KALABALIĞIZ

 

Olduğum onca insandan, olduğumuz insanlardan,

birini bile bulamam:

yiterler hepsi giysi altında,

taşınırlar başka kente.

 

Her şey hazırken

göstermem için zekâmı

içimde gizlenen bir budala

söyler ağzımdaki sözcükleri.

 

Başka zamanlar uyuşurum

güzide bir topluluğun arasında

ve baktığımda cesur olan kendime

tanımadığım bir korkak

sarmalar hızla iskeletimi

binlerce ince bahaneyle.

 

Saygın bir ev tutuştuğunda,

çağırdığım itfaiyeci yerine

bir kundakçı çıkar ortaya

ve o benim. Düzeltemem bunu.

Nasıl ayırt etmeli kendimi?

Nasıl toparlamalı kendimi?

 

Okuduğum bütün kitaplar

kendinden emin parlak kahramanları

överler her zaman:

ölürüm onları kıskanmaktan,

ve rüzgârla mermilerin filmlerinde

hayranlıkla bakakalırım atlıya,

ata bile hayran olurum.

 

Fakat aradığımda atılgan birini

çıkar dışarı eski tembelliğim

ve böylelikle bilmem kim olduğumu,

kaç kişi olduğumu ya da olacağımızı.

Keşke bir zile basabilsem

ve çağırabilsem kendi özümü,

çünkü gereksiniyorsam kendimi

yitirmemeliyim kendimi.

 

Yazarken bunları uzaklardayım

ve geri geldiğimde gitmişimdir:

bilmek isterim yaşamışlar mı

diğer insanlar da yaşadıklarımı,

benim gibi kalabalık mı onlar da,

ve bu sorunla onca boğuştuktan sonra

bir hayli şey öğreneceğim

ki sorunlarımı anlatacağım zaman,

coğrafyadan bahsedeceğim.

 

[Estravagario”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Reklamlar

YÜKSELMEK İÇİN GÖĞE

 

Yükselmek için göğe

gereksindiğin

iki kanat,

bir keman,

ve bir çok şeydir,

sayılamaz onca şeydir, adsız şeyler,

uzun ve hantal gözün sertifikaları,

badem ağacının tırnaklarındaki yazıt,

sabahleyin çimdeki unvanlardır.

 

[Estravagario”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

ONCA AD

 

Pazartesiler içine geçer salıların

ve hafta bütün bir yılın:

kesilmez zaman

yorgun makaslarınızla,

ve günün bütün adları

yıkanır gecenin sularıyla.

 

Kimse talep edemez Pedro olmayı,

Rosa ya da María olmayı,

hepimiz tozuz ya da kumuz,

hepimiz yağmur altındaki yağmuruz.

Konuştular benimle Venezüellalar,

Paraguaylar ve Şililer hakkında,

bilmiyorum neler söylediklerini:

yalnızca yeryüzünün derisini bilirim

ve bir adı olmadığını.

 

Çiçeklerden daha çok hoşnut etti beni

kökler, arasında yaşarken onların,

ve bir taşla konuştuğumda

çınladı bir çan gibi.

 

Çok uzundu ilkbahar

bütün bir kış sürdü.

Kaybetti zaman ayakkabılarını:

bir yıl dört asır gibi sürdü.

 

Uyuduğumda her gece,

nasıl çağrılırdım ve nasıl çağrılmazdım?

Ve uyandığımda kimdim ben

uyurkenki değildiysem eğer?

 

Bunun anlamı ancak

yeni doğmuş olmaktan ziyade

hayatın içine indik demektir,

öyleyse doldurmayalım ağızlarımızı

onca güvenilmez adla,

onca hüzünlü resmiyetle,

onca şatafatlı harfle,

onca seninle ve benimle,

kağıtlardaki onca imzayla.

 

Her şeyi karıştıran bir kafam var,

birleştiren ve yeni doğmuş yapan,

karan, soyan,

dünyadaki bütün ışık

sahip olana dek okyanusun tekliğine,

o cömert bütünlüğe,

o çatırdayan rayihaya.

 

[Estravagario”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

PARTENOGENEZ

 

Bana öğüt vermiş olanlar

her gün daha da delileşti.

Çok şükür aldırmadım onlara

ve taşındı hepsi birlikte yaşadıkları

ve geniş gölgeli şapkalarını

sürekli değiştirdikleri başka bir kente.

 

Saygıdeğer varlıklardı,

politik olarak derinlikli,

ve yaptığım her hata

acı çekmelerine yol açtı

ki griye döndüler ve kırıştılar,

bıraktılar kestane yemeyi,

ve bir sonbahar melankolisi

nihayet çılgınlaştırdı onları.

 

Şimdi bilmiyorum nasıl olsam,

unutkan mı yoksa saygılı mı,

sürdürmeli mi öğütlerini,

ya da kınamalı mı deliliklerini:

bağımsız olamıyorum,

yitmişim onca bitki yaprağında,

ve çıksam mı yoksa girsem mi,

gitsem mi yoksa kalsam mı,

kediler mi satın alsam yoksa domatesler mi?

 

Anlamaya çalışacağım

ne yapmamam gerektiğini

daha sonra yapmak için,

ve kafamı karıştıran yolları haklı çıkaracağım,

çünkü hata yapmazsam eğer,

kim inanır benim yanlışlarıma?

Eğer akıllı kalmayı sürdürürsem

kimse varmaz benim farkıma.

 

Fakat değişmeyi deneyeceğim:

özenle selâm vereceğim,

bakacağım dış görünümüme

ciddiyetle ve şevkle

olmamı istedikleri şey olana dek,

biri olurken öbürü olmaz ya,

başkalarında var olana dek.

 

Ve sonra rahat bıraktıklarında beni,

büsbütün başka biri olacağım,

ve değiştireceğim derimi

ve başka bir ağzım olduğunda,

başka ayakkabılarım, başka gözlerim,

her şey değiştiğinde

ve kimse tanımadığında beni,

başka bir şey yapamayacağımdan

sürdüreceğim aynı şeyi yapmayı.

 

[Estravagario”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

DENİZKIZIYLA SARHOŞLARIN MASALI

 

Bütün o adamlar oradaydı

büsbütün çıplak girdiğinde içeri o.

Sarhoştu adamlar ve tükürdüler ona.

Irmaktan yeni gelmiş, yolunu yitirmiş

o denizkızı bir şey anlamadı.

Sataşmalar aktı parıldayan teninde.

Altın memeleri sırılsıklam oldu çirkeflikten.

Yabancıydı göz yaşlarına, ağlamadı.

Yabancıydı giysilere, giyinmedi.

Dağladılar onu izmaritlerle ve yanmış tıpalarla,

ve yuvarlandı meyhanenin tabanında kahkahaları.

Konuşmadı, yabancıydı konuşmaya.

Gözleri uzak bir aşkın rengiydi,

kolları topaz gibiydi.

Mercan ışıkla kıpırdadı dudakları,

ve en sonunda çıktı gitti kapıdan.

Arındı girer girmez ırmağa,

yağmurda beyaz bir taş gibi pırıl pırıldı,

ve bakmadan geriye, yüzdü bir defa daha,

hiçliğe doğru, ölümüne doğru.

 

[Estravagario”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

AŞK

 

Onca gün, ah, onca gün görürüm seni.

Nasıl öderim, neyle öderim

onca somut ve onca yakın oluşunu?

 

Kana susamış ilkbahar

uyanır ormanlarda.

Yakında çıkar tilkiler inlerinden,

içer yılanlar çiyi,

ve çamlarla sessizliğin arasında

yürürüm seninle yapraklarda,

bu talihimi nasıl ve ne zaman

öderim diye sorarım kendime.

 

Gördüğüm her şeyden

görmek istediğim sensin hep,

dokunduğum her şeyden

dokunmak istediğim tenindir hep:

severim senin portakal gülüşünü,

seni uyurken izlemekten hoşlanırım.

 

Ne yapmalıyım, sevgilim, sevdiğim?

Bilmem nasıldır diğer aşklar

ya da geçmişteki sevdalılar,

yaşarım, izlerim, severim seni,

sevmek doğamda var benim.

 

Hoşlanırım senden ikindileri.

 

Nerededir şimdi? Gözlerin yittiğinde

sorarım hep.

Ne de uzun oyalandı diye düşünüp yaralanırım.

Zavallı, aptal ve üzgün hissederim kendimi,

ve varıp ışıldarsın,

yükselirsin şeftali ağaçları üzerinde.

 

Bundandır seni sevmem, ve bundan değil.

Onca nedeni var, ve onca yok,

ve böyle olmalı aşk dediğin,

kapsayan ve olağan,

özel ve dehşetli,

bayraklı ve gamlı,

yıldızlar gibi çiçeklenmiş

ve bir öpüş gibi ölçümsüz.

 

[Estravagario”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

GUİLLERMİNA NEREDE OLABİLİR ACABA?

 

Kız kardeşim davet ettiğinde onu

ve kapıyı açmak için çıktığımda dışarı,

güneş girdi içeri, yıldızlar girdi içeri,

buğdaydan iki belik girdi içeri

ve iki yorulmaz göz.

 

On dört yaşındaydım,

ve gurur duyduğum buluğ çağımdaydım,

inceydim, kıvraktım ve kaşlarımı çatmıştım,

cenaze gibiydim ve törensi.

Yaşardım örümceklerin arasında,

ormanın nemi, kınkanatlı böcek

ve üç renkli arılar tanırdı beni,

kekliklerin arasında yatardım,

saklanırdım nanelerin altında.

 

Sonra Guillermina geldi

mavi ışıltılı gözleriyle

tarayarak saçlarımı

ve kışın duvarlarına doğru

kılıçla mıhladı beni sanki.

Bunlar Temuco’da olmuştu,

Güney’de, sınırda.

 

Ağır ağır geçti yıllar,

adımlayarak gergedanlar gibi,

havlayarak çılgın tilkiler gibi,

kirlenmiş yıllar geçip gitti,

yaşlanmış, yorulmuş, ölümsü,

ve yürüdüm buluttan buluta,

ülkeden ülkeye, gözden göze,

sınırdaki yağmur

düşerken aynı boz biçiminde.

 

Yolculuktaydı yüreğim

aynı çift ayakkabıda,

ve benimsedim dikenleri.

Bulunduğum yerde dinleniş yoktu:

vuracağım yerde vuruldum,

öldürüldüğüm yerde hissettim,

ve dirildim, her zamankinden daha diriydim,

ve sonra ve sonra ve sonra ve sonra –

anlatmak uzun zaman alır.

 

Ekleyeceğim başka bir şey yok.

 

Yaşamak için geldim bu dünyaya.

 

Guillermina nerede olabilir acaba?

 

[Estravagario”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy