Kurtarıcılar

 

Halkın ağacı, fırtınanın ağacı,
burada işte ağaç.
Onun kahramanları ateşliyor toprağı
özsuyunun yaprakları gibi,
ama rüzgâr bölüyor dalgalanan
bu yığının yapraklarını,
ekmeğin mısır tohumu
tekrar düşene dek toprağa.

Burada büyüyor ağaç, çıplak ölülerle
beslenmiş ağaç,
yaralı ve yağmalanmış ölüler,
yüzlerindeki korkunç ifadelerle ölüler,
bir mızrakla oturtulmuş kazığa,
ateşte çözülmüş,
baltayla koparılmış kafaları,
atların mahvettikleri,
kiliselerde çarmıha gerilenler.

Burada işte ağaç, kökleri
hayat dolu ağaç,
zorla aldı güherçile onu şehadetten,
kökleri kanla beslenirdi,
ve gözyaşları demledi onu toprakla:
Yükseltti onları dalgalarıyla,
yaydı onları bütün mimarlığı boyunca.
Görünmez çiçek oldular,
bazen gömülmüş çiçek,
ve sıkça ışın saçtı yaprakları
gezegenler gibi.
Ve toplandı dallarda insanlar
pekiştirdiler çiçektaçlarını,
elden ele uzattılar onları
narlar ya da manolyalar gibi,
yarıncaya dek toprağın kabuğunu ansızın
ve büyüyünceye dek ta yıldızlara kadar.

Özgürlerin ağacı bu.
Toprak ağacı, bulut ağacı,
ekmek ağacı, söğüt ağacı,
yumruk ağacı, ateş ağacı.
Boğulur o bizim gece karanlığımızla
devrin kızgın suyu,
ne ki aşiret onun gücünün
yüce beşiğini sallar.
Bazen düşer dallar yeniden,
kırılmış öfkeden,
ve tehditkâr kül
örter hayli eski haşmetini onun:
Böyle geldiydi başka zamanlardan,
böyle gittiydi ölüm savaşına,
gizli bir ele,
sayısız kollara,
halk sakladı arta kalanı,
gizlenmiş kımıldatılamaz aşiretler,
ve halkın dudakları koca, bölünmüş
ağacın yapraklarıydı,
her bir yana serpilmiş,
köklerine doğru yola çıkmış gezgin.
Bu ağaçtır, halkın ağacı,
bütün savaşanların,
özgürlük bilincinde olan halkın ağacı.

Haydi görelim seni onun tepesinde,
dokun onun gençleşmiş ışınlarına,
titreyen meyvesinin ışığını günden güne
yaydığı fabrikalarda
indir elini.
Yukarı kaldır ellerindeki bu toprağı,
bu parıltıdan payını al,
ekmeğini ve elmanı al,
yüreğini ve atını,
ve sınırda nöbet tut,
yaprağının sınırında.
Savun çiçektaçlarının bitimini,
düşmansı gecelerden al payını,
şafağın devri için nöbet tut,
yıldıza bürünmüş tepeleri soluklan
ve savun ağacı, dünyanın tam ortasında
büyüyen ağacı.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Cuacuhtémoc (1520)

Genç birader, hatırlanmaz zamanlarda
asla dinlenmedin sen, asla avutulmadın,
ey delikanlı, dolandın Meksika’nın
metalik karanlığında, elinden alıyorum
çıplak memleketinin armağanını.

Orada filizlenip büyüyor gülüşün senin
ışıkla altın arasındaki bir çizgi gibi.

Orada işte dudakların, ölümle kapatılmış,
en berrak sessizlik, gömülmüş.

Dalgalanan kaynak, dünyanın
bütün körfezlerinde batmış derine.

İşittin mi, işittin mi belki
suyun sesini, uzak Anáhuac’tan,
ezilmiş ilkbaharın meltemini?
Belki sevda ağacının sesiydi bu.
Beyaz bir dalgaydı Acapulco’dan.

Ne ki kaçtı yüreğin geceleri
bir geyik gibi,
sınırlara doğru, umutsuzca,
acımasız heykellerin arasında,
ürküten ayın altında.

Büsbütün karanlık düzenledi karanlığı.
Dünya kasvetli bir mutfaktı,
taş ve demlik, kömür karası buhar,
isimsiz duvar, sana seslenen
dokunaklı bir hüzün memleketinin
gece karanlığı maden filizinden.

Ama bayrağında yok tek bir karanlık.

Müjdeleyen zaman geldi işte,
ve halkının ortasında
ekmek ve kök, mızrak ve yıldızsın.
Kâşif durdurdu seferini.
Moctezuma sönüp gitmedi
çürümüş bir taç gibi,
şimşek ve zırhtır O,
quetzal kuşunun tüyü, halkın çiçeği,
gemiler arasında ateşli zırh çalısıdır O.

Ne ki sarıldı gırtlağına, taştan yüzyıllarcasına
sert bir el. Mühürlemediler senin
gülüşünü, mahvetmediler
gizlenmiş mısır tanesini,
ama sürüklediler seni,
ey tutsak utkunun kumandanı,
memleketinin yaygın genişlikleri boyunca,
çağlayan ve zincirler arasında,
kumullar ve dikenler üstünde,
sabit bir direk gibi,
işkence edilen tanık gibi,
ta ki bir ip fırlatılıncaya dek
arılığın sütununa
ve yükseltinceye kadar asılmış bedeni
musibetli toprağın üstüne.

[“Evrensel Şarkı”nın üçüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Birader Bartolomé de Las Casas

Düşünür insan geceleri eve geldiğinde,
mısırın soğuk sisinde yorgun, eve gelince
sendikadan (yıpratan
kavga günden güne, saçaklardan damlayan
yağmur yüklü mevsim, inatçı
acının tok sesli yürek çırpması)
bu boyun eğdiricinin ve zincirin
maskelenmiş, kurnaz,
alçak geri dönüşü,
ve dehşet yükseldiğinde
kilide dek girmek için seninle birlikte içeri,
eskice bir ışık seçilir, ılıkça ve sertçe
bir metal gibi, gömülmüş bir yıldız gibi,
Bartolomé Baba, sağ olasın bunun için,
bu amansız gece yarısının armağanı için,
sağ ol, çünkü hayatının ipi yenilmezdi:
Ölebilirdi bu, ayaklar altında çiğnenebilirdi,
acımasız çeneli köpekler tarafından yutulabilirdi,
kundaklanmış evden geriye kalabilirdi
kül olarak,
sayısız katilin buz soğuğu kılıcına
rastlayabilirdi O
ya da nefret idare edebilirdi bir gülüşle
(bir sonraki haçlı askerinin ihaneti),
iftira özenle yerleştirilirdi pencereye.
Batabilirdi O, renksiz görünmez iplik,
yılmaz berraklık,
dönüşmüş eyleme, dövüşene,
çeliğin pike yaparak düşen çağlayanı.
Çok az insan seninki gibi bir hayat sunabilir,
çok az gölge ağaçtaki gölgen kadar tazelik verir,
dalgalanır onda kıtanın bütün gergin ateşleri birlikte,
bütün ezilmiş koşullar, parçalanmış yara,
yok edilmiş köyler, her şey işte yeniden doğar
gölgende senin, ölümün eşiğinde
umudu kurarsın sen.
Baba, ne büyük mutluluk insan ve soyu için
bu çiftliğe gelmiş olman,
suçun siyah tohumunu çiğnemen,
her gün boşaltman öfkenin tasını.
Kim kırdı gönlünü, ey çıplak ölümlü,
hiddetin dişleri arasında?
Nasıl tanınır acaba başka metalden gözler,

sen doğduğun zaman?
Nasıl karıştırılır mayalar
insanın gizli ununa
yoğurmak için senin kararlı başağını
dünyanın ekmeğine?

Gerçekte kana susamış hayaletler arasındaydın,
sen ev arayışının borasında
şefkatin sonsuzluğuydun.
Kavgadan kavgaya dönüşür
umudun gerekli aletlere:
Yalnız mücadele dallanıp budaklandı,
yararsız ağlayışlar biçimledi bir partiyi.

Yararı yoktu merhametin. Bıraktığında
direklerinin görmesini, seni koruyan geminin,
kutsayan elinin, papaz cüppenin,
ipe dizdi gözyaşlarını düşman ayaklar altında
ve havaya uçurdu zambağın rengini.
Yararı yoktu merhametin, yüksek ve boş
terk edilmiş bir katedral gibi.
Senin yılmaz kararlılığındı bu,
canlı direniş, silâhtaki yürek.

Sağduyu senin en büyük gerecindi.

Örgütlenmiş çiçek senin yapın.

Oradan kâşifler
(kendi tepelerinde) baktılardı sana,
kavga kılıçlarına yaslanmış,
kaya gölgeleri gibi, karartırken onlar
başlangıcının arazilerini alaylı tükürükleriyle
ve bağırdılar: “Yabancılardan
para alıyor O”,
“Anayurdu falan yoktur O’nun”, “Hâinin biridir O”,
ama senin vaazın
gelip geçici bir dakika değil,
uçucu kural değil, yoldan geçen birinin adımları değil.
Ağacın savaşan bir ormandı senin,
demirdi en derindeki kökte, çiçeklenen toprakta
saklamıştı her bir ışık için,
evet, hatta daha çok, daha da derine gitti bu:
Zamanın birliğinde, hayatın akışında
uzatılmış elin
burçlar kuşağındaki bir yıldızdı, halkın işaretiydi.
Baba, bugün benimle birlikte gir bu evden içeri.
Mektupları göstereceğim sana, halkımın ıstıraplarını,
takip edilmiş insanların ıstıraplarını.
Eski acıları göstereceğim sana.
Ve tökezlememem için, tam tersine, ayağa kalkmam için
dünyada ve sürdürmek için kavgayı,
bırak yüreğimde huzursuz rüzgârı
ve şefkatinin merhametsiz ekmeğini.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Şili Topraklarında Uygun Adım

Ta Dünyanın Güney Ucu’na dek üşüştü İspanya.
Eğilip bükülerek
araştırıyordu kar’ı sırık İspanyollar.
Bío Bío ciddi ırmak,
“dur” dedi İspanya’ya.
Yeşil ipliği titreyen bir yağmur gibi asılan
Maíten orman
dedi ki İspanya’ya: “Devam etme”.
Suskun sınırların Titan’ı, karaçam
konuştu gök gürültüsüyle.
Ne ki, hançer ve sıkılmış yumruk gibi ulaştı
memleketimin ortasına kâşifler.
Yüreğimin yoncalarda uyandığı
İmperial Irmağı’nın kıyılarına dek
fırlattı kasırga kendini sabah ışığına.
Kasvetli kristalin kıyıları arasındaki
bir çanak gibi köpüklenerek
uzattı balıkçılın geniş ırmak yağını
adalardan hiddetli denize doğru.
Sahilinde yayıldı çiçektozu
şiddetli etaminlerden bir halı
ve denizin ötesinde kımıldattı rüzgâr
bütün sonbaharın hecelerini.
Araukanya’nın fındık ağacı
çekti gönderine sevincin alazını, yağmurun

asılı salkımları toplanmış temizliğin yanına
kaydığı her yerde.
Mis kokuyla bürülüydü her şey,
yeşille yıkanmış ve yağmur ağırlığı ışıkla,
ve her bir buruk kokulu koru
yayılmış bir dalıydı kış’ın
ya da yolunu yitirmiş deniz tertibi
hatta okyanus çiğdemiyle sarhoş.
Kuşlardan kule ve tüy
ve tınlayan yalnızlıktan bir fırtına
yükseldi yarıklardan,
çiçeklenen topa-topa
sarı öpücüklerden bir tespihken
dev eğrelti otlarının kıvrılan
yeleleri arasındaki nemli gizlilikten.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

İnsanlar Belirir

Orada filizlendi Araukanyalı reisler.
Bu kara rutubetten,
volkanların çanağındaki
bu mayalı yağmurdan
yükseldi görkemli at göğüsleri,
ışıklı söğüt bitkisi,
yabansı taşın dişleri,
gerekli direklerin ayakları,
suyun buz soğuğu birliği.

Arauco soğuk bir dölyatağıydı,
yaralardan yaratılmış, hırpalanmış
gözden düşmelerce, döllenmiş
keskin dikenler arasında,
sonsuz kar’ın altında çirkinleşmiş,
korunmuş yılanlarla.

İşte böyle sürdü toprağı insan.

Yükseldi bir kale gibi.
Saldırılmış kandan doğdu.
Küçük kırmızı bir puma gibi
fırladı havaya sık tüyleri
ve sert taştan gözleri
parıldadı toprağın maddelerinden
amansız ışık hâlesi gibi,
av süresince tutuşturucu.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Araukanya Reisi Caupolicán

Rauli ağacının saklı kökünde
büyüdü Caupolicán, başsız heykel ve fırtına,
ve halkını sürdüğünde
kâşif silâhlarına doğru,
çekip gitti ağaç,
çekip gitti anayurdun katı ağacı.
Bu yeşil sis arasında
gördü yaprakların kımıldadığını kâşifler,
güçlü dallar ve giysisi
sayısız yaprağın ve tehdidin,
gördüler bu topraksı aşiretin Halk’a dönüştüğünü,
gördüler köklerin toprağı terk edişini.

Biliyorlardı zamanın vurduğunu
hayatın ve ölümün saatinde.

Onunla birlikte geldi yeni ağaçlar.

Bütün soyu kızıl dalların,
yaban bütün acıların örgüleri,
ağaçtaki nefretin bütün budakları.
Caupolicán sarmaşıktan maskesini düşsün diye bırakır
yolunu şaşırmış kâşiflerin gözleri önünde:
yok burada hiç boyalı kral tüyü,
yok burada hiç kokulu bitki taçları,
yok burada hiç parıltılı kolyeleriyle papazlar,
burada ne eldivenler
ne de altınla kaplanmış prensler var:
Ormanın yüzüdür bu,
paramparça edilmiş akasyalardan bir maske,
yağmurla saklanmış bir beden,
sarmaşık bitkileri üzerinde büyümüş bir kafa.

Bakış Caupolicán’ın,
dağla kaplı evrenin batan bakışı,
dünyanın amansız gözleri,
ve titanın yanakları asılan duvarlarıdır
şimşeğin ve kökün.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Anayurdun Savaşı

Araukanya boğdu gülün
şarkısını vazoda, kesti
ipleri yirmi beş yıl önce evlenmiş
gelinin örgü sandalyesinden,
şanlı Machi indi merdivenlerinden,
ve dallanan ırmaklarda, balçıkta,
savaşçı And Dağı ladinlerinin
dimdik taçlarında
doğdu gömülmüş çanların
ölüm kampanası. Savaşın anası
sıçradı tepenin yumuşak taşı üzerinde,
balıkçı ailesini aldı kendiyle,
ve yeni evli çiftçi öptü taşı
yaraya doğru seğirtmeden önce onlar.
Araukanya reisinin orman yüzü ardında
ayağa kaldırdı savunmasını Araukanya:
Gözlerdi ve mızraktı, sessizlik ve tehditten
dillerden bir kalabalık,
yok edilemez beller, gururlu
kara eller, birleşen yumruklar.

Araukanya reisinin ardında durdu dağ,
ve dağda sayısız Arauco.

Arauco sarhoştu göçmen sulardan.

Arauco kasvetli sessizlikti.

Topladı azar azar elçi
Arauco’nun damlalarını kesik eliyle.

Arauco savaşın dalgası oldu.
Arauco gecenin yakacağı oldu.
Her şey kaynadı soylu reisin ardında,
ve saldırdığında bir tek karanlık göründü,
ormanlar, kum ve toprak,
uyumlu ateş ve organlar,
fosfor ışıltılı görünümüyle pumalar.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kazığa Oturtulmuş

 

Ne ki erişti işkence Caupolicán’a da.
İşkence mızrağıyla delik deşik edilmiş olarak
girdi ağaçların o yavaş ölümüne.

Geri çekti yeşil saldırısını Arauco,
duydu gölgeler arasında ölüm ürperişini,
toprağa gömdü başını,
büzüldü acıları altında.
Ölümde uyudu Araukanya reisi.
Duyuluyordu kamptan
demir bir gürültü, bir çelenk
yabancı kahkahaların kükreyişlerinden
ve gece yalnız dalgalandı
yas giysisindeki ormanlara.

Acı değildi bu, volkanın
esneyen bağırsaklarındaki ısırık yarası,
bu yalnızca ormanın uykusuydu,
yalnızca kan yitiren ağaçtı.

Anayurdumun içlerine
sızdı katil mızrağı
ve yaraladı kutsal toprağı.
Ateşli kan düştü
sessizlikten sessizliğe, aşağı
tohumun olduğu
ve ilkbaharın gelişini beklediği yere.

Daha da derine düştü kan.

Köklere dek düştü.

Ölülere dek düştü.

Yeniden doğacak olanlara dek düştü.

 

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Lautaro (1550)

 

Kuvarstan bir geçide dokunuyor kan.
Büyüyor taş damlanın düştüğü yerde.
Böylece doğuyor Lautaro topraktan.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Reis’in Terbiyesi

İnce bir oktu Lautaro.
Esnek ve maviydi babamız.
İlk gençliği sessizlikti yalnızca.
Çocukluk yılları eylemdi.
Gençliği hedefi belirli bir rüzgârdı.
Hazırladı kendini uzun menzilli bir mızrak gibi.
Alıştırdı ayaklarını çağlayanlara.
Dikenler arasında geliştirdi ruhunu.
Yarıştı Guana ineğiyle.
Hayvanların kış uykusunda yaşadı.
İzledi kartalların öğünlerini.
Büktü kayaları sırlarından.
Ateşin çimen yaprağını yaşattı.
Soğuk ilkbaharla beslendi.
Yakıldı cehennemsi uçurumlarda.
Zalim kuşlar arasında avcıydı.
Utkularla renklendi elleri.
Okudu gecenin saldırısında.
Karşı durdu çökerten kükürde.

Beklenmedik ışık, hız oldu.

Sonbaharın duraklayışını öğrendi.
Çalıştı görünmez hayvan inlerinde.
Sonsuz kar’ın çarşaflarında uyudu.
Okların yolunu düzeltti.
Av eti kanını içti yollarda.
Ele geçirdi dalgalardan defineyi.
Tehdit yaptı kendini kasvetli bir tanrı gibi.
Yedi her bir halk mutfağından.
Öğrendi şimşeğin alfabesini.
Tarttı saçılmış külü.
Kara deriler sardı yüreğini.
Fark etti dumanın sarmal ipliğini.
Kendisini inşa etti suskun liflerden.
Zeytinin yüreği gibi yağladı kendini.
Katı ve şeffâf kristal oldu.
Fırtına rüzgârı gibi sınadı kendini.
Savaştı kan susana dek.

Böylece halkına yaraşır olabildi.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Lautaro Fâtihler Arasında

Evine girdi Valdivia’nın.
Işık gibi izledi O’nu.
Hançerlerle örtülü olarak uyudu.
Kendi kanının döküldüğünü gördü,
gözlerinin parçalandığını,
ve ahırlarda uyurken
arttırdı gücünü.
Ve acıları ezberlediğinde
tek bir saç bile kımıldamadı kafasında:
Rüzgârın erişebileceğinden daha da ötesine baktı
koparılmış soyuna doğru.
Açtı gözlerini Valdivia’nın ayakları dibinde.

Duydu bu vahşi açgözlü düşün
merhametsiz bir direk gibi büyüdüğünü
kasvetli gecede.
Tanıdı bu düşleri.
Kaldırabilirdi havaya uyuyan
kumandanın altın sakalını
ve kesebilirdi düşü gırtlağından,
ama öğrendi – gözetlerken hayaletleri –
doğru zamanlamanın gecesel yasasını.

Gündüzleri yürüdü, okşadı
memleketinin içlerine dalan
atların nemli tenlerini.
Anladı bu atları.
Yürüdü erişilmez tanrılarla.
Anladı onların zırhlarını.
Tanık oldu savaşlara
adım adım dalarken
ateşli Araukanya’nın içlerine doğru.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Lautaro Kentaur’a karşı (1554)

Sonra saldırdı Lautaro, dalga dalga.
Dayakla yola getirdi Araukanya gölgelerini:
Daldırdı öncelikle Kastilyalı bıçağı
bu kızıl kitlenin göğsünün ortasına.
Bugün dayanışma oldu gerilla
bütün ormanın kanatları altında,
taştan taşa, bataklıktan bataklığa,
göz gezdirdi copihue çiçeklerinden,
gözetledi öteyi kayaların altında.

Geri dönmek istiyordu Valdivia.

Çok geç.

Lautaro geldi şimşek giysilerinde.

Öteye çekildi dehşete düşmüş Fâtih.
Yol açtı kendisine güneysi akşamın
nemli çalısında.

Yaklaştı Lautaro
atların siyah dörtnalında.

Bitkinlik ve ölüm sürükledi
Valdivia’nın taburunu bu sık yapraklara.

Daha yakına geldi Lautaro’nun mızrakları.

Ölüler ve yapraklar arasında yitti Pedro de Valdivia
bir yeryüzü deliğindeymişçesine.

Bu karanlığa daldı Lautaro.

Valdivia taşlı Extramadura’yı düşündü
altın yağı, mutfağı,
denizler ötesinde geri bırakılmış yasemini.

Tanıdı tekrar Lautaro’nun savaşçılığını.

Kuzuları, güvenli çiftlikleri,
beyaz duvarları, Extramadura akşamlarını.

Çöktü Lautaro’nun gecesi.

Kandan, geceden ve yağmurdan sarhoş
başladı kaptanları sersemleyerek geri çekilmeye.

Vızıldadı Lautaro’nun okları havada.

Düşüşten düşüşe geri çekildi
kanayarak kumandan küfrü.

Şimdi dolanıyordu Lautaro’nun bağrında.

Valdivia ışığın gelişini gördü, şafağı,
belki hayatı ve denizi.

Bu Lautaro’ydu.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Pedro de Valdivia’nın Yüreği

Bir ağacın dibine sıkıştırdık Valdivia’yı.

Yalnızca sabah bir yağmur mavisiydi
soğuk ipleriyle örtünmemiş bir güneşin.
Bütün şöhret, bu gümbürdeyen gök gürültüsü,
dinlendi karmakarışık bir halde
bir yığın yaralı çelikte.
Tarçın ağacı fırlattı dilini havaya,
ve çiyden ıslanmış ateşböceklerinin parıltısı
her yerde debdebeli monarşisinde.
Taşıdık giysileri ve çömlekleri, dokumalar
evlilik bağı gibi sık,
takılar ay bademleri gibi
ve davul doldurdu sanki
Araukanya’yı meşin ışığıyla.
Ağzına dek doldurduk kadehleri şirinlikle
ve dans ettik, ayaklarla yere vurarak çıplak kemikleri,
kendi karanlık soyumuzdan yaratılmış.

O zamandan beri vurduk düşmanın yüzüne.

O zamandan beri kestik yiğit gırtlağı.

Aramızda bir nehir gibi bölüştüğümüz
cellâdın kanı ne güzeldi öyle,
hâlâ yanarken, hâlâ hayattayken O.
Sonra bir mızrakla vurduk göğsüne,
ve bir kuş gibi kanatlı yüreği teslim ettik
Araukanyalı ağaca.
Bir kan çağıltısı yükseldi tepesine dek.

Savaşın, güneşin, hasadın türküsü
fışkırdı bedenlerimizden yaratılmış
topraktan
volkanların ululuğuna doğru.
Paylaştırdık kanayan yüreği o zaman.
Deldim dişlerle bu çiçektacında
ve uyguladım toprağın yasasını:
”Sun bana soğukluğunu, ey kalleş yabancı.
Sun bana senin kaplan cesaretini.
Sun bana kanınla sulanmış öfkeni.
Sun bana ölümünü ki izlesin beni
ve ayırsın dehşeti seninkilerden.
Sun bana birlikte getirdiğin savaşı.
Sun bana gözlerini ve atını.
Sun bana senin karmaşık karanlığını.
Sun bana mısırın anasını.
Sun bana atın dilini.
Sun bana dikensiz anayurdu.
Sun bana utkulu barışı.
Sun bana yüce efendi tarçın ağacının
soluduğu havayı”.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Yayılmış Savaş

Topraktan ve okyanuslardan, kentlerden,
gemilerden ve kitaplardan tanıyorsunuz öyküyü
orada geri çeviren ülkeden
evini arayan bir taş gibi
doldurdu zamanın derinliği
mavi bir taçyaprağıyla.
Üç yüz yıl boyunca savaştı
kendi savaşçı soyu,
üç yüz yıldır doldurdu Araukanya’nın
kıvılcımı kralsı boşlukları
külle.

Kumandanın yaralanmış gömlekleri
toprağa çakıldı üç yüz yıldır,
üç yüz yıldır ıssızlaştı
sabanlar ve bal petekleri,
üç yüz yıldır gözden düştü
her bir kâşifin adı,
derisini yırttılar üç yüz yıldır
saldırmak isteyen kartalların,
üç yüz yıl gömdü toprağa
okyanusun ağzı gibi
damları ve kemikleri, zırhları,
kuleleri ve altın unvanları.
Süslenmiş gitarların
kızgın izlerine
geldi atların bir dörtnalı
ve küllerden bir fırtına.
Katı toprağa geri döndü
gemiler, doğurdu buğdayı.
İspanyol gözler büyüdü
yağmurun ülkesinde,
ne ki Arauco çökertti kiremit çatıları,
ezdi taşları, yıktı duvarları
ve asmaları,
arzuları ve giysileri.
Bak, nasıl da çakılıyor toprağa,
nefretin hırçın oğulları,
Villagras, Mendozas, Reinosos,
Reyes, Morales, Alderetes
toplaştılar buz soğuğu Amerika’nın
beyaz tabanına.
Ve kralsı zamanın gecesinde
düştü İmperial, düştü Santiago,
düştü Villarica karda,
katlandı Valdivia ırmağı,
ta Bío Bío’ya kadar,
durakladı ırmak ülke
kanın yüzyılı karşısında
ve kurdu özgürlüğü
kanayan toprakta.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Sömürge Yırtıyor Ülkemizi

Kılıç dinlence bulduğunda ve duygusuz
İspanya’nın oğulları, hayalet gibi,
yaban ormanlardan ve uzak eyaletlerden
gönderdiler kâğıt dağlarını bir yakınma çığlığıyla
saraya, düşünceli hükümdara:
Bütün öykü ağızdan ağıza yayıldıktan sonra
Toledo’daki sokakta
ya da Guadalquivir’in yokuşunda,
ve hortlaksı fâtihlerin partal
gemi donanımı
itildikten sonra liman girişleri boyunca,
ve kiliselerde kanla oluşturulmuş
resmi geçitler için yatırıldıktan sonra tabuta
en son ölüler,
erişti yasa ırmakların dünyasına,
geldi dükkân sahibi para kesesiyle.
Sabahın enginliği karardı,
erkek etekleri ve örümcek ağları dağıttı
karanlığı, ayartmayı, şeytanın
ateşini insan meskenleri arasına.
Bir kandil aydınlattı
sonsuz kar ve bal levhalarıyla dolu,
koskoca Amerika’yı
ve yüzyıllarca batık bir sesle konuştu insan,
öksürdü koştururken sokaklarda
ve haç işareti yaptı avlanırken para için.

İspanyol asıllı geldi dünyanın caddelerine.
Zayıflamış haçlar arasında çekti içini aşktan,
temizlerken deliği
ve ararken hayatın
saklı patikasını
kilise masasının altında.
Balmumu ışığın tohumunda mayalandı
kent siyah cüppeler altında
ve kazınmış balmumundan
biçimlendirildi cehennemsi mahalleler.

Amerika, bir zaman maun ağacının tacıydı
yarayla dolu bir köpüklenişti,
gölgelerle dolup taşan bir ordu hastanesi,
ve serinliğin yaşlı, yayılmış bölgelerinde
büyüdü kurtçuğun alçakgönüllülüğü.
Altın yükseltti havaya çıbanlarını
katı çiçeklerini, suskun asma kütüklerini,
batık karanlığın binalarını.

Bir kadın irin topladı
ve irinle dolu olan bardağı boşalttı her gün
gökyüzü onuruna,
açlık dans ederken altın
Meksika madenlerinde
ve Peru’nun And Dağı yüreği
ağladı usulca kömürle
paçavraların altında.

Bu kasvetli günün karanlığında
yarattı dükkân sahibi imparatorluğunu,
idareli kullanarak kafirin ateşini aydınlattı
ve toplayarak kırıntıları,
şimdi bir köz yalnızca, kabul ettiği
küçük bir kaşık İsa.
Ertesi gün, hazırlarken onlar
entarilerini, hatırladı hatunlar
çılgına çevrilmiş bedenlerini,
ateşle dövülmüş ve yutulmuş,
mahkeme bekçisi araştırırken
küçük lekeyi yakılanın ardından:
Yağ izi, kül ve kan
köpeklerin yaladığıydı.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Mülkler

Dünya dolandı durdu daimi efendilerin
ve doblón kuruşlarının arasında. Neredeyse bilinmiyor,
yalnızca görüntülerden ve manastırlardan bir yığın,
bu mavi coğrafyanın hepsine
dağıtıldı çiftliklerde ve arazilerde.
Ölü odanın arasında geldi
melezin sıkıntısı
ve İspanyol ile köle tacirinin kırbacı.
İspanyol asıllı olan kansız bir hayaletti
ufacık parçaları kemiren,
ta ki onlarla
kendisine altın harflerle boyanmış

küçük bir unvan kazanana dek.

Ve kontlar gibi giyinmiş olarak gider
kasvetli karnavala,
öbür dilencilerin arasında gururla
gümüşten küçük değneğiyle.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Yeni Efendiler

İşte böyle durdu zaman sarnıçlarda.

İnsan, zorlanmış ıssız
tuzaklarda, kalenin taşı ardında,
kürsü mürekkebiyle, dolduruldu
ıssız bırakılmış, Amerika’ya özgü kent ağızlarla.

Her şey barış ve uyumken,
hastane ve krallık sömürgesi iken, Arellano,
Rojes, Tapía, Castillo, Núnez, Pérez,
Rosales, López, Yorquera, Bermúdez,
Kastilyalı son askerler,
yaşlandı mahkeme kürsüsü ardında,
varakların altında battı ölüler,
bitleriyle gömülüp gittiler
kralsı hazine odalarının düşlerinde
gerildikleri yere, son tehlikeyken fare

kanlı ülkeler için,
çuvallar ortaya çıktığında Basklı,
bağcıklı ayakkabılarıyla Errázuriz,
Fernandez Larraín balmumu ışığını satmak için,
yünlü fanilasıyla Aldunate,
çorap kralı Eyzaguirre.

Bunların hepsi aç insanlar olarak geldi buraya,
jandarmadan ve hayatın sillesinden kaçarak.
Ama çok geçmeden, gömlek değiştirircesine
kovaladılar kâşifi
ve zapt ettiler
sömürge ticaretini.
O zamandan beri uğraştılar gururla,
satın aldılar karaborsada.
Çaldılar kendileri için
mülkleri, kırbaçları, köleleri,
ilmihalleri, dış ülke komiserliklerini,
sadaka kutularını, gecekonduları, kerhaneleri,
ve bütün bunlara kutsal dediler
batı kültürü dediler.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

El Socorro’lu Komüncüler (1781)

Manuela Beltrán’dı bu kadın
(yıktığında zalimin yasalarını
ve bağırdığında: “Zorbalara ölüm!” diye).
Sanki yeni mısır tohumları serpti
toprağımızın üstüne.
Nueva Granada’da oldu bu, El Socorro
kentinde. Komüncüler
sarstığında Genel Valiliği
uyarıcı bir güneş tutulmasıyla.
Birleştiler tekellere karşı,
kokuşan ayrıcalığa karşı,
ve havaya kaldırdılar
yasal haklar hakkındaki bir el kitabını.
Birleştiler taş ve silâhla,
milis ve kadınlar, halk,
düzen ve öfke yollara düştü
Bogota’ya ve varsıl ailelere karşı.

O zaman Başpiskopos göründü.
“Bütün haklarınızı alacaksınız,
Tanrı adına size söz veriyorum”.

İtişip kakıştı halk meydanda.

Ve Başpiskopos okudu
uzun bir duayı ve ant içti.
Adil bir barıştı O.

“Silâhlarınızı bırakıp evinize
gidin” diye hükmetti.

Komüncüler bıraktılar
silahlarını. Bogotá’da
övüldü Başpiskopos,
kutlandı ihaneti,
hain duasındaki yalancı şahitliği
ve ekmeği ve adaleti reddedişi.

Liderleri vurdular teker teker,
dağıtıldı yeni kesilmiş kafaları
köyden köye
Papaz duaları
ve Genel Valilik’teki dans arasında.

İlk ağır mısır tohumusunuz sizler
serpiştirildiniz topraklara,
Bizimlesiniz kör heykeller gibi,
ve düşman gecede
olgunlaştırırsınız başakların başkaldırısını.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Tupac Amaru (1781)

Concorcanqui Tupac Amaru,
Bilge efendi, adil baba,
Gördün avutulmaz ilkbaharın
Tungasuca’ya yükseldiğini
And Dağları’nın basamakları boyunca,
ve ilkbaharla birlikte tuzu ve felaketi,
adaletsizliği ve zulmü.
İnkaların Reisi, Reis Baba,
gözlerine gizlendi her şey.
Bir sandıkta aşktan
ve kederden sertleşmiş gibi.
Yerli halk gösterdi ısırık yaralarının
damarlarda parıldadığı
sırtlarını
eski cezalardan arta kalan,
ve öyle çoktu ki sırtlar,
bütün bir yayla tiril tirildi
ağlayışın çağlayanlarıyla.

Bir hıçkırık duyuldu, ve bir başkası daha,
ta ki silahlandırılana dek
toprak grisi halk yığınının çalışma günü
topladı gözyaşları çanağında
ve pekiştirdi patikaları.
Dağların koruyucu efesi yaklaştı,
barut döşedi yollara,
ve şaşkın şaşkın halkın yanına
geldi kavganın ağası.
Fırlattılar kepeneklerini toprağa,
eski bıçaklar birleşti,
ve çağırdı trompetlerin sesi
dağılmış hısım akrabayı.

Kana susamış taşa karşı,
uğursuz miskinliğe karşı,
zincirlerin metaline karşı.
Ne ki böldüler senin halkını
ve kırdırdılar
kardeşi kardeşe,
senin kalenin duvarları ufalandı toz gibi.
Bağladılar yorgun düşmüş ellerini ve ayaklarını
dört azgın ata
ve dörde böldüler şafağın
amansız ışığını.

Tupac Amaru, yenik güneş,
senin parçalanmış şanından
bir deniz güneşi gibi
yükseliyor yitik bir ışık.
Balçıklı toprağın alçak köyleri,
adanılmış hasır iskemleler,
tuzun rutubetli evleri
“Tupac” diye fısıldar usulca,
ve Tupac bir mısır tohumudur
derler usulca: “Tupac”,
ve bekler Tupac saban izinde,
usulca fısıldarlar: “Tupac”,
ve filizlenir Tupac topraktan.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

İsyandaki Amerika

Toprağımız, engin toprağımız, yalnızlıklar,
şeneldi seslerle, kollarla, ağızlarla.
Sessiz bir hece yandı durdu,
topladı gizli gülü,
metaller ve tırıslarla örtülü
çayırlar titreyene dek.

Gerçek, bir saban kadar katıydı.

Çatlattı toprağı, yükseltti şehveti,
indirdi filizlenen propagandasını
ve doğdu gizli ilkbaharda.
Çiçeği suskundu, toplanmış ışığı
geri tepildi, ortak
mayasına karşı savaşıldı, bayrakların
öpücüğü gizlendi,
ama galip geldi gerçek, yıktı bütün duvarları
ve yok etti yeryüzünün hapishanelerini.

Adsız halk çanağıydı O
işe yaramaz içkiyle yetindi O
denizin sınırlarına dek yayıldı
ve dövüldü yorulmaz havanlarda.
Kırbaçlanmış böğürlerde fırladı öne,
ve gelen ilkbaharda.
Dünün saati, akşam yemeği saati,
yeniden doğmuş bugünün saati, beklenmiş saat
doğan ve ölmüş dakika arasındaki,
yalanın diken dolu tarihinde.

Anayurt, ağaç yarıcılardan doğdun sen,
adsız oğullarından, marangozlardan,
kaçarken bir damla kan kaybeden
yaban bir kuşa benzeyenlerden,
ve bugün yeniden doğacaksın öfkede
hainin ve gardiyanın seni gömülmüş
sandıkları yerde.

Bugün tekrar doğacaksın halktan o zaman olduğu gibi.

Kömürden ve çiyden yükseleceksin bugün.
Bugün gelip sarsacaksın kapıları
hırpalanmış ellerinle, hayatta kalabilen
ruhların kırıntılarıyla,
ölümün söndüremediği bakış demetiyle,
silâhlanmış olarak karanlık araç gereçlerle
paçavralar altında.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Bernardo O’Higgins Riquelme (1810)

O’Higgins, seni övebilmek için
loş ışıkla aydınlatılmalı salon.
Güney’in sonbaharındaki yarım ışığıyla
kavakların sonsuzca titreyişi arasında.
Sen Şili’sin, yarı patrik yarı çiftçi,
sen taşradan bir kepeneksin,

adını henüz bilmeyen bir çocuksun sen,
inatçı ve utangaç bir okul çocuğusun,
hüzünlü bir taşra delikanlısısın sen.
Santiago’da yabancı hissedersin kendini,
süzüp dururlar sana çok bol gelen siyah elbiseni
ve bağladıklarında etrafına hamaylıyı,
bize bağışladığın memleketin bayrağıydı
bağrına vuran sabah çimeninin kokusu,
kırsal bir heykelin bağrına.

Delikanlı, senin öğretmenin Kış
alıştırdı seni yağmura,
ve Londra’da, sokakların üniversitesinde
aldın sisin ve yoksulluğun doktor unvanını,
ve seçkin bir dilenci, özgürlüğümüzün
perişan alazı,
verdi sana bilge kartalın öğüdünü
ve Tarih’e doğru ilerletti seni.

”Adınız ne sizin”, güldü
Santiago’lu “yüce efendiler”,
sen bir kış gecesi sevgisinin ürünüsün,
babasız olarak doğmuş olmanın kaderi
kardı senin köylü harcını.
Güney’de evlerde ve kerestede
işlenmiş her şeyi belirleyen bir değerle,
her şeyi değiştirir zaman, senin yüzünden başka.

O’Higgins, sen değişmez bir saatsin
tek bir zamanı gösterir senin parıltılı plakan:
Şili’nin zamanısın sen, geriye kalan
en son dakikasın sen savaşan
onurun ateş kızılı zaman çizelgesisin sen.

İşte böyle de kalacaksın, gül ibrişimden
mobilyalar ve Santiago’nun kızları arasında,
ölüm ve barutla çevrili Rancagua’daki gibi.

Sen, babası olmayıp da bir anayurdu
olanın basılı resmisin,
sevgilisi olmayanın, ama
portakal çiçekli bu toprak
topçuluk gibi fethetti seni.

Peru’da mektup yazdığını görüyorum.
Böyle bir sürgün görülmedi, böyle bir gurbet.
Bütün bir ülke sürüldü toprağından.

Şenlik ateşi gibi tutuşurdu Şili
sen orada olmasaydın eğer. Yaban bir israf içindeyken
senin Aztekli disiplinini

değiştirdiler zenginlerin dansıyla,
ve anayurt kazanıldı kanın arasında,
sen olmasaydın halkın dışarıda bırakıldığı
bir balo gibi yönetilirdi memleket.

Terle, kanla ve Rancagua tozuyla örtünmüş olarak
katılamazdın elbet eğlenceye.
Yakışık almazdı
başkentin seçkin ağaları için.
Seninle birlikte gelmiş olurdu köy yolları,
ter ve at kokuları
ve anayurdun ilkbaharındaki kokular.

Bu baloya katılamazdın sen.
Senin balon patlayışların bir kalesidir.
Vızıldayan dansın kavgadır.
Senin balonun bitişi titreten yenilgidir,
Mendoza’ya doğru yola
çıkan uğursuz gelecektir, kucağında anayurtla.

Güney’e doğru tepeden bak haritaya,
Şili’nin dar kuşağına doğru,
ve kar yağarken getir genç askerleri,
kumda getir düşünceli delikanlıları,
parlayan ve sönen siper kazıcılarını.

Kapa gözlerini, uyu ve düşle biraz,
tekrar tekrar yüreğine düşen
biricik düşün senin: Güney’deki
üç renk, yağan yağmur,
toprağın üstündeki kırsal güneş,
halkın silâh atışları isyan sırasında
ve mutlaka gerekliyse
senden iki üç sözcük.

Düşledin mi, bugün düşünün gerçekleşeceğini
En azından mezarında düşle bunu.
Daha fazlasını bilmeyeceksin, eskiden olduğunca
utkulu savaştan sonra,
dans ediyor hanımefendiler Saray’da
ve tıpkı eskisi gibi bakıyor aç suratları
caddenin karanlığından.

Ama senin kararlığını miras aldık biz,
senin inatçı, suskun yüreğin
senin bükülmez babacan onurun
ve eski süvarilerin göz kamaştıran
çığında, sağlıklıların arasında,
mavi ve altın sarısı üniformalarda
aramızdasın sen bugün, bizden birisin,
halkın babası, her daim asker.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

San Martín (1810)

San Martín, öyle uzun süre dolandım ki bir yerden
öbür yere, sildim senin elbisenle izlerimi,
biliyordum bir gün seninle karşılaşacağımı
sıradağların bittiği yerde
eve dönüş yollarında dolanırken
sende miras kalan ve her şeyi süpüren fırtınada.
Öyle zordu ki pamuk çalılarının budakları arasında
ayırmak, kökler arasında,
patikalar arasında yüzünü göstermek,
kuşlar arasında bakışını yakalamak,
havanın içinde varlığınla karşılaşmak.

Bize verdiğin topraktın sen, kokusuyla
havayı kamçılayan nerde olduğunu ve
memleket havası ve çimen kokan esansının
nereli olduğunu bilmediğimiz
bir cedrón dalıydın sen.
San Martín, dörtnal gidiyoruz senin adında,
şafakla koyuluyoruz yola bedenin üstünde
sürmek için atlarımızı, içine çekiyoruz
senin gölgeni hektarlarca
ve tutuşturuyoruz ateşi senin uzun boyunda.

Bütün kahramanlar içinde enginliksin sen.

Başkaları platodan platoya göçtü gitti
dört yoldan kasırgaya doğru,
ama sen sınırlardan oluşuyorsun
ve başlıyoruz coğrafyana bakmaya,
senin sonlu tepelerine, senin bölgene.

Zaman kendi kaynağında
sonsuz bir su gibi
çekememezliğin kemiklerini fışkırttığında,
keskin ateşin görüntüsünü,
daha çok toprak içeriyorsun,
köklerinin filizi daha da kaplıyor yüceleri,
sunuyorsun ilkbahara büyük armağanını.

Hemencecik duman oluyor adam yaptığı binadan
yükseliyor göğe, kimse doğmuyor yeniden
yanıp yok olmuş çam fıçısından:
Çözülüşü arasında yarattı hayatı
ve düştü yalnızca toz kalmışken geriye.

Ölümde daha çok yeri kucakladın.

Ölümün bir tahıl ambarı sessizliği oldu.
Hayatın geçti gitti başka hayatlarla birlikte
Kapılar açıldı, duvarlar yükseldi
ve başak filizlendi yayılmak için.

San Martín, başka kumandanlar
senden daha da berrak parıldıyor, fosfor ışıltılı
tuzla süslenmiş asma çubuğu taşıyorlar,
gene başkaları konuşuyor çağlayanlar gibi,
ama kimseler senin gibi değil, kuşanmışsın sen
toprak ve yalnızlıkla, kar ve yoncayla.
Irmaktan geri döndüğümüzde rastlıyoruz sana,
selâmlıyoruz seni çiçeklerle.
Tucumanya’nın taşralı biçiminde,
ve ötelerde yollarda görüyoruz
seni at sırtında, avlanarak gidiyorsun
uçuşan harmaninle, ey toz grisi baba.

Olgunlaşıyor bütün güneş ve ay
ve bu koca rüzgâr
akraban, yalın akraban: Gerçeğin
toprağın gerçeğiydi, tuzlu bir hamur,
ekmek kadar vazgeçilmez, soğuk bir dilim
balçıktan ve buğday başağından, gerçek bir bozkırda.

Ve tam da böylesin işte, ay ve dörtnala
asker kampı ve fırtına
tekrar kavgaya gittiğimiz
yoldaki kentler ve tepeler arasında,
kuruyorsun topraksı gerçeğini,
dağıtıyorsun yayılmış mısır tohumunu
ve havalandırıyorsun başağın sayfalarını.

Böyle olmalı, ve huzur bulmamıza izin verme.
Savaşlardan sonra senin bedenine
tırmanmadan önce
ve senin büyüyen barışının yayılışında
bulduğumuz amacın uyumasına izin verme.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Mina (1817)

Bir sürü dağın yamacından geldin
Mina, katı sudan bir iplik gibi.
Aydınlık İspanya, berrak İspanya
getirdi seni dünyaya acıyla, sen ey yılmaz
ve barındırıyorsun tırmalayan dağ dalgasının
parıldayan sertliğini.

Uzunca bir süre, yüzyıllar ve ülkeler boyunca
savaştı karanlık ve aydınlık senin beşiğinde,
hanedan armalarındaki tırnaklar
yırttı halkın ışığını,
ve sofu şahinleriyle
nöbet tuttu eski avcılar
ekmek için, yoksulların ırmağına
geçiş için izin vermediler.

Ama İspanya’yı sen yarattın

bu isyancı elmasa senin kendi insafsız kulende,
ve ölen ve yeniden doğan ışıktan gelen akrabalarına
her zaman için bir siper yaptın.

Kastilya’nın bayrağında boşu boşuna durmuyor
komüncü rüzgârlarının rengi,
Garcialaso’nun mavi ışığı boşuna dalgalanmıyor
granit çatlakları arasında,
Cordóba’da, boşuna bırakmıyor Góngora arkasında
mücevherlerle dolu tepsilerini,
papazsı örümcekler arasında
ayazın inci sokuşu.

İspanya, senin acımasız
geçmişinin pençeleri arasında salladı
senin masum halkını
acıların köklerini
ve yardım etti bu feodal dünyanın yük eşeklerine
yılmaz ve dökülen kanla,
ve seninle ışık karanlık kadar yaşlı,
esneyen bir damarın yuttuğu.
Besle duvarcının barışını, meşelerin soluklarını
çaprazlayan,
besle bağın ve hecelerin ışıldadığı
yıldızla süslenmiş kaynakları.
Yaşıyor çağının üstünde, kasvetli bir titreyiş gibi
avcı şahin kayadan merdiveninde.

Açlık ve acı çakmaktaşıydı
ataların sahilinde,
ve halkın kökleriyle birlikte sürüklenmiş
tok bir patırtı
sundu dünyanın özgürlüğünü
şimşek ışıltısından bir sonsuzluğu
şarkıları ve partizanları.

Navarra’nın vadileri
sakladı genç ışıltıyı.
Mina buruşturdu uçurumu
partizanların değerli bir zinciri:
İşgal edilmiş meskenlerden,
gece karanlığı halklardan
aldı ateşi O, besledi
yakıp yok eden direnişi O,
aşıp geçti karla kaplı kaynakları,
atağa geçti şaşırtıcı oklarla,
fırladı çıktı koyaklardan
ve fırınlardan patladı çıktı O.

Zindanlara gömdüler O’nu,
ama dikbaşlı, isyancı ve ezgi dolu
kaynağı geri döndü
dağ doruğunun yüce yeline.

İspanyol özgürlüğün rüzgârıyla
götürülür Amerika’ya O,
ve yeniden geçer gider
ormanların sınırsız yüreğini
ve döller çayırları ve meraları.

Kavgamızda, toprağımızda
boşaltılır O’nun berrak dalgası,
bölünmez ve sürgün edilmiş

özgürlük için savaşır.

Meksika’da zincire vurdular suyu
İspanyol kaya yamaçlarından.
Ve şişen berraklığı
dokunulmaz ve suskun oldu.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Siste Ölür Miranda (1816)

Günün geç saatinde Avrupa’nın içine daldığınızda
yüksek şapkanızla birden çok baharla
süslenmiş bahçede fıskiyenin mermeri
yanında düşerken eski altından yapraklar
İmparatorluğun üstüne
kapıda çiziktirilir bir biçimin hatları
Sankt Petersburg’un gecesine doğru.
Büyük kızağın çanı titreşir
ve birileri o beyaz yalnızlıkta ya da
aynı türden
bir adım aynı soru
eğer çıkarsan Avrupa’nın
süslü kapısı arasından, siyah giysili efendi bir bey
zekice tanıma işareti altından bir

Özgürlük Eşitlik emir şeridi, bak alnına O’nun
yankılanan ağır toplar arasından
adalarda tanıdı halılar O’nu,
sanıyorum içeriye girdi okyanusları alan
bütün gemiler ve sis
adım adım izliyor O’nun gündüz işini
mason localarının kitaplıklarındaki bir oyukta bulunan
şöyle ya da böyle bir eldiven kılıç bir kartla
yazı dosyası ağzına dek dolmuş olarak
hava gemileriyle dolmuş kentlerle
Trinidad’da sahile karşı duman
bir savaştan ve bir başkası daha ve deniz taptaze
ve bir kez daha Bay Caddesi’nin merdivenleri atmosfer
ki solunmazmış gibi karşılıyor O’nu
bir elmanın yoğun özü gibi
ve bir kez daha bu asilzade eli bu maviye çalan
savaşçı eldiveni saray odasında
sonsuz yollar savaşlar ve bahçeler
yenilgi dudaklarında başka bir tuz
başka bir tuz değişik yakıcı bir sirke
Cádiz zincirlenmiş duvara
ağır halkalarla düşünceleri soğuk
korku kılıçtan zaman tutsaklık
farelerin arasına inecekseniz bu yeraltı tüneline
ve cüzzamın granit kayasına bir başka kilit var
asılı tabutta o eski yüz
ki ölüp gitti orda ölü bir söz
bir söz adımız bizim dünya
adımlarının gittiği yere doğru
özgürlük titreşen alevi için O’nun
batırıyorlar O’nu suya halatlarla
düşman toprak selâm sabah yok ve soğuk
mezar soğukluğu Avrupa’da.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

José Miguel Carrera (1810)

(I) Öykü

Herkesten önce özgürlük dedin,
bir fısıltı yayılırken taştan taşa,
saklı bahçelerde, hayal kırıklığına uğramış.

Herkesten önce özgürlük dedin.
Özgür kıldın köle oğlunu.
Tacirler dolanırken gölgeler gibi
ve satarlarken yabancı denizlerin kanını
özgür kıldın kölenin oğlunu.

İlk basımevini kurdun.
Cahil bırakılmış halka ulaştı harf,
Gizemli hünerlere açıldı dudaklar.
İlk basımevini kuran sendin.
Manastırda verdin dersleri.
Kalın örümcek ağı geri çekildi
ve boğucu kilise vergisinin ini.
Manastırı okula çeviren sendin.

(II) Koro

İnsan tanısaydı bari senin soylu varlığını
kıvılcımlar saçan, savaşla tımarlanmış Efendi.
Bari tanısaydı senin canlılığının parıltısını
insan, memleket toprağında.
Cesur kaçış, menekşe renkli yürek.

Tanısaydı bari insan gecenin kilitlerini açan

senin dizginsiz anahtarlarını.
Yeşil süvari, fırtınada doğmuş şimşek.

Tanısaydı bari insan senin müsrif sevdanı
lambanın sersemleten ışığını.
Gürbüz asmaların salkımını.
Bari tanısaydı insan senin uçuşan parıltını,
avunmaz yüreğini, o her günkü alazı.

Kızgın demir, soylu taçyaprağı.
Bari tanısaydı insan senin tehditkâr şimşeğini,
darmadağın eden korkak kubbeleri.
Fırtına kulesi, akasya dalı.
Bari tanısaydı insan senin dikkatli kılıcını,
kudretten ve göktaşından atılmış temelini.
Tanısaydı bari insan senin şimşeksi büyüklüğünü.
Tanısaydı bari insan senin yılmaz vakarını.

 
(III) Öykü

Denizlerde dolanıyor, yabancı diller arasında,
giysiler ve garip kuşlar arasında,
eve getiriyor özgürlüğün gemilerini,
ateşle yazıyor bulutlara sunuyor,
Dikkatle inceliyor güneşi ve askerleri,
Baltimore’de geçiyor sisi
ve kapıdan kapıya gezip duruyor,
güven ve insanlar dalga dalga geliyor O’na,
bütün denizlerin dalgaları izliyor O’nu.
Montevideo’da denizin yakınlarında,
sürgünlüğünün meskeninde,
bir basımevi kuruyor: Bastığı ise mermiler.
Şili’ye doğru geriyor
isyancı liderliğinin okunu,
kristal hiddeti alazlanıyor
ki budur O’nu yönlendiren, ve sallanırken havada
yatıştırılmaz ölüm kavgasının
kasırgamsı yeleleri
komuta ediyor kurtuluş alayına.
İdam edilmiş kardeşleri
bağırıyorlar O’na intikamın duvarlarından.
Kendi kanı
boyuyor Mendoza’nın kerpiç duvarlarını
yalayan bir alaz gibi
acıklı ve boş tacını.
Titretiyor bozkırın bitkisel
barışı, cehennemsi ateşböceklerinin
bir girdabı gibi.
Kırbaçlıyor kasabaları
soyların ulumalarıyla.
Tutsakların kafalarına basıyor
mızraklarının fırtınasında.
Kurtarılmış ponchosu
parıldıyor mısır başağı gibi koyu dumanda
ve atların ölümlerinde.

Genç Pueyrredón, anlatma bana
O’nun en son avutulmaz
sıtmasını, acı çektirme bana
o terk edilmişin gecesiyle,
Mendoza’ya götürdüklerinde O’nu
çıkarıldı maskesinin fildişleri
ölüm savaşının yalnızlığı.

 

(IV) Koro

Ey memleket, koru O’nu yeleğinin altında,
sevda ver yeniden o evsiz barksıza:
Bırakma yuvarlansın aşağıya
kasvetli mutsuzluğunun uçurumuna:
Bu parıltıyı kaldır alnına,
bu unutulmaz lambayı,
bu azgın dizginleri topla,
çağır bu yıldız kuşanmış gözkapağını,
sakla kanın bu iplik çilesini
senin soylu örgün için.
Ey memleket, ver yeniden bu hayat akışını,
ışığı, ölüme yargılı yaralanmış damlayı,
bu ölen kristali,
bu volkansı yüzüğü.
Ey memleket, haydi dörtnal git ve koru O’nu
acele et, tez git, dörtnal koş.
 

(V) Göç

Mendoza’nın duvarlarına götürüyorlar O’nu,
acımasız ağaca, kutsanmış kanın
dik yokuşuna, o yalnız
ıstıraba, yıldızın soğuk bitişine.
Tamamlanmamış yollar boyunca yürüyor,
dikenli çalıları ve çatlamış duvarları geçerek,
solgun altınları fırlatan kavaklar boyunca,
bir paçavra fistandaymış gibi
yararsız gururunda övüldü
ölümün tozu ulaştı O’na.
Kanayan hükümdarlığını düşünüyor,
çocukluğun
yürek burucu meşeleri üzerindeki yeni ay’ı,
Kastilya okulunu ve İspanyol
ordusunun kızıl ve erkeksi kalkanını,
öldürülmüş soyunu, evliliğin
tatlılığını, sürgünlüğü
portakal ağaçları arasında, dünyadaki
savaşları,
O’Higgins’i, bayrağı taşıyan gizi,
Javiera’yı, Santiago’nun kıyısındaki
bahçelerde saf rahibeyi.
Öcünü alıyor siyah gelişinde Mendoza,
pataklıyor yenilmiş değerliliğini,
ve taş fırlatışlarının arasında yükseliyor O
ölüme doğru.
Hiçbir zaman böylesi yerinde
bir son bulmadı kimse. Şiddetli saldırılardan
rüzgâr ve hayvanlar arasında,
kanından gelen herkesin öldürüldüğü
bu sokağa kadar.
İdam sehpasının
her bir basamağı hazırlıyor O’nu kaderine.
Artık kimse sürdürmeyecek öfkeyi.
Öç, sevda kapatıyor kapılarını.
Tutuyor yollar o rahat görmemiş mahpusu.
Ve ateş ettiklerinde O’na ve kan
fışkırdığında elbiselerinden öteye
bu halkın ağasına, tanıyordu kan
bu utangaç toprağı, ulaştı kan
ulaşması gereken yere, susamış
üzüm preslerinin toprağına ki bekliyorlardı
O’nun ölümünün un ufak edilmiş salkımlarını.
Gözetledi araştırarak memleketin karını.
Her şey sisti bu tırmalanmış yaylada.

Parçalanmış aşkının doğmasına izin veren
demirlerden yapılma silahlar gördü,
köksüz hissetti kendini, bu yalnız kavgada
dumanın bir yolcusu gibi,
ve böylece indi aşağıya doğru, övüldü
tozda ve kanda, bayrağın iki kolundaymışçasına.

(VI) Koro

Musibet süvari, alazlı mücevher,
karla kaplı memleketin ortasında yanan dikenli çalı.

Ağlayın O’nun için, ey kadınlar, ağlayın
yumuşatıncaya dek göz yaşlarınız toprağı
ki sevmişti O toprağı, tanrısal bir sevgiyle.
Ağlayın, Şili’nin dayanıklı savaşçıları,
dağ ve dalgayla içli dışlılar,
bu boşluk bir kar çölü gibi,
bu ölüm bizi pataklayan deniz gibi.
Sorma niçin, kimse anlatamaz
barutla havaya uçurulmuş gerçeği.
Sorma kimdi O diye, kimse çalamaz
ilkyazın gelişimini,
kimse öldüremedi biraderin gülünü.
Öfkeyi, acıyı ve gözyaşlarını barındıralım daha
Avutulmaz bu boşluğu dolduralım haydi,
ve bırakalım hatırlasın gecede ateş
sönmüş yıldızların ışığını.
Ey bacı, koru kutsal hiddetini.
Halkın utkusu senin kırgın şefkatinin sesini
gereksiniyor.
Yay pelerinini O’nun ayrılışı üzerine
değil mi ki O – soğuk ve gömülmüş – sessizliğiyle,
memlekete güç verir.

Bir hayattan daha bir hayattı O’nun hayatı.

Bir alev gibi aradı bütünlüğünü.
Geriye bırakana dek onunla birlikteydi ölüm,
mükemmel ve yok olmuş sonsuza dek.

(VII)  Karşı dize

Acının defnesi korusun en son kışsı
özünü.
Kaldıralım parıltılı kumu taçyaprağına,
Araukanya aşiretinin bağları korusun
ölümün ayını,
mis kokulu boldo yaprağı, Şili’nin geniş, karanlık suyundan
beslenen kar,
O’nun sevdiği bitkiler, ağırbaşlı çanaktaki çiçek,
dayanıklı bitkiler, sarı kentaurun sevdiği,
siyah salkımlar
topraktaki elektrikli sonbaharla pırtlamış, kara
gözler
ki parıldıyordu O’nun topraksı öpüşü altında, mezarında
barışı kararlaştırıyorlar.
Memleket uçursun kuşlarını, söz dinlemez
kanatlarını, kızıl gözkapaklarını,
queltehue kuşunun sesi uçsun suyun üstünden
yaralı süvariye,
loica kuşu kanasın kızıl kokusunun lekesiyle
kutsamak için
memleketin düğün gecesinde kaçışını yayanı,
ve kondor, salınarak o değişmeyen
yükseklikte, kanlı tüylerle
taçlandırsın uyuyan göğsü, sıradağların eşiğinde
dinlenen ateşi,
koparsın asker öfkenin gülünü, zalim duvarın
direğini,
köylü salınsın kara giysisiyle at ve
köpüklenen katır üstünde,
tarlanın kölesine geri dönsün yas giyinmiş kalkan
köklerin barışı,
tamirci yükseltsin solgun kulesini, gecesel
kalaydan kurulmuş:
Ve kahraman ellerle örülmüş, söğüt dalından
yapılma beşiklerden doğan halk,
ki fırlar ileriye madenlerin kara taşından ve
kükürdün yataklarından,
yükseltsin halk şehadeti ve sandığı ve övsün O’nu
çıplak anılarıyla
demiryollarının azametinde, yara ve taşın
sonsuz dengesinde
ta ki mis kokulu toprak emir verene dek
Copihue asmalarına ve açık kitaplara
yenilmez çocuğa, şanlı boralara,
narin, dehşetengiz, katı askere.
Ve korusun O’nun adı savaşan halkın
katı tarlalarında
gemi adlarının dalgaları yarması gibi:
Yazsın memleket bu adı pruvasına ve
öpsün şimşek bu adı,
çünkü böyleydi işte O’nun özgür, ince ve ateşli hayatı.

 

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Manuel Rodriguez

 

CUECA
SENYORA, DİYORLAR Kİ ORDA
ANA, TEKRAR TEKRAR DİYORLAR Kİ
SU VE RÜZGÂR DİYORLAR Kİ
EL GUERRİLLERO’YU GÖRMÜŞLER

 
(I)
Hayat

Bir piskopos olabilir,
belki ve belki de değil,
Sadece kar üstündeki rüzgâr da
olabilir:
Kar üstünde, belki,
ah, ana, bakma o tarafa,
tırısa geçmiş
Manuel Rodriguez’in atları.
Gölü geçerek geliyor
El Guerrillero.

CUECA

 

(II)
Tutku

Melipilla’dan yola çıkıp
Talagante’den hızla akıp
San Fernando’yu geçerek
Pomaire’de ortaya çıkmış.
Rancagua’da sürerek atı,
San Rosendo’dan,
Cauquenes’den, Chena’dan,
Nacimiento’dan:
Evet, Nacimiento’dan,
ta Chinyigue’den,
her bir yönden geliyor
Manuel Rodriguez.
Bu karanfili ver O’na.
Haydi gidelim O’nunla.

CUECA
SUSSUN GİTARLAR, ÇALMASIN
ŞİMDİ YAS ZAMANI MEMLEKETTE.
TOPRAĞIMIZ IŞIKSIZ KALDI
ÖLDÜRÜLDÜ ÇÜNKÜ EL GUERRİLLERO

(III)
Ve Ölüm

Til-Til’e getirdi
Katiller O’nu,
kanıyordu sırtı
yol boyunca,
evet, yol boyunca.

Kim inanabilirdi böyle bir şeye,
bütün hayatımızdı O bizim,
bütün sevincimiz.

Kan ağlıyor toprak şimdi
Haydi sessiz olalım şimdi.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Artigas

 

(I)

Çalılıklar arasında büyüdü Artigas, ve fırtınalıydı ilerleyişi

çayırlıklarda patlayan dörtnalasıydı

taşın veya çanın,

tekrar tekrar inen bir tekme gibi

döverdi çorak toprağın bağrını,

yankı veren toynakların yaydığı

göksel rengi topladı

Uruguay çiyiyle ıpıslak bir bayrak doğana dek.

 

 

(II)

Uruguay, Uruguay, Uruguay Irmağı’nın şarkılarına

uydur sesini,

cıvıltılı güvercinlerin melankolik çağrısına,

Uruguay şimşeğinin kulesi

ilân eder rüzgârda Uruguay’ı çınlatan

göksel çığlığı

ve şelale yankılanırsa ve utkulu bozgunlarının

en son tanelerini toplayan sınır bölgelerinde

kekre süvarinin dörtnalasını tekrarlarsa,

yayar temiz bir kuşun uyumlu ismini,

şiddetli vatanı vaftiz eder keman ışığı.

 

 

(III)

Ah Artigas, hilal taşranın askeri,

bütün taburlara ihtiyaç duyulurken

sadece senin ponçon bildiğin takımyıldızlarıyla ışıl ışıldı,

kan bozuluncaya ve şafağı kurtarıncaya dek

ve ilerleyen adamların

galip geldi günün tozlu patikaları uyanırken,

Ah sürekli güzergâhın babası, öncüsün sen,

tozun kentaur’usun sen!

 

 

(IV)

Bir asrın günleri ve sürgünlüğünün ardında seğirten

saatler geçip gitti:

Binlerce demir örümcek ağıyla dolanmış ormanın ardında:

Yalnızca çürümüş meyvelerin, bataklığın, yaprakların,

yumruklayan yağmurun, peçeli baykuşun müziği üstüne düştüğü

sessizliğin ardında,

Paraguaylıların çıplak adımları girer ve terk eder

gölgenin güneşini,

kırbacın sırımı, sopalar, böceklerin yediği bedenler:

Kendini öne süren ağırbaşlı bir kol demiri siler ormanın rengini

ve kurşuni şafak kapanır kemerleriyle,

Artigas’ın hasret dolu gözleri arar Uruguay ışığını.

 

 

(V)

Sürgünlüğün kekre zahmeti” diye yazmıştı bir can birader,

ve Amerika’nın perdesi  koyu bir gözkapağı gibi inmişti

Artigas’ın dik bakışı üstüne, kan donduran süvari,

galip gelmişti bir despotun hareketsiz donuk dik bakışıyla,

boş bir krallıkta.

 

 

(VI)

Tövbekâr ağrılarla titreyen senin Amerikan:

Oribes, Alveares, Carreras çıplak atıldı

kendilerini feda etmeye:

Öldüler, doğdular, düştüler: Kör adamın gözleri

öldürüldü: Dilsizin sesi

konuştu. Ölü, en sonunda buldu grubunu,

en sonunda ölümde buluştu onların aristokrat mezhebi.

Ve kanla lekelenmiş bütün adamlar keşfetti

rütbelerinin aynı olduğunu: Düşmanı yoktur toprağın.

 

 

(VII)

Uruguay bir kuş şarkısıdır, veya bir su dilidir,

şelaleden bir hecedir, kristalden bir fırtınadır,

Uruguay, mis kokulu ilkbaharda meyvelerin sesidir,

ormanların nehirsi bir öpüşüdür ve Atlas Okyanusu’nun

mavi maskesidir,

Uruguay, rüzgârlı altın bir günde kurusun diye asılan giysidir,

Amerika’nın sofrasında ekmektir, ve masadaki ekmeğin saflığıdır.

 

 

(VIII)

Ve her şeyin yazıcısı Pablo Neruda, bu şarkıyı

sana borçlanmışsa, ey Uruguay,

bu öyküyü, bu buğday başağı toplamını, bu Artigas’ı,

görevimi savsaklayamam o halde, veya kabul edemem

uzlaşmaz şüpheleri: Bekledim sessiz bir saati,

usulca seğirttim huzurlu bir saatin ardından,

ırmak bitkilerinin hasadını biçtim,

daldırdım kafamı senin kumuna ve uskumrunun gümüşüne,

çocuklarının aydınlık dostluğuna,

yarı yıkık pazarlarında arındırdım kendimi

kokuna ve sevgine borçlu kaldığımı hissedinceye dek.

Ve belki sevginin ve kokunun bana sunduğu mırıltı

ışıklı kaptanının belleğinde bıraktığım

karanlık sözcüklere yazılmıştır.

 

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Guayaquil (1822)

San Martin girdiğinde içeri, kavranmaz bir elden
gecesel bir şeyler girdi salona,
deri ve gölge.
Bekledi Bolívar.
Biliyordu çünkü işlerin nasıl gideceğini.
Yükseklerde uçuyordu, tezdi, metalsiydi,
saf önseziydi, yaman bir göçtü,
temkinli bedeni titredi
oradaki odada, durdu
tarihin karanlığında.

Tarifsiz yükseklerden geldi,
yıldızların nurundan,
geceyi yararak geldi uzaklardan
ordusu için,
kendisini izleyen karın
göze görünmez kaptanı.
Işık titreşti, San Martin’in arkasındaki kapı
taşıdı geceyi,
gecenin ulumasını, bir deltanın
tembel vızıltısını.

Sözcükler, uzaklaşan ve onlara geri dönen
bir patika açtı.
Bu iki organ konuştu birbirleriyle,
öteye ittiler birbirlerini, saklandılar,
kulak asmadılar birbirlerine, kaçtılar birbirlerinden.

Güney’den boz sayılardan bir çuvalla
gelmişti San Martin:
Yorulmaz üniformaların
yalnızlığı, kumdaki kalesinde birleşen
toprağı döven atları.

O’nunla birlikte geldi Şili’nin kaba
katır sürücüleri, hoyrat
ve demir katılığındaki ordu,
savaş hazırlığının yeri,
bozkırın toprağında yaşlandı
isimli bayraklar.

Ne söyledilerse, düştü bedenden bedene
sessizlikte, aralarındaki uçurumda.
Söz değildi bu, zıt dünyalardan gelen
bir başka anlaşılmaz metali döven
insan taşından gelen,
derin bir dalgaydı bu.
Sözler geri döndü kaynağına.
Herkes gördü gözleriyle
kendi buyruklarını.
Göz kamaştıran çiçeklerle ilk zaman
sefil geçmişli ikinci zaman,
ordunun adi paçavraları.

Bolívar’ın yanındaki bir beyaz el
bekledi O’nu, hoşça kal dedi,
yalazlı izlerini dölledi,
gerdek gecesi çarşafını serdi.
San Martin ovasına bağlıydı.
Düşü bir dörtnalaydı,
tehlike ve kayıştan bir ağdı.
Özgürlüğü anlaşılmış bir bozkırdı.
Utkusu bir buğday düzeniydi.

Bolívar bir düş kurdu,
bilinmez bir boyut, kalıcı hızdan
bir ateş,
öyle vakumladı ki O’nu
esaretinde, zincirledi ateşi özüne.

Düştü sözler ve sessizlik.
Yeniden açıldı kapı, bir kez daha
bütün bu Amerika gecesi,
sayısız dudaklardan geniş bir dalga titredi bir an.

San Martin döndü bu geceden
geriye, yalnızlığa, buğdaya.
Bolívar tuttu yolunu, yapyalnız.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Sucre

Yaylada yaşıyor Sucre
dağların sarı yüzünde,
Higaldo düşer, Morelos yakalar
sesi, bir çanın titreyişi
dikilir toprağa ve kana.
Paéz dolanır yolları
ve dağıtır fethedilmiş gökyüzünü,
çiy düşer Cundinamarca’da
yaraların kardeşliği üstüne,
yurdun genişliklerinden o saklı
hücreye dek ayaklanmış halk doğrulur,
ayrılıklardan ve dörtnallardan
bir dünya oluşur,
çünkü her bir dakikada bir bayrak doğar
merakla beklenen bir çiçek gibi:
Kanlı şallardan ve özgürlüğün
kitaplarından yapılma bayraklar,
yolların tozu boyunca
sürüklenmiş, süvarilerden aşınmış
eriten atışlar ve şimşekle
yayılan bayraklar.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Bayraklar

Bayraklarımız o kokulu
zamandan, handiyse dikildiler,
handiyse doğdular, saklılar
derin bir aşk gibi, birdenbire
tutuştular sevgili barut dumanının
mavi rüzgârında.

Amerika, yaygın beşik, yıldız duvar,
olgun nar,
birdenbire doldu senin coğrafyan
arılarla,
kiremit ve taşla
taşınmış bir vızıltıyla, elden ele,
şaşırmış bir petek gibi cadde
giysilerden bir yığın oldu birdenbire.

Silâh atışlarının gecesinde
parıldadı dans gözlerinde,
bir portakal gibi
yükseldi portakal çiçeği gömleklere,
ayrılık öpüşü, un öpücük,
sevgi sıkı sıkı bağladı öpücüğü,
ve savaş şarkı söyledi
gitarına yollarda.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy