Atmosferle caddeler arasında boş bir ağ gibi
ileri geri salındım durdum havada
ve yaklaşıp ilkbaharla mısır başağı arasında,
ve uzaklaşarak sonbaharın gelişiyle
serpilmiş yaprak sikkelerinden
en büyük sevdaya benzeyen o şeyin
bize sunduğu uzun parmaklı bir ay gibi
düşen bir eldivenin içindeymiş gibi.

(Bedenin çiğ havasında
yaşayan parıltının günleri: Çelik dönüştü
asidin sessizliğine:
Geceler bölündü en son mısır ununa kadar:
Gelinlik anayurdun saldırgan gündönümleri).

Beni kemanlar arasında bekleyen biri
sarmalını, bütün solgun kükürt renkli
yapraklardan daha derine batıran
gömülmüş bir kuleye benzeyen bir dünya buldu:
Hatta daha derine, aşağıya yerbiliminin altınına;
göktaşlarıyla karışlanmış bir kılıç gibi
batırdım hiddetli ve kibar elimi,
yeryüzünün bu en dahiyane derinine.

İndirdim bu alnı dalga diplerine,
o kükürt ekşisi huzurda sanki bir damla buldum,
ve melez gibi, yaseminlere döndüm geriye
bitkin insansı ilkbaharda.

[“Evrensel Şarkı”nın ikinci bölümü “Macchu Picchu’nun Dorukları”ndan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Reklamlar

Çiçeğin çiçeğe sunduğu yüksek tomurcuk
ve kaya besliyor elmas ve kumdan uysal giysisini
içindeki yayılmış bitkilerini,
yolarcasına denizin korkusuz kaynaklarından
buruşturuyor insan ışıklı taçyaprağını
ve delik deşik ediyor titreyen metali elleriyle.
Ve yakındır uzanması ruhun sürü halinde
kaybolan masanın üzerine
giysilerin ve dumanın arkasında
çokluğu kadar tuhaf bir karışımın:
Kuvars ve gece uyanığı ya da okyanusun gözyaşları
ve soğuk gölcükler gibi: Ne ki yine de
öldürür insanı o, acı verir belgeleri
ve nefretiyle,
gündelik alışkanlığın altında boğar, yüzer derisini
çelik tellerin düşman giysileri arasında.

Olmaz: Kim korur et kızılı gelincik gibi
kendi kanını hançersiz
geçitlerde, havada, denizde ya da yollarda?
Öfke boşalttı insan tacirlerinin
süssüz eşyasını,
ama bıraktı çiyle yazılmış saf mektubunu
erik ağacının yüksek tepesinde bin yıllardaki gibi
tam da o dalda sanki beklenir gibi, ey yürek,
ey sonbahar boşlukları arasında
alnı ezilmiş:
Kaç kez bir kentte kışın caddelerinde ya da
otobüste, alacakaranlıkta bir kayıkta ya da
en yoğun yalnızlıkta, bayram gecesinin, gölgelerin
ve zillerin sesine, hatta bu insancıl zevkin
mağarasında,
dur durak bilmeyip arayacağım hep,
bir kez taşta ve yıldırımda dokunduğum
sonsuz gizemli damarları,
çözüveren öpücük gibi.

(Nedir oradaki, sıkıştırılmış küçük göğüsleri
anlatan
sarı bir öykü gibi,
bir sayı yineler durur mısırda,
bitimsiz bir şefkat gibi filizlenen tabakada
ve sanki her zaman kendine özgü, çatlar beyaz fildişinde,
ve sudaymış gibi, O duru doğum yeridir,
çan sesidir O,
yalıtılmış kardan ta kanlı dalgalara kadar.)

Yalnızca bir demet yüzü ya da boş altından
yüzükler gibi tepe taklak maskeleri
anlayabildim,
öteye savrulmuş kaftanlar gibi yıkık sonbaharın
kızlarını,
dehşete düşmüş halkın titreyişiyle çirkinleşmiş
ağaçları.

Bulamadım ellerime bir dinlence yeri
orada, hapsedilmiş kaynaktaki su gibi çağıltılı
ya da antrasit yahut kristalden yapılı bir kaya gibi katı,
ne açılmış elimin sıcaklığını verebildim
ne de soğukluğunu geriye.
Neydi insan? Küçük dükkânlarla ıslıklar arasındaki
konuşmanın hangi diliminde, hangi metalsi deviniminde
yaşadı o kökü kurutulamaz, geçici olmayan,
hayat?

[“Evrensel Şarkı”nın ikinci bölümü “Macchu Picchu’nun Dorukları”ndan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Boş eylemlerin, sıradan olayların uçsuz bucaksız
mısır ambarlarında
kılçıkları ayıklandı yaşayan her canlının
mısır için, birincisinden yedincisine,
sekizincisine kadar,
ve yalnızca bir ölü değil
ama birçokları geldiler
teker teker ve kendiliğinden:
Her gün küçük bir ölü, toz, kurtçuk ve lamba
varoşların bataklıklarında söner gibi, küçük bir ölü
kalın kanatlarıyla
delerek kendisini her insanın içindeki
bir mızrakmış gibi,
ve kuşatılarak ekmek ve bıçaklarla insan oldu,
çoban: Bahçelerin oğlu ya da sabanın
karanlık kaptanı oldu,
ya da dar sokakların kemirgen hayvanı:
Ölümü beklerken öldü herkes orada, kısacık
gündelik ölüm:
ve onların günlük, kekre kederi
titreyişle içtikleri kara bir kadeh gibi.

[“Evrensel Şarkı”nın ikinci bölümü “Macchu Picchu’nun Dorukları”ndan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Görkemli ölüm çağırdı beni bir çok kez:
Dalgalardaki görünmez tuzdu o,
ve fark edilmez tadındaki yayılan şey
uçurum ve doruğun parçaları gibiydi
ya da rüzgâr ve yağmurdan kocaman evlerdi.

Demir grisi bu yumurtaya geldim, havanın
ensizliğine, tarımın ve kayanın ölü çiyine,
yıldızsızlığın son basamağına,
baş döndürücü bu helezon yola:
Ama sen, yayılmış deniz, ey ölüm! Yaklaşmıyorum
sana her bir dalganda,
ne ki gece gibi dörtnala
ya da gecenin bütün toplamı gibi geliyorum.

Hiç yeltenmedin ceplerimizi karıştırmaya, senin varışın
ancak
kızılın en güzel giysisinde olasıdır:
Kuşatılmış sessizliğin sabah kızılı halısında:
Gözyaşlarının gömülü büyük vasiyetnâmesinde.

Her insanda bir ağaç sevemedim
omuzlarındaki küçük ilkbaharlarıyla (bin yaprağın
ölümü), bütün sahte ve topraksız ölümler,
uçurumsuz yeniden dirilmeler:
Yüzmek isterdim o engin hayatta,
o geniş deltalarda,
ve kaynak tazesi ellerimin avutulmaz hayatsızlığını
dolanmaması için yolu ve kapıyı kapattığında,
ve azar azar yadsıdığında beni insan
ve dolandığımda caddeden caddeye, ırmaktan ırmağa,
kentten kente, yataktan yatağa,
ve tuz maskelerim dolandırıp durduğunda çorak toprakta,
ve en son alçakgönüllü lambasız evlerde, ateşsiz,
ekmeksiz, taşsız, rahat yüzü görmeden,
yapayalnız kıvrıldım ölürcesine kendi ölümümün
içlerine doğru.

[“Evrensel Şarkı”nın ikinci bölümü “Macchu Picchu’nun Dorukları”ndan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Büyük ölüm, demir grisi kanatlı kuş, sen değildin
zavallı mirâsçısı aceleyle hazırlanmış öğünler arasında
evlere taşınan boş derisinin altında:
En son çürümüş halat artığıydı O,
dövüşmeye gelmemiş göğüsten bir atom
ya da alna düşmemiş çiy gibiydi.

Kendisi yenilemeyecek olan gibiydi; huzursuz, çevresiz
zavallı ölümün bir kıymığı:
Bir kemik, onunla ölen bir çıngırak gibi.
Çözdüm sargıları, daldırdım elleri
ölümü öldüren alelâde acılara,
ve yarada bulduğum tek şey ruhun buharlaşan yarıklarından
sızan buz soğuğu bir rüzgâr üflemesiydi.

[“Evrensel Şarkı”nın ikinci bölümü “Macchu Picchu’nun Dorukları”ndan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Dünyanın merdivenlerine tırmanırken,
ta yitik ormanın acımasız ıssızlığına dek,
ta yukarı sana doğru Macchu Picchu.
Dikleşen kayalardaki yüce kent,
dünyalı olanın uyuyan giysileri altında
saklayamadığı en son ev.
Sende sallanır iki paralel çizgi gibi
şimşeğin ve insanın beşiği
ısırgan bir rüzgârda.

Taşın anası, kondorun köpüğü.

İnsan şafağının yüksek pırıltısı.

İlk kumda yitik bahçıvan beli.

Meskendi bu, mekândı bu:
Burada yükseldi güçlü mısır bitkisi
ve toprağa düştü yeniden kızıl bir dolu tanesi gibi.
Burada büyüdü lamanın altın yünü
süslemek için sevdalıları, mezar taşlarını, anaları,
kralı, yakarıcıları ve savaşçıları.

Burada dinlendi insan ayakları geceleri
yaban hayvan oyuklarındaki kartal pençelerinde,
ve şafağın gölgesinde
mühürledi yıldırım ayaklarla incelmiş pusu
ve dokundu yerle taşa,
gecede ve ölümde tekrar tanınıncaya dek.

Giysileri ve elleri görüyorum,
çınlayan boşluktaki suyun akışında,
bir çehrenin uysal dokunaklılığından yumuşadı duvarlar,
ki gözlerimle izledim dünyalı lambaları,
ki ellerimle vaftiz ettim yok olmuş aşiretleri:
Çünkü giysiler, deri, kap,
söz, şarap ve ekmek,
her şey yitti, düştü toprağa.
Ve portakal çiçeği parmaklarıyla çekildi hava
bütün uyuyanların üzerinden:
Hava ve aylardan bin yıldan, havadan haftalardan,
mavi rüzgârdan, demir grisi sıradağlardan,
cilâlı adımların hafif fırtınasından,
taşın ıssız topraklarından.

[“Evrensel Şarkı”nın ikinci bölümü “Macchu Picchu’nun Dorukları”ndan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Aynı uçurumdan ölüler, tek bir koyaktan gölgeler,
ta en dipten geldi böylece
büyüklüğünün kucağına gerçek,
her şeyi yok eden ölüm,
ve delik deşik edilmiş kayalardan,
kan kızılı sütun başlıklarından
tırmanan su kemerlerinden
çakıldınız biricik ölüme bir güz hasadı gibi.
Bugün ağlamıyor artık boş hava,
tanımıyor toprak balçıklı ayaklarınızı,
şimdiden unutuldu çömlekleriniz ki süzmüştü
gökyüzünü akarken şimşeğin bıçağı üstünde.
Ve yuttu sis, rüzgârın yardığı
güçlü ağacı.
Zamanın sonuna gökyüzünün şakağından
ansızın düşen el çarptı ona.
Yoksunuz artık:
Dokuma ağdan eller,
kırılgan lifler,
karmaşık doku:
Her ne idiyseniz atıldınız öteye: Alışkanlıklar,
aşınmış heceler, göz kamaştırıcı ışıktan maskeler.

Ama kaldı gene de taşın ve sözün sürekliliği:
Kent yükseldi herkesin elindeki bir kadeh gibi,
ölülerin, yaşayanların ve sesi kesilmişlerin ellerinde,
onca ölüyle, onca hayatla yükseldi bir duvar
taşlaşmış çiçekten bir nabız taşı: Kalıcı gül,
meskenimiz: Buzul sömürgelerin And Dağı ışığı.

Döndüğünde bu toprak grisi el, toprağa,
bu güzelim gözkapağı kaba duvarlarla,
ve kapandığında kalelerle dolarak,
ve bütün bir insanlık korkuyla sindiğinde deliğinde,
mükemmelliğin görkemli hedefi kalacak geriye:
İnsanlık şafağının yüce kalesi,
sessizliği koruyan en uzun çömlek:
Bunca hayattan kalan taştan bir hayat.

[“Evrensel Şarkı”nın ikinci bölümü “Macchu Picchu’nun Dorukları”ndan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy