Amerika Sevdası (1400)

Peruk ve asker kaputlardan önce
vardı ırmaklar, şah damarları gibi ırmaklar,
aşınmış dalgaların tepelerinde kondor ve kar
kımıltısızca dururdu sıradağlarda:
Nem ve yabanıl orman da bulunurdu, henüz
adı olmayan şimşek, gezegenimsi bozkırlar.

İnsan topraktı, tastı, titreyen bataklığın
gözkapağıydı, bir çeşit balçıktı,
Karaib maşrapası, Chibcha taşıydı,
sultan kupası ya da Arauco çakmaktaşıydı.
Genç ve acımasızdı, gene de kanlı kristal
silâhının kabzasında basılıydı
dünyanın baş harfleri.
Onları
hatırlayamadı sonraları hiç kimse: Rüzgâr
unuttu onları, toprağa gömüldü
suyun dili, yitirildi anahtarlar
ya da boğuldu sessizlik ve kanda.

Hayat yitirilmedi, çoban kardeşlerim.
Ama yabanıl bir gül gibi
düştü kızıl bir damla ormana,
ve yeryüzündeki lamba söndü.

Öykünün akışını anlatmak için buradayım.
Yaban öküzünün barışından
dünyanın bir ucunda kırbaçlanan
sahillere dek, Antarktik ışığıyla toparlanmış
köpük yığınlarında ve bunaltan
karanlıklarda, Venezüella sakinliğinin
dik kaya oyuklarında aradım
seni, babam benim,
karanlığın ve bakırın genç savaşçısı,
ya da seni, gelinlik bitki, yatırılmaz saç örgüsü,
ana timsah, metalik güvercin seni.
Ben, dip çamurun gururlu İnka’sı
dokundum taşa ve dedim ki:
Kim
bekler beni? Ve ezdim bir avuç
sırçayı parmaklarım arasında.
Gene de dolandım durdum
zapoteka çiçekleri arasında,
ve ışık bir geyik kadar yumuşaktı
ve gölge yeşilce bir gözkapağı.

Sen memleketim benim, adsız, Amerikasız,
gündönümünün taçyaprağı, erguvan mızrak,
köklerimden sürünür kokun tepeme dek,
boşalan kadehime dek, en taze söze dek,
henüz ağzımdan doğmamış olana dek.

[“Evrensel Şarkı”nın birinci bölümü “Yeryüzündeki Lamba”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Reklamlar

Bitki Hükümdarlıkları

Sayısız, isimsiz ülkelerin üstünden,
başka yörelerden avlayarak geldi rüzgâr,
yağmur tanrısal iplikler getirdi,
ve gebe adak tanrı’ları
geri verdi hayatı ve çiçekleri.

Berekette büyüdü zaman.
Jacaranda ağacı denizötesi parıltılı
çiçek köpüklerini patlattı havada,
güçlü fırlattığı mızraklarıyla
doğruldu erkek ördek karda,
yaşlı maun ağacı bıraktı kanını tepesinden,
ve karaçamın güneyindeydi
yıldırım ağacı, kızıl ağaç,
dikenli ağaç, ana ağaç,
zencefil kızılı lif dokusu, sakız ağacı,
dünyalı uzam ve uyum,
manzaraların yaşayan varlığı.

Taze ve yaygın bir koku
doldurdu solukları bütün çatlakları
boyunca dünyanın,
buhura  ve miske dönüştü:
Yabanıl tütün attı gül çalısını
düşsel zerafete.
Ateşle taçlanmış bir mızrak gibi
boy attı mısır, ve kaybetti
taneleri gövdesi ve doğdu yenileri,
yaydı ununu ve köklerinin altında
sakladı öleni,
ve o zamandan sonra gördü
beşiğinde büyüyen bitkisel tanrıları.

Bükülerek ve yayılarak
serptiştirdi sıradağların kuştüyüne;
meyve sapları ve filizlerden yoğun bir ışık
saygı gördü topraksı bir merhemden
amansız yağmur kuşakları,
karanlık, sudan doğmuş geceler
ve sabahın sarnıçlarından yapılma;
ve gezegenin
metal levha ovalarında da,
genç bir yıldız halkına boyun
eğdi otların hükümdarı, ombu ağacı,

o özgür hava, o seğirtken kaçış,
ve sallandı durdu bozkırda, ve
dizginledi onu
kökleri ve dizginleri dallanmıştı çünkü.

Amerika, ağaçlarla koskocaman büyümüş,
yaban akdiken çalısı bahçeler arasında,
bir kutuptan öbürüne beşik salladın sen,
yeşil ihtişam, sık orman seni.
Gece, kutsal ağaç kabuklu kentlerde
izin verdi, çınlayan odunlarda
kudretli yaprağın filizlenmesine,
başlangıcın saklı taşına
ve doğuşa.
Amerika’ya özgü, yeşil dölyatağı,
tohum ağırlığı savana, paketlenmiş kubbe,
bir dal bir ada gibi doğdu,
bir yaprak bir kılıcın biçimini aldı,
bir çiçek yıldırım ve denizanası oldu,
bir salkım cismini yuvarladı,
bir kök karanlığa batırdı kendini.

[“Evrensel Şarkı”nın birinci bölümü “Yeryüzündeki Lamba”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bazı Hayvanlar

Kertenkelenin şafağıydı bu.

Dili, gökkuşağı ışıltılı dağ doruğundan
avladı bir mızrak gibi
yemyeşil çimende.
Papaz kılıklı karıncayiyen girdi
balta girmemiş ormana melodik adımlarla,
oksijen kadar hafif Guanaco,
geniş, koyu yamaçlarda
altın çizmeler giyiyordu,
açarken lama
masum gözlerini
çiy içindeki dünyanın lezzetine,
sabah alacasının genişliklerinde
maymunlar sonsuz bir
şehvet ipliği ördüler,
değil mi ki un ufak ettiler çiçek tozlarının duvarlarını
ve şaşırttılar
Muzo kelebeklerinin mor firarını.
Timsahların gecesiydi bu,
dokunulmaz gece, çamurdan yükselen
sürü sürü domuz burnuyla kaynaşan;
ve uykuya boğulmuş bataklıklardan
döndü zırhların tok sesi, geriye,
yeryüzünün kaynağına.

Fosfor ışığı sönünce
dolanıyor yaprakları jaguar,
puma yok eden ateş gibi
koşturuyor dalların arasında
parıldarken yabanıl ormanın
alkolik gözleri üzerinde.
Porsuklar ırmak boyu toprağını
alt üst ediyor ve havaya kaldırıyor yuvaları
ki kırmızı dişlerle saldırmaya hazırlar
onların çarpıcı güzelliğine.
Ve geniş suyun derininde
dinleniyor, kutsal çamurla kaplı,
her şeyi yalayıp yutan, sofu,
dev boa yılanı, dünyanın çapı gibi.

[“Evrensel Şarkı”nın birinci bölümü “Yeryüzündeki Lamba”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kuşlar Gelir

Her şey kaçış içerisindeydi toprağımızda.
Kanı nasıl emerse tüy
öylesine emiyordu kardinaller de kanı
Anahuac’ın şafağından.
Tukan parlatılmış yemişlerin
mucizevi koruyucusuydu,
yıldırımların ilk kıvılcımlarını
saklayan arıkuşuydu
ve kıvılcımların küçük ateşi
kımıltısız havada alevlendi.

Yeşil altın külçeler misali
usul akan birikintilerin kımıltıları
yükseldi taşmış bataklığın üstünde,
dev papağanlar doldurdu
sararmış yaprakların esrarını,
ve yusyuvarlak gözlerinde
mineraller kadar eski
sarı bir halka baktı durdu.

Gökyüzünün bütün kartalları
o kimsenin yaşamadığı mavide
saygılıydı çünkü kanlı akrabalarına;
ve yırtıcı kanatlarıyla
uçtu geçti dünya üzerinden
kondor, katillerin kralı
yalnız keşişi gökyüzünün
kar’ın siyah muskası
fırtınası şahin avının.

Hornero kuşunun mimarlığı

mis kokulu balçıktan,
sesli küçük mizansenlerle
dans etti şarkısıyla.

Atajacamino kuşu kopardı
ıslak çığlığını
derin göletlerin kıyısından.
Araukanya orman güvercini pürüzlü
yuvalar kurdu, çelik mavisi
yumurtasının kralsı armağanını
bıraktığı ıssızlığa.

Güney’in loicası, sonbaharın
mis kokulu, tatlı marangoz kızı
gösterdi kıpkızıl yıldızlarla

süslenmiş göğsünü,
ve Antarktikli chingolo
havaya kaldırdı, demincek
suyun sonsuzluğundan aldığı flütünü.

Ama bir nilüfer gibi ıslak,
gül rengi katedral kapılarını vurdu
flamingo geniş ağzında
ve uçup gitti sabah kızıllığı gibi
sıcak ormandan çok uzağa,
birdenbire uyanan, devinen ve sonra
sıvışan ve parıldayan ve bakire sıcaklığını
uçsun diye bırakan quetzal kuşunun
mücevherlerinin asılı olduğu yere doğru.

Bir deniz dağı uçuyor
adalara doğru, kuşlardan
bir ay Peru’nun mayalanmış
adalarına kanat çırpıyor.
Yaşayan bir gölge akımı bu,
titreyen, kuyruklu bir yıldız bu,
küçücük ve sayısız yürekten yapılmış,
uçuyor adalar denizine doğru,
karartarak dünyanın güneşini
donuk duvaklı bir yıldız gibi.

Ve orada, isyâncı denizin bitiminde,
okyanusun yağmurunda,
yükseltir albatros tuzdan düzenekler
gibi kanatlarını
ve çeker gider sessizlikte
kudurmuş fırtınaların
hükmünde,
yalnızlıkların huzuru arasında.

[“Evrensel Şarkı”nın birinci bölümü “Yeryüzündeki Lamba”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Irmaklar Çağıldar Gider

Irmakların sevdiği hayaletin bir ağacın
damarları gibi, uğramış saldırısına
mavi suyun ve berrak damlaların:
Kara tanrıçanın elmaları dişlemesi;
çıplak uyandığında baktın ki
dövme yapmış ırmaklar gövdene,
ve yeryüzünün nemli tepelerinde
taze çiyle doldu kafan.
Kasıklarında titreşti su.
Kaynaklardan yaratıldın sen
ve ışıdı göller alnında.
Ana gibi sık çalılarla toparladın suyu
hayat veren damlalarca,
ve gezegenin gecesi boyunca sürükledin
dere yataklarını kuma doğru,
geçerek yaban, uzamış taş yığınlarını
ezerek kendi yolunda
bütün coğrafyanın tuzunu,
düşürdün ormanların sıkı duvarlarına
ve işaretledin kuvarsın kaslarını.

[“Evrensel Şarkı”nın birinci bölümü “Yeryüzündeki Lamba”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Orinoco

Orinoco, ne olur oyalanayım kıyılarında
bu olmadık saatte:
Bırak çıplak gezineyim o zamanki gibi,
vaftiz edici karanlığına sarkayım.
Orinoco, kıpkızıl akan suyla birliksin
lütfen, batırayım elimi de dön evine,
analığına, senin olan zamanın kovasına,
halk renklerinin ırmağı, köklerin doğduğu yer
senin geniş akışın, metalik çizgin
nereden geliyorsa oradan geliyorum ben de,
yoksul, gururlu yalnızlıklardan, kan gibi
gizlilikten, balçığın anası
sessizlikten.

[“Evrensel Şarkı”nın birinci bölümü “Yeryüzündeki Lamba”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Amazon

Amazon,
su hecelerinin başkenti,
atasın sen,
bereketliliğin
gizemli sonsuzluğu,
ırmaklar akar sana
kuşlar gibi pike yaparak, yanık renkli
keski kalemleri örter seni,
büyük, ölü ağaç gövdeleri doldurur seni rayihayla,
ay ne gözleyebilir ne de boyunu ölçebilir senin,
sen gelinlik bir bitki gibi
en ıssız köşene dek yemyeşil tohumla
yüklüsün, vaftiz olmuşsun yaban baharın gümüşüyle,
kıpkızıl kesilirsin ölü ağaçlarla,
ay ışığında mavisin taşların arasında,
ağırbaşlı bir gezegen yolu gibi
demir grisi bir kokuyla örtülüsün sen.

[“Evrensel Şarkı”nın birinci bölümü “Yeryüzündeki Lamba”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy