Selâm (1949)

 

Karanlıktaki anayurdum, Şilililer, iyi yıllar,

iyi yıllar herkese, biri hariç herkese,

çok azız bizler, iyi yıllar, hemşeriler, biraderler,

erkekler, kadınlar, çocuklar, bugün uçuyor sesim

Şili’ye, sizlere, kör bir kuş gibi çarpıyor

camına ve çağırıyor seni uzaklardan.

 

Anayurt, yaz örtüyor senin uysal, sert bedenini.

Karların kızgın dudaklarla dörtnala okyanusa doğru

terk ettiği dağ dorukları,

yücelerde gökyüzünün kömürü mavi gibi görülür.

Bugün belki, bu zamanda, giymişsin yeşil bir tuniği

seviyorum ormanları, suları ve buğdayı hayat pahasına.

Ve denizler boyunca, sevdim denizin taşıdığı anayurdu,

yuvarladım gökkuşağı renkli evreni

kumlu kıyılardan, istiridyelerden.

 

Belki, belki… Kimim ben, ki değiyorum uzaklardan

senin gemine, senin rayihana? Senden bir parçayım ben:

Gizli bir yıl çemberi ağacın, ansızın bulunmuş ağaçlarında,

uysal orman gibi sessiz bir büyüme,

senin yeraltı ruhunun mırıltılı külü.

Terk ettiğimde seni, takip ediliyordum ve sakallarım

uzamıştı ve fakirlik, giysisiz, kâğıtsız

bütün hayatım gibi o harflere, bir küçük

çuvaldan başka bir şey değildi, iki kitap eklemiştim ben

ve körelmiş akdikeni, yeni koparılmış ağaçtan.

(Kitaplar: bir coğrafya

ve Şili’nin kuşları hakkında Kitap).

 

Her gece okuyorum ırmaklarından betimlenişini senin:

Arıyorlar uykumu, sürgünümü, sınırımı.

Dokunuyorum sana, trenlerine, atıyorum elimi saçlarına,

ikircikliyim senin coğrafyanın

demirli derisini düşünme konusunda, indiriyorum gözlerimi

çatlaklardan ve kraterlerden ay yüzeyine senin,

ve uyurken dolanıyorum sessizliğimde Güney’e doğru,

sarılmışım senin tuzla çökmüş son şimşeğine.

 

Uyandığımda (başkadır hava, ışık, cadde

başkadır, tarla, yıldızlar) beni izleyen

o körelmiş akdikeni eziyorum,

Melipilla’da kesilmiş bir ağaçtan hediye verilmişti bana.

 

Ve akdikenin zırhlarında görüyorum adını,

acımasız Şili, anayurt, ağaç kabuğundan yürek,

senin biçiminde, toprak gibi katı, görüyorum

sevdiklerimin yüzlerini, uzatmışlardı bana ellerini

akdikenler gibi,

çölün, güherçilenin ve bakırın halkı.

 

Dikenli ağacın yüreği

bir çemberdir parlatılmış metal gibi düz

koyu sarı renkli bir leke gibi katılaşmış kan,

sarmalanmış kükürt sarısı ağacın süsenine,

ve sıyırdığımda ben bu yaban ormanın temiz mucizesini,

hatırlıyorum düşmansı, buruşmuş çiçeklerini

onların gücünün şiddetli kokusu savururken seni

o dikenli ve sık sarmaşıklar arasında.

Ve işte böyle izleyeceğim ülkemin hayatını ve koklayacağım,

yaşayacağım onunla, yakacağım onların inatçı alazlarını

içerimde, yok eden ve salıveren.

Başka ülkelerde bakıyorum giysilerim arasından,

Bir lamba gibi görüyorum kendimi caddeler boyunca dolanan,

Onların kapılarından denizden bir ışığı yayarak:

Bana verdiğin alazlı kılıçtı bu, sakladığım,

akdiken gibi temiz, muhteşem, boyun eğmez.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Pisagualı Adamlar

Fakat seni okşayan el tereddüt ediyor
çölün yakınında, kenarında hemen deniz kıyısının,
ölümün takip ettiği bir dünyada.
Sen misin, anayurdum, sen misin, bu senin yüzün mü?

Bu şehadet, tuzlu su içindeki
paslanmış dikenli tellerin bu kızıl tacı?
Pisugua şimdi senin yüzün mü?
Kim taciz etti seni, nasıl delik deşik edebildiler
senin çıplak balını bir bıçakla?

Herkesten önce gidiyor selâmlarım
adamlara, o acıların oyuklarına,
kadınlara, manio ağacının dallarına,
çocuklara, solgun okul çocuklarına,
Pisagua’nın sahilinde olduğu gibi
takip edildi anayurt, sevdiğim
bu ülkenin bütün onuru.
Yarın sürüklenecek
kutsal onuru kumsallarında,
Pisagua: Terörün gecesinde
yakalandı ansızın
sefil bir hainin emriyle
ve fırlatıldı kireç beyazı cehennemine
savunmak için insanın değerini.

Asla unutmayacağım senin ölü kıyını
düşman denizlerden pis dişler
acıların duvarını ısırırlarken,
ve nasıl da o çıplak, iblissi yüceliklerin
iskeleleri ayağa kalkıyor dikine:
Asla unutmayacağım nasıl baktığınızı suya
sizin yüzlerinizi unutan bir dünyaya karşı,
asla unutmam, döndürdüğünüz zaman
soru soran ışıkla dolu gözlerinizi
kurtlar ve hırsızların denetlediği
Şili’nin solgun toprağına.
Biliyorum nasıl fırlattıklarını size yiyeceği,
uyuz itlere atılır gibi, o çıplak toprakta,
ta ki sizler küçük, boş konserve kutularından
tabak yapana dek kendinize:
Biliyorum nasıl sıra sıra dizildiğinizi,
direngen ve cesur,
aldınız sıklıkla kuma fırlattığınız
o bozulmuş fasulyelerden.
Biliyorum, nasıl aldığınızı elbiseleri
ve yiyecekleri topluca
bütün anayurdun yayılmış hükümranlığından,
gururla hissettiniz
ki belki, belki sizler yalnız değildiniz.
Sizler cesur insanlar, toprağa yeni
bir anlam veren pekişmiş hemşeriler:
Seçtiler sizleri avlayarak
sizin şahsınızda bütün halk
sürgün çöllerde acı çeksin diye.
Cehennemi bulmak için, baktılar
ülkenin haritalarına, en sonunda buldular
tuzla çerçevelenmiş bu hapishaneyi, yalnızlığın
bu duvarlarını, korkutan kaygıyı,
ezilsin diye başınız
o sefil tiranın ayakları altında.

Fakat kendilerine benzeyenleri bulamadılar:
O çürümüş gübreden yapılmadınız sizler,
kurtçukların yediği hain gibi: Onların bilgilendirmeleri
yalan söylüyordu, buldular
halkın metalik inadını,
bakırın yüreğini ve sessizliğini.

Bu metal temeli oldu anayurdun
kumda yitik halktan esen rüzgâr
kovarken kirin kaptanını.

Kararlı biraderler, kararlı,
sizler asmaydınız geceleri
saldırılmıştı size kulübelerinizde,
hoyratça çekilip alınanlar,
kolları çelik tellere dolanmışlar,
hâlâ uykuda, tümüyle şaşırtılmışlar
ve eziyet görmüşler, kamyonlarla sürüklenmişler
Pisagua’ya silahlı gardiyanlar eşliğinde.

O zaman dövülürken çocuklar
geri geldiler
ve korunmasız ailelerle tıkış tıkış kamyonlar.

Ve bir kez daha yükseliyor çölün gecesinde
bir uysal çocuk hıçkırığı, bir hıçkırık
binlerce çocuk ağzından,
bir koro gibi arıyor o sert rüzgârı
işitmemiz için, unutmamamız için.

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kahramanlar

 

Félix Morales, Ángel Veas,

Pisagua’da katledilmişler,

iyi yıllar, biraderler,

sevdiğiniz ve savunduğunuz bu katı

toprağın altında yatıyorsunuz bugün.

Temiz adınızı fısıldayan

tuz gölcüklerinin altında,

güherçilenin altında yayıldı

güller, sonsuz çölün zalim

kumu altında.

 

İyi yıllar, biraderlerim,

ne kadar sevgi öğretmiştiniz

bana, nasıl da sınırsız şefkati

kucaklamıştınız ölümde!

 

Ansızın doğan adalar gibisiniz

okyanusun ortasında,

dinlenerek uzayda

ve su altındaki oyuğunda.

 

Öğrendim sizlerin dünyasını:

Saflığı, sınırsız ekmeği.

Gösterdiniz bana hayatı, tuzun

ülkesini, yoksulun mısırını.

Geçtim çölün hayatını

bir tekne gibi karanlık denizde

ve gösterdiniz bana yanı başımda

insanın nasıl yaptığını, dünyayı,

çökmek üzere olan evi, sefilliğin

yaylalar üzerindeki çığlığını.

 

Félix Morales, hatırlıyorum

senin bir resim yaptığını, yüksek ve güzel,

narin ve genç, taze

tamaruga çalısı gibi pampanın

susayan ıssız topraklarında.

 

Senin yaban yelen savruldu

soluk alnın üzerinde, boyadığında

resmini bir demagogun

önümüzdeki seçimden önce.

 

Hatırlıyorum nasıl hayat

verdiğini resme, yükseğinde

merdivenin, bütün bu güzel

gençliğin dile gelen resmi.

 

Celladının gülüşünü

boyadın tuvale,

beyaz ekledin, ölçtün,

üzerine ışık düşürdün senin

ölüm savaşı emrini veren o ağzın.

 

Ángel, Ángel, Ángel Veas,

pampanın işçisi, yeraltından çıkarılan

metal gibi temizsin,

katlettiler seni, Şili topraklarının efendileri,

şimdiden onların olmasını

istedikleri yerdesin sen:

Çıplak ellerinle sık sık

azamete kaldırdığın

aç gözlü taşlar altında.

 

Hiçbir şey daha temiz değil hayatından.

 

Sadece havanın göz kapakları.

 

Sadece suyun anneleri.

 

Sadece erişilmez metal.

 

Bütün hayatım boyunca

senin soylu, savaşan elini sıkmış olmanın

onurunu taşıyacağım ben.

 

Durulmuşsun sen, ağaçsın sen,

öğrenmişsin acılarda

tümüyle alet edevat olmayı.

Hatırlıyorum İquique’deki

Şehir İdaresi onurlandırdığı zaman seni,

işçi, çilekeş, biraderim benim.

 

Ekmek ve un eksikti. O zaman

uyandın şafaktan önce

ve dağıttın ellerinle

ekmeği herkese. Büyüklüğünün

doruğuna eriştin, ekmektin sen,

halkın ekmeğiydin, toprağa karşı

senin yüreğinle açık.

 

Ve günün geç saatlerinde

geri döndüğünde sürüyerek

o dehşet kavganın tüm gün terazisini,

un gibi güldün,

ekmeğin barışı içine tırmandın,

ve bölüştürdün yeniden,

uyku tekrar toparlayana dek

senin dağıtılmış yüreğini.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gonzáles Videla

 

Ama kimdi? Kimdi o? Nerede olursam olayım

soruyorlar bana

mülteci olarak dolandığım yabancı ülkelerde.

Şili’de kimse sormuyor, yumruklar sıkılmış rüzgâra karşı,

madenlerdeki gözler dikilmiş bir noktaya,

onlarla ağlayan utanmaz bir haine doğru,

tahta çıkabilmek için onların oylarını tartakladığında.

Gördüler onu, Pisagua’dan bu adamlar, kömürün

cesur savaşçıları: Gözyaşı dökmüştü o,

dişlerini göstermiş ve vaatler vermişti,

şimdi kendisinin kumlu çıban izini

yıkayan çocukları kucaklayıp öpmüştü o zamanlar.

Halkımın arasında, memleketimde, tanıyoruz onu. İşçi

uyuyor ve düşünüyor ne zaman nasırlı elleri

kavrayacak o yalancı köpeğin boğazını,

ve maden işçisi karanlıkta kaygılı mağarasında

uzatıyor ayağını ve düşlüyor ezdiğini

o zararlı, o alçaltan ve doymaz biti.

 

Biliyor kimin konuştuğunu ardında süngülerden

bir perdenin, pazardaki hayvanların

ya da yeni tüccarların ardında,

fakat kendisine başvuran halk için değil asla

bir saat bile konuşmuyor onlarla.

 

Çaldı umudu halkımdan, gülümseyerek

sattı onu karanlıkta en fazla fiyat verene,

ve yeni evler ve özgürlük yerine yara aldı halk,

madenlerin gırtlaklarında dövüldü,

havan toplarının arkasında emredildi maaşı,

yalaka bir şirket hükümetteyken ve dans ederken

keskin dişleriyle gecesel timsahlar gibi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Acı Çekmedim

 

Fakat acı çektim mi? Acı çekmedim. Sadece halkımın

acı çekmesinden ötürü acı çekiyorum. Yaşıyorum

içinde, yaşıyorum anayurdumda, bir hücre gibi

o sonsuz ve alazlı kanda.

Zamanım yok kendi acılarıma.

Kimse acı çekmemi sağlayamaz

bana temiz güvenlerini veren bu hayatlar olmadan,

ve bir hain gibi bıraktı ölü mağaranın

dibine vursun diye, ne ki geri döneceğiz

oradan ve yükselteceğiz gülü.

 

Cellat benim yüreğimi yargılasın diye

baskı yaptığında yargıçlara,

açtı o kararlı kitle,

halkım, o muazzam labirentini,

aşklarının uyuduğu o bodrumu,

ve orada tuttular beni, gözetleyerek

ışık ve hava gelinceye dek.

Söylemişlerdi: “Borçlusun bize,

sensin koyacak olan o soğuk işareti

o kötücül kirli isme”.

Acı çektim, sadece acı çekememekten ötürü.

Biraderlerimin karanlık hapishanelerinden

geçememekten ötürü,

bütün acılarımla bir yara gibi,

ve her bir topallayan adım yetişti bana,

senin sırtına inen her bir darbe paraladı beni,

senin şehadetinden her bir damla kan

kanayan şarkıma sızdı gitti.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bu Zamanda

 

İyi yıllar… Bugün olduğu gibi

her iki tarafta da mutlusun ülkemde, birader.

Ben seven sürgün bir oğulum.

Yanıt ver, düşün ki yanındayım

ve soruyorum sana, düşün ki Ocak ayının rüzgârıyım

Puelche rüzgârı, o eski rüzgâr dağlardan

ki, açtığın zaman kapını, ziyaret eder seni

girmeksizin içeri, eserek sorar o hızlı sorularını.

Söyle bana, hiç dolandın mı arpa ya da buğday ekilmiş bir tarlada,

mısırın altın gibi durduğu? Anlat bana eriklerin bir gününü.

Şili’nin çok uzağında düşünüyorum yuvarlak bir günü,

dut renkli, şeffaf, salkımlarında şekerle

ve sık, mavi mısır damlayan

şipşirin kadehin ağzımda.

Söyle bana, bugün geçirdin mi dişlerini bir şeftalinin

temiz beline ve doldurdun mu kendini ölümsüz tanrı yiyeceğiyle,

sen de toprağın kaynağı olana dek,

meyve meyve bırakılan dünyanın parıltısına?

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Benimle Konuşmadan Önce

 

Bundan bir zaman önce dolanıyordum bu yabancı

topraklarda: Işıklanmıştı anayurdumun adı

gizemli takımyıldızlar gibi göklerinde.

Bütün enlemlerde kovalanmış, kör

ve tehditle ve rezaletle korkutulmuş,

tuttu ellerimden ve dedi ki bana: “Şilili”

umut dolu bir sesle. O zaman

bir ilahinin yankısını taşıyordu sesin, senin kumlu

ellerin küçüktü, fakat sakladı anayurt

birden fazla yarayı, salıverdi

birden fazla avuntusuz ilkbaharı.

Bütün bu umudu koruyorsun,

barışında hizaya getirilmiş, toprağın altında,

bereketli tohum her bir insan için,

yıldızın emin dirilişi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Şili’nin Sesleri

 

Daha önce Şili’nin sesi özgürlüğün

metalik sesiydi, rüzgârdan ve gümüşten,

daha önce işitildi taze yara izlerinde

gezegenimizin yüceliklerinde,

yabanlığın ve kentarosun girdiği

Amerika’mızda.

El değmemiş kara dek, uykusuzlukta,

yükseldi saygın yaprakların korosu,

özgür suların şarkısı ırmaklarında,

senin güzelliğinin mavi görkemi.

İsidoro Errázuriz boşaltmıştı

kendi savaşan, kristal berrağı yıldızını

karanlığın üzerine, elleri arkadan bağlı halka,

fırtınalı küçük bir gezegen gibi

alnıyla Bilbao’ydu,

uyarılar ve mısır tohumuyla şişen

sonsuzca yeşillenen yapraklarını

getiren Vicuña Mackenna’ydı,

pencerenin ışığı dışarıda bıraktığı

başka halklara. Girdiler içeri

ve yaktılar gecede lambayı,

ve diğer halkların acı gününde

en yüksek ışığı oldular karın.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yalan Benzeri

 

Bugün adları Gajardo’dur, Manuel Trucco’dur,

Hernán Santa Cruz’dur, Enrique Berstein’dir,

Germán Vergara’dır, para karşılığı

konuşanlardır bunlar, ey anayurt, senin kutsal

adınla ve seni savunduklarını öne sürüyorlar

yapraklarının mirasını pisliğe atarlarken.

Hainin eczanesindeki haplar gibi

yuvarlanan cüceler, tahmini hesaplamanın

fareleri, küçük ve sefil

yalancılar, bizim gücümüzle palazlanmışlar,

açılmış kollarıyla zavallı çıraklar

ve dilleri iftira atan tavşan dilleri.

 

Onlar benim anayurdum değil, gittiğim ülkelerde

beni dinlemek isteyen herkese anlatıyorum bunu:

Güherçilenin soylu adamları değil onlar,

berrak halk tuzu değil onlar,

tarımın heykelini yapan

sakin eller değil onlar,

değiller, yoklar onlar, yalan söyleyip lakırdı yapıyorlar

var olmamak için, satın alınmak için.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Söylenmeli Adları

 

Yazı yazarken kınıyor beni sol elim.

Diyor ki: Neden anıyorsun onların adını? Nedir onlar?

Anlamı nedir onların?

Neden bırakmıyorsun kalsınlar anonim olarak

kış çamurlarında, atların işediği o çamurlarda?

Ve cevap veriyor sağ elim: “Kapıları çalmak için

doğmuşum ben, kavramak için kavgaları,

o zehirli örümceğin asalaklaştığı

en son tenha gölgeleri yakmak için”.

Söylenmeli adları. Anayurt, sen vermedin bana

senin şebboylarında ve köpüğünde

senin adını söylemenin o nefis ayrıcalığını sadece,

bana sözcükleri vermedin sen, anayurt, sadece altından,

çiçektozlarından, rayihadan adlarla çağırmak için seni,

emreden siyah yelenden düşen

çiyden damlalar seçmek için:

Senin karnında kımıl kımıl bu soluk solucanların adlarını

söylemek için gereken heceleri

bana sütle ve etle verdin,

senin kanına eziyet edenleri ve hayatını yağmalayanları.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ormandaki Kurtçuklar

 

Bir şey düştü o eski ormanda, belki fırtınaydı

bitkilerin ve humusun arasından süpüren,

ve düşen ağaç gövdelerinde mayalandı mantarlar,

salyangozlar çekti kusturan iplerini,

ve yücelerden düşen ölü ağaç

doldu deliklerle ve korkutan larvalarla.

İşte böyle senin böğrün, anayurt, böceklerden oluşan

o felaket hükümet kaynaşıyor yaralarında,

dikenli telleri kemiren o şişko satıcılar,

Saray’dan gelen kuyumcular,

mikroplar ve zürriyetini birleştiren kurtçuklar,

dans ederken o coşkun sambasını, örtünmüş

hainin paltosuyla seni kemirenler,

arkadaşlarını hapse tıkan gazeteci,

hükümeti kuran o iğrenç muhbir,

Yaganes yerlilerinden soyduğu altınlarla

bir bulvar gazetesinin patronu olan züppe,

bir talaş parçası gibi aptal amiral, kendi vasalları

üzerine dolarlarla dolu bir cüzdanı boşaltan gringo.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Anayurt, Bölmek İstiyorlar Seni

 

“Şilili deniyor ona” diyorlar benim hakkımda bu solucanlar.

Çekip almak istiyorlar ayaklarımın altından seni, ey anayurt,

parçalamak istiyorlar seni, kesip biçmek kirli bir

iskambil oyununda ve dağıtmak istiyorlar seni kötü et gibi.

Sevmiyorum onları. Sanıyorlar ki şimdiden ölmüşsün,

kesilip biçilmişsin, ve onların kirli emellerinin sefahat âleminde

çarçur ediyorlar seni efendiymişler gibi. Sevmiyorum onları.

Bırak seveyim seni toprağında ve halkında, bırak izleyeyim

denizle sarmalanmış düşümü karla kaplı sınırlarında,

bırak toparlayayım yolumda yürürken

bir kapta taşıdığım bütün o acı kokunu,

fakat onların yanında duramıyorum, bunu isteme benden,

omuzlarını silkelediğin zaman ve düştüklerinde yere

çürümüş hayvanlardan filizleriyle birlikte,

isteme benden inanmamı, onların senin oğlun olduklarına.

Halkımın kutsal tahtası başka bir çeşit.

Yarın

senin dar teknenin ufacık mekânında

arasında karın ve okyanusunun iki gelgiti arasında

en çok sevilen olacaksın, ekmek, toprak, oğul.

Gündüzleri kurtarılmış zamanın ayini,

geceleri göğün yıldız berrağı yaratığı.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Şili’ye Karşı Emir Alırlar

 

Fakat herkesin arkasında aramalılar, bir şeyler var

arkasında hainlerin ve kemiren farelerin,

bir imparatorluk var donatan masayı,

yemeği ve mermileri sunan.

Yunanistan’da yapmayı başardıklarını yapmak istiyorlar sana.

O küçük Yunan efendileri ziyafette ve mermiler

dağlardaki halk için: Durdurmalılar o yeni

Samothrake zaferinin kaçışını dünyaya, asmalılar,

öldürmeliler, israf etmeliler, New York’ta sapı kavranılan

katil bıçağını saplamalılar; ateşle yok edilmeliydi

gururları o ortaya çıkan insanda

kanla sulanmış topraktan

her yerde doğan.

Chiang’ı silahlandırmalıydı ve o sefil Videla’yı,

para verilmeliydi onlara hapishaneler için, uçak kanatları

bombalamak için köylüleri, ancak bir ekmek kırıntısı

verilmeliydi onlara, biraz dolar, geri kalanını onlar halleder nasılsa,

yalan söylerler, yozlaştırırlar, ölülerin üzerinde dans ederler,

ve onların karıları en pahalı elbiselerle dolaşırlar.

Halkın ölüm kalım savaşının önemi yok, bu şehadet

gerek duyar bakırın efendilerine: Bulunur yeterli kanıt:

Generaller terk ediyor orduyu ve çalışıyor

Chuquicamata Ofisi’nde asistan olarak,

ve güherçilede emir veriyor “Şilili”

general kılıcıyla pampanın oğlu

ne kadar maaş alacak diye.

Böyle emir veriliyor yukarıdan, doların kesesinden,

böyle emir alıyorlar o sefil sürüngenler,

böyle üstleniyor generaller polis rolünü,

böyle çürüyor anayurdumun ağaç gövdesi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Denizi Hatırlarım

 

Ey Şilili, deniz kıyısında bulundun mu yakın zamanlarda?

Git oraya benim adıma, ıslat ellerini ve kaldır yukarı;

yabancı ülkelerden tapacağım o sonsuz sudan

yüzüne düşen bu damlalara.

Biliyorum onu, bütün sahilim boyunca yaşayıp durdum,

Kuzey’in hırçın denizini bilirim, çorak tarlalardan

köpüğün fırtına ağırlıklı adalar civarında.

Denizi hatırlarım, Coquibo’nun çatlamış

ve demir grisi kıyılarını, Tralca’nın mağrur sularını,

Güney’in beni yaratan yalnız dalgalarını.

Puerto Montt’da ya da adalarda hatırlarım, geceleri,

sahile geri dönüşü ve bekleyen o kayığı,

ve ayaklarımız bıraktı ateşi izlere,

fosfor aydınlığı bir tanrısallığın mistik alazlarını.

Her bir adım fosfordan bir akıntıydı.

Yıldızla yazdık biz dünyayı.

Ve kayarak deniz üzerinde titredi kayık

deniz ateşinden bir dal budak, ateşböceğinden,

sayısız gözlerden bir dalga uyanan

her bir seferinde ve tekrar uyuyan kendi uçurumunda.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Hiçbir Özür Dilenmez

 

Talep ediyorum toprağı, ateşi, ekmeği, şekeri, unu,

denizi, kitapları, herkese bir anayurdu, bu yüzden

dolanıyorum bir mülteci olarak: Hain’in yargıçları

takip ediyor beni ve terbiye edilmiş maymunlar gibi

benim hatıramı boğmaya yelteniyorlar onların yardakçıları.

Onunla gittim ben, onunla oraya, madenin çıkışı

civarında bekleyen o unutulmuş şafağın çölüne,

onunla gittim ve dedim benim yoksul biraderlerime:

“Artık taşımayacaksınız bu tel tel olmuş paçavra elbiseleri,

artık ekmeksiz bir gününüz olmayacak, sizlere

anayurdun çocuklarına davranıldığı gibi davranılacak”.

“Şimdi artık paylaşacağız güzelliği, ve kadınların gözleri

artık ağlamayacak oğullarınız için”.

Fakat onlar paylaşılan sevgi yerine

gecede açlığa ve acıya sürüldüğünde,

kendisine kulak verdikleri tarafından, heybetli bir ağacın

şefkatini ve gücünü sunacağını söyleyen tarafından,

o zaman yanında değildim o küçük satrapın,

fakat adsız olan o adamın yanındaydım, halkımın.

Talep ediyorum ülkemi halkım için, talep ediyorum

anayurdumun yelesinde alazlanan

eşit olarak dağılmış ışığı,

talep ediyorum günün ve pulluğun sevgisini,

silmek istiyorum nefretle dolu olanların

halkın ekmeğini elinden almak için çektikleri çizgiyi,

ve gardiyanlar teslim edebilsin diye

anayurdumun sınırlarını silmiş zincirlerle,

yaralansın diye anayurdumu satana

ne övgü dizebilirim ne de umursamadan geçip gidebilirim,

onun numarasını ve adını

alçaklığın duvarına çivileyeceğim.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Savaşmalısın

 

Bu yeni yıl, ey köylü, senindir.

Zamandan daha çok senden doğmuştur, seç

en iyisini hayatından ve sun onu kavgada.

Bir ölü gibi mezara giden bu yıl

dinlenemez hem sevgiyle hem de korkuyla.

Bu ölü yıl suçlayan acılarla dolu bir yıldır.

Ve acı kökleri, sevincin zamanı geldiğinde,

gecede, çözülür ve düşer

ve bir yeni kristal yükselir, senin hayatınla azar azar

dolacak bilinmez bir yılın boşluğuyla,

sun ona anayurdumun talep ettiği o saygıyı,

kendinin, volkanlardan ve asmalardan o dar kuşakların saygısını.

Artık kendi ülkemde bir yurttaş değilim ben: Haber aldım ki

Cumhuriyet’in yasasını binlerce kişinin adıyla birlikte

oluşturan adım silinmiş ülkemi yöneten

utanmaz palyaço tarafından.

Artık varolmayayım diye silmişler adımı,

hapis deliğinin hiddetli kavrayışıyla

o hayvansı idarecilerin dayakları ve işkencesi

hükümet bodrumlarında eşlik etsin diye,

uyum sağlasın diye tam güvenlik içindeyken onlar,

idarecileri, görevlileri, ortakları

anayurdu satan o tüccarın.

Mülteciyim ben, hapisten ve çiçekten, insandan

ve topraktan, uzakta yaşamanın kaygısını duyuyorum,

fakat hayatı dönüştürmek için savaşmalısın sen.

Savaşmalısın uzaklaştırmak için bu gübre yığınını

haritadan, savaşacaktır onlar hiç şüphesiz

ölsün diye zamanın utancı

ve halkın hapishaneleri açılsın ve ihanet edilmiş

utkunun kanatları yükselsin diye göğe.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Karanlıktaki Anayurduma İyi Yıllar

 

İyi yıllar, bu yıl, sana, bütün

insanlara ve dünyaya, sevdiğim Arukanya’ya.

Bizleri ve ormanları ve ırmakları ve yolları ayıran

Bu yeni gece seninle benim hayatım arasında duruyor.

Fakat sanadır, küçük anayurdum benim,

kara bir at gibi dörtnala koşması yüreğimin:

Sürüyorum atı senin saf coğrafyanın çöllerinde,

geçiyorum üzümün yeşil alkolünü,

salkımlarının denizini toparladığı o yeşil vadileri.

Geliyorum kapalı denizleriyle şehirlerine senin,

kamelya çiçekleri gibi beyaz, o biçimli kokusunda

şarap mahzenlerinin, ve titreyen

ve köpüklenen dudaklarla şakıyan

ırmakların suyuna sızıyorum tahta bir çubuk gibi.

 

Hatırlıyorum yollar boyunca, bu zamanda belki

ya da daha doğrusu sonbaharları, nasıl da

evlerde asılıyor altın mısır koçanları

kurusun diye,

ve bütün o seferlerde gördüm sevinçli bir çocuk olarak

altını fakirlerin damlarında.

 

Sarmalıyorum seni, fakat şimdi

geri dönmeliyim saklandığım yere. Sarmalıyorum seni

tanımadan seni: Söyle kim olduğunu, tanıyor musun

sesimi doğumların korosunda?

Çevreleyen her şeyin arasında işitiyorsun

sesimi, hissetmiyor musun nasıl kuşatıyor seni

dalgalanan şarkım toprağın doğal suyu gibi?

 

Bütün bu muhteşem yüzeyi sarmalayan benim,

anayurdumun çiçeklenen kuşakları, ve çağırıyorum seni

ki konuşalım birlikte tükenirken sevinç,

ve sunuyorum sana bu anı kapalı bir çiçek gibi.

 

İyi yıllar karanlıktaki anayurduma.

Haydi birlikte gidelim, dünya taçlanmış buğdayla,

o derin gökyüzü kayıp gidiyor ve eziyor

kendi yüksek, ışıklı taşını geceye karşı: Tam şimdi

doluyor yeni kireç bizi taşıyan zamanın akımıyla

birleşecek olan bir dakika ile.

Bu zaman, bu kireç, bu toprak senindir:

Al onları ve duy şafağın doğacağı yeri.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on üçüncü bölümü “Karanlıktaki Anayurduma Yeni Yıl İlahisi”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy