,

gecesel ilkbaharın billurundan ve Gonzáles Carbalho korosunun

güçlü yükseldiğini duyacaklar.

Hatırlıyor musunuz başka birini? Aquitanya’nın prensini:

Kaybetmiş kulesini yerine koydu ilk saatinde gözyaşlarının köşesinde

bin yaşındaki insanın boşaltması gibi kadehleri.

Ve yalnızca bilmeliydi, yüzleri görmeyen,

galip ya da bozguna uğramış:

Dokun ötedeki bütün caddelere, o karanlığa,

ötesinde anın, ve bırak devam edelim birlikte.

 

O zaman görülmüştü o mütevazi hayatın mavi mürekkepten

düzensiz haritası: Irmak, şarkı söyleyen suların ırmağı

umuttan yaratılmış, batmış olan üzünçten,

kaygısız sudan yükselen utkuya doğru.

 

Biraderim yarattı bu ırmağı:

Onun yüce yeraltı şarkısından yükseldi

sessizlikle ıpıslak bu ciddi ton.

Şeyleri çevreleyen bu ırmaktır kardeşim.

 

Nerede olursanız olun, geceleri, gündüzleri, yollarda,

çayırlıkların uykusuz trenlerinde,

ya da nemli gülünün yakınında o soğuk şafağın,

ya da hemen hemen,

ortasında giysiler arasında, sıyırarak

kafa karışıklığını,

atın kendinizi toprağa, ki yakalasın yüzünüz

bu güçlü darbesini gizli, kuşatan suyun.

 

Birader, sen yeryüzünün en büyük ırmağısın:

Dünyanın arkasında ciddi ırmaktan sesin duyulur,

ve nemlendirir göğsündeki ellerimi,

asla kesilmeyecek bir varsıllığa olan inanç,

yükselmiş gözyaşlarının berraklığına olan inanç,

insanın saldırılmış sonsuzluğuna olan inanç.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on ikinci bölümü “Şarkının Irmakları”ndan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Silvestre Revueltas’a, Meksika’dan, Ölüm Haberi Üzerine (Küçük Oratoryo)

 

Silvestre Revueltas gibi bir adam geri dönmüşse

son olarak toprağa,

yükselir bir mırıltı, bir dalga

seslerden ve inlemelerden atılarak hızla ileri ve

ilan ederken gidişini onun.

O küçük kökler diyor ki samanlara: “Öldü Silvestre!”

ve mısır dalgalandırıyor onun adını bayırlıklarda

ve yakında bilir ekmek.

Bütün Amerika’nın ağaçları biliyor şimdiden,

bizim Arktik ülkemizin buz soğuğu çiçekleri bile.

 

Suyun damlaları götürüyor ileri,

Araukanya’nın evcilleştirilmez ırmakları

tanıyor şimdiden haberi.

Kar yığıntısından göle, gölden bitkiye,

bitkiden ateşe, ateşten dumana:

Yanan, şarkı söyleyen, çiçeklenen, dans eden

ve yeni bir hayat bulan her şey,

kalıcı olan her şey, yükselmiş ve derinde

alıyor onu Amerika’mızda:

Piyanolar ve kuşlar, düşler ve sesler, havada

bütün gökleri birleştiren o titreşen ağ,

sallanıyor ve gönderiyor mezar şarkısını öteye.

Öldü Silvestre, tırmandı içine Silvestre müziğinin yekununa,

çınlayan sessizliğine.

 

Toprağın oğlu, toprağın çocuğu, bugünden

tırmanıyorsun zamanın içine.

Bugünden itibaren müzikle dolu senin adın, uçacak yüksekte

anayurdun bir çan gibi çınlarken

hiç duyulmamış bir sesle, sen olan bir sesle,

birader.

Senin katedral yüreğin çevreliyor bizi bu anda

gök kubbe gibi,

ve senin muazzam, muhteşem şarkın, volkanik şefkatin,

dolduruyor yüceleri kor bir heykel gibi.

Niçin akıttın hayatı? Niçin

boşalttın kanını her bir kadehte? Niçin

aradın

kör bir melek gibi, çarparak o karanlık kapılara?

Ah, fakat senin adından çağıldıyor müzik,

ve senin müziğinden, bir pazardan gelir gibi,

çağıldıyor rayihalı defnelerden çelenkler

ve kokuyla ve simetriyle dolu elmalar.

 

Bu bayramsı ayrılış günü sensin ayrılan,

fakat işitmiyorum seni artık,

soylu alnın özleniyor ve sanki

büyük bir ağaç özleniyor insan evinin ortasında.

 

Fakat gördüğümüz ışık bugün başka ışıktır,

kıvrıldığımız sokak başka bir sokaktır,

dokunduğumuz elin bugün gücü vardır,

bütün bunlar emiyor dinlenişinin gücünü,

ve bize umudun ışığını göstermek için

taşlardan yükselecek saflığın göğe.

 

Dinlen yalnızca, birader, günlerin bitmekte,

uysal ve müthiş ruhuna doldurdun

ışığı onunla, gün ışığından daha da haşmetli,

ve bir ses, göğün sesi gibi mavi.

Biraderin ve arkadaşların istediler benden

bir kez daha söylememi adını Amerika’nın havasında,

pampadaki boğa bilsin diye, ve kar,

deniz yıksın geçsin diye ve rüzgâr konuşsun diye hakkında.

 

Şimdi Amerika’nın yıldızları anayurdundur senin

Ve bugünden itibaren evin kapısız Toprak’tır.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on ikinci bölümü “Şarkının Irmakları”ndan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

İspanya Hapishanelerinde Öldürülmüş Miguel Hernández’e

 

Levanten’den gelmiştin bana. Keçi çobanı,

ve vermiştin bana buruşmuş saflığını,

eski sayfaların skolastiğini, Birader Luís’in kokusunu,

dağların üzerindeki terli gübrenin kokusunu,

ve senin maskendeki

dövülmüş yulafın kekre tahılını

ve senin gözlerinle ölçülen toprağın balını.

 

Taşıdın bülbülü ağzına.

Portakallarla lekelenmiş bir bülbülü, bozulmaz

şarkının bir telini, yapraksız bir gücü.

Ah, oğlum, ışığın içine daldı barut,

ve sen, bülbülle ve tüfekle, dolandın durdun

altında ayın ve kavga güneşinin.

 

Biliyorsun, oğlum, ne kadar çok şey yapamıyorum,

biliyorsun, ki sen benim için

bütün şiirin mavi aleviydin.

Bugün dayıyorum yüzümü toprağa

ve seni dinliyorum,

seni işitiyorum, kanı, müziği, ölen bal peteklerini.

 

Hiç görmedim senin ırkından daha parlak bir ırk,

bu kadar güçlü kökleri ya da böylesi asker elleri asla,

hiç görmedim kendi bayrağının kızılında yanan

kalbin kadar yaşayan bir şeyi.

 

Sonsuz delikanlı, yaşıyorsun, eskilerden komüncü,

filizlenen buğday ve ilkbaharla sırılsıklam,

doğal bir metal gibi karanlık ve buruşuk,

zırhını kaldıracak dakikayı bekleyen.

 

Sen öldükten beri yalnız değilim.

Seni arayanlarla beraberim.

Senin öcünü alacaklarla birlikteyim.

Onların arasından tanıyacaksın ayak seslerimi

Habil’i ezmek için İspanya’nın göğsüne indiklerinde

ve gömülmüş yüzleri

geri vermek için.

 

Seni öldürenler, bilmeliler ki, kanla ödeyecekler bunu.

Sana işkence edenler, bilmeliler ki, bir gün

beni görecekler karşılarında.

Kendi kitaplarına senin adını alan lanetliler,

köpeğin dölleri Dámasos, Gerardos,

celladın sessiz suç ortakları, bilmeliler ki

senin şehadetin silinmeyecek hiç ve senin ölümün

düşecek korkakların dolunaylarına.

Ve küflü defne yapraklarında olanlar

Amerika toprağında, reddettiler

kan kaybeden şimşeğinin köpüklenen tacıyla

kaplayacağın yeri,

bırak ben sunayım onlara o değersiz unutuşu,

çünkü beni, evet, beni ancak yokluğunla yaralayabilirler.

 

Miguel, Osuna’daki hapishaneden uzaklarda, uzağında

barbarlığın, zaferimize doğru sürüklüyor

Mao Ze Dung

yaralı şiirini senin.

Ve meşhur Prağ’da

inşa ediliyor övdüğün o güzel arıkovanı,

yeşil Macaristan süpürüyor silolarını

ve dans ediyor uykusundan uyanan ırmak boyunca.

Ve Varşova’dan yükseliyor kristal kılıcı

oluşturan ve gösteren çıplak sirenler.

 

Ve çok ötelerde büyüyor toprak,

senin şarkının görüştüğü toprak

ve ülkeni savunan çelik tehlikede değil artık,

Stalin’in ve oğullarının

dayanıklılığıyla büyümüş.

Şimdiden yaklaşıyor ışık

dinlendiğin yere.

İspanya’nın Miguel’i, taciz edilmiş

ülkenin yıldızı, seni unutmuyorum, oğlum,

senin unutmuyorum, oğlum!

Fakat öğrendim hayatı

senin ölümün aracılığıyla: Gözlerim hüzünlenmedi,

ve kendimi ağlarken bulmadım

fakat amansız silahlar kuşandım.

Bekle onları! Bekle beni!

 

[“Evrensel Şarkı”nın on ikinci bölümü “Şarkının Irmakları”ndan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy