Büyük Okyanus

 

Ey okyanus, armağanlarından ve tahribatından seçebilseydi ellerim

bir ölçüyü, bir meyveyi, bir ekşi mayayı, o zaman seçerdi

dünyadan uzak sakinliğini, çeliğindeki o çizgileri,

havayla ve geceyle korunan genişliğini,

ve yok eden temizliğinde

kendi sütunlarını patlatan ve çökerten

beyaz dilinin enerjisini.

 

Kıyıları tuz buz eden ve dünyayı kuşatan

kumun o barışını yaratan

son dalganın tuzlu ağırlığı değil:

Kudretin merkezi hacmidir o,

suların yayılmış gücü,

hayat dolu o dokunulmaz ıssızlık.

Zaman belki ya da bütün bu devinimle

ağzına dek dolu tas, ölümün fark etmediği

mükemmel birlik, yok eden

mutlaklığın yeşil bağırsakları.

 

Bir damlayı yükselten indirilmiş koldan,

tuzdan bir öpüş kaldı geriye yalnızca. Kıyılardaki

insan bedenlerinden yalnızca ıslak çiçeklerin

nemli bir nefesi. Derinliğinin enerjisi

harcanmaksızın kayıp gitti sanılır,

sanılır ki geri döner dinlencesine.

 

Senden fışkıran dalga,

kimliğin oku, yıldızla süslü tüy,

köpük oldu sadece, kırıldığında ve geri yuvarlandığında

yok olmadan tekrar oluşmak için.

 

Bütün kudretin kaynak oluyor yeniden.

Sadece çürümüş çöpten vazgeçtin sen,

senin deniz yükünün fırlattığı kabuklardan,

işgüzar bereketinin kovduğu her şeyden,

artık çiçek salkımı olmayan her şeyden.

 

Heykelin yayılmış yatıyor dalgaların ötesinde.

Göğsü ve ceketi gibi tek bir yaratığın

nefes alışı gibi, yaşıyor ve düzenli,

ışığın maddesiyle yükseltilmiş,

dalgalardan yükselmiş, oluşturuyor ovaları,

gezegenin çıplak derisi.

Dolduruyorsun kendi hayatını özünle.

 

Taçlandırıyorsun sessizliğin kubbesini.

 

Tuzunla ve balınla titriyor dünyanın leğeni,

suların her şeyi kaplayan boşluğu,

ve hiçbir şey özlenmiyor sende

yarılmış kraterlerde gibi, dağların kapları:

Boş tepeler, yara izi ve işaretler

kolluyor yaralanmış havayı.

 

Taçyaprakların çarpıyor dünya tuzuna,

denizaltı mısır tohumun titriyor,

o esnek yosunlar tehditkârca asılı duruyor, gevşekçe,

balıklar kaynaşıp duruyor ve ürüyorlar,

ve yalnızca pulların ölü ışıltıları

yükseliyor ağların sicimlerine,

bir milimetre, yaralanmış

kristal birliklerinin sonsuzluğunda.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Doğumlar

 

Yıldızlar dönüştüğünde

toprağa ve metale, ve ölüp gittiğinde

onların enerjisi ve şafağın kadehi

ve kömür döküldüğünde ve ateş

sunulduğunda meskenlerinde,

düştü deniz yanan bir damla gibi

mesafeden mesafeye, zamandan zamana:

Küre oldu mavi ateşi onun,

tekerleğindeki hava çalan bir çan gibi,

en içteki yaratığı onun titredi köpükte,

ve tuzun ışığında yukarı kaldırıldı

o yayılmış özerkliğin çiçeği.

 

O yalıtılmış yıldızlar

dinlenirken giderek sönen lambalar gibi

ve inceltirken onların dokunulmaz saflığını,

doldurdu deniz kendi muazzam uzayını tuzla

ve yara iziyle, şeneltti günün yayılışını

yalayan ışıltı ve devinimle,

yarattı toprağı ve serbest bıraktı köpüğü,

kaybolduğu yerde kauçuktan bir iz bıraktı,

doldurdu uçurumu heykellerle,

ve kanın temeli atıldı onun sahillerinde.

 

Dalga kabarmasının yıldızı, ana su,

ana madde, yenilmez ilik,

balçıkta yükseltilmiş titreyen kilise:

Sendeki hayat taciz etti gecesel taşı,

geri çekti kendini dokunduğunda yaraya,

çekip gitti kalkanlarla ve taçlarla,

berrak dişleri çekti,

yığdı savaşı karnında.

Karanlığın biçimlediği şey, parçalandı

şimşeğin soğuk özüyle,

yaşıyor senin hayatında, Okyanus.

 

Dünya yarattı insandan kendi cezasını.

 

Öldürülmüş canavar, çökmüş dağlar,

inceledi durdu ölümün yumurtasını.

 

Fakat senin çağının koşusu altında hayatta kaldı

o boğulmuş zaman diliminin kanatları,

ve yaratılmış ihtişam taşıyor

aynı kepekten zümrütleri,

o aç çamlar yutuyor

mavi çember ağızlarıyla,

dalgalı saç emiyor boğulmuş gözleri,

savaşan gezegenlerden yıldız mercanı,

ve balinanın yağla doymuş gücünde

kayıyor o toz eden karanlık.

 

Eller olmaksızın dikilmiş katedral,

gelgitin sayısız vuruşu altında,

tuz bir iğne ucu oldu,

kuluçkaya yatmış sudan bir bıçak ağzı oldu,

ve saf varlıklar, yeni saçılmış,

kaynaşıp durdu ve iç içe geçirdi duvarları

– mantarın gri mücevheriyle

kuş yuvalarından gruplar gibi –

kayana dek o kızıl tunik yere,

o sarı tanrılaştırma yeni bir hayat buldu,

büyüdü o kireç beyazı horozibiği.

 

Her şey oluşun kendisiydi, titreten öz,

et yiyen, ısıran taçyaprakları,

üst üste yığılmış çıplak kitle,

tohum ağırlığı bitkilerin bir seğirtişi,

nemli kürelerin kanaması,

yaratıkların bölünmüş sınırlarını deviren

sonsuz bir mavi rüzgâr.

Ve işte böyle dönüştü o dokunulmaz ışık

kendi menekşe cevherlerini ısıran bir ağza.

Okyanus, daha uysal bir biçim oldu,

hayatın apaydınlık mağarası,

karnında hayata gebe, kayan kitlesi

üzüm salkımlarının, dölyatağının dokusu,

filiz dişler savurmuş bilgiyi,

o sabah tazesi lenfin kılıcı,

çiftleşmenin keskin kokulu organları:

Her şey zonkladı sende hayatla ve doldurdu suyu

boşlukla ve sallamalarla.

İşte böyle aldı hayatın tacı

kendi yaban aromasını, kendi köklerini,

ve dalgalar bir yıldız istilası oldu:

İnsan beli ve bolluk hayatta kaldı,

hotoz ve yayılma kaldırdı

köpüğün altın konuklarını.

Ve sahiller üzerinde titredi daima

denizin sesi, suyun gelin yatağı,

o rüzgârla uğultulu, yok eden deri,

yıldızın hiddetlenmiş sütü.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Balıklar ve Boğulmuş

 

Birden gördüm bu bölgelerin dolduğunu

yoğunlukla, çelikten pürüzsüz biçimlerle,

kesen bir çizgi gibi ağızlar,

taşan gümüşten yıldırım,

hüzün giyinmiş balıklar, gotik balıklar,

altın kaplama gök kubbe gibi balıklar,

ay lekeleri parlayan balıklar,

bir ürperiş gibi hızla geçen balıklar,

beyaz sürat, dolaşımın

ince bilimi, öldürüşün ve çiftleşmenin

oval ağızları.

 

El ya da bel, uçucu ayla

çevrelenmiş olsa bile,

gördü balık sürüsünün titreyişini,

o nemli, elastik akıntısı hayatın,

yıldızların pullardaki gelişimi,

ve tohum ağırlığı opal savruldu

okyanusun karanlık çarşafına.

 

Alazlı görünüyordu o, batan gümüş taş,

titreyen bir hazinenin sancakları,

ve teslim etti kanını inerken

o esneyen derinlikte,

kanlı çemberli gövde heykelinin

içine işleyen ağızlarla tutulmuş,

ta çözülene dek ve ezilene dek

kanlı bir başak gibi gelgitlerin

kalkanı, ametistlerin parçaladığı

bir giysi, yaralanmış bir miras

dibinde denizin, o sonsuz ağaçta.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

İnsanlar ve Adalar

 

Okyanus insanları uyandı, övdü

adalar etrafındaki suyu, bir yeşil taştan öbürüne:

Ateşle ve yağmurla birlikte örülmüş

taçlar ve dümbelekler getirdikleri çitten

dokuma yapan bakireler geçti.

O Malenezya ayı

sert bir mercandı, kükürt ağırı çiçekler

yükseldi okyanustan, toprağın kızları

titredi dalgalar gibi

palmiyelerin düğün rüzgârında

ve zıpkınlar daldı ete

avlarken köpüğün hayatını.

 

Beşik sallayan kanolar o ıssız günde,

çiçek tozuyla iğnelenen adalardan

gecesel Amerika’nın metalik yığınına doğru:

Sonsuz küçük adsız yıldızlar, gizli

kaynaklar gibi rayihalı, tıka basa

doldurulmuş tüyle ve mercanlarla,

okyanussu gözler keşfetti o yüksek

kara bakır kıyıyı, o dik

kulesini karın, ve balçığın insanları

gördü nemli bayrakların dans edişini

ve atmosferin hızlı oğulları

denizin uzak yalnızlığından,

o zaman geldi yitik portakal çiçeğinin dalları, o zaman

geldi okyanus manolyasının rüzgârı, o mavi izlerin

şirinliği kalçalara doğru,

metalsiz adaların öpüşü,

fırlatılmış saf bal,

çınlıyor gökyüzünün çarşafları gibi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Rapa Nui

 

O muhteşem denizin göbeğisin, Tepito-te-henúa,

denizin atölyesi, söndürülmüş taç.

Senin lav püskürtülerinden yükseldi insanın

alnı okyanusun yücesinde,

taşın çatlamış gözleri

ölçtü o siklonsu evreni,

ve hayatın beli senin heykellerinin

tamamlanmış boyutunu diken eldi.

 

Tanrısal kayaların oyuldu

Okyanus’un bütün çizgilerine doğru,

ve insan yüzleri çıktı ortaya,

adaların derinliklerinden yaratılmış,

boş kraterlerden doğmuş,

ayakları sessizliğe dolanmış.

 

Nöbetçilerdi onlar ve kesmişlerdi

bütün nemli imparatorluklardan

gelen suyun dolaşımını,

ve yüz yüze maskelerle geri tuttu

deniz kendi mavi, fırtınalı ağaçlarını.

Bu yüzlerden başka kimse şeneltemezdi

deniz imparatorluğunun dolaşımını. Dilsizdi

bir gezegenin kapısı gibi,

adanın ağzını geren bu tel.

 

İşte böyle, denizin dışbükey ışığında

taçlanıyor taşın masalı

ölü madalyalarıyla ölçümsüzlük,

ve o küçük krallar, dalga köpüğünün

sonsuzluğu için,

bütün bu ıssız monarşiyi kuranlar,

geri dönüyorlar denize o görünmez geceden,

geri dönüyorlar tuzdan lahitlerine.

 

Sadece ay balığı öldü kumda.

 

Sadece zaman kemiriyor moais tanrılarını.

 

Sadece sözcükler biliyor

kumdaki sonsuzluğu:

Mühürlenmiş ışık, ölü labirent,

boğulmuş kadehin anahtarları.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Heykelciler (Rapa Nui)

 

Heykelciyim ben. Adım yok benim.

Yüzüm yok benim. Kopardı zincirini, uçmak için

dikenli çalının üzerinden ve taşları döllesin diye

havaya yükselmek için.

Benim taşlaşmış yüzümü taşıyorlar, anayurdumun

sert ıssızlığını, Okyanus İmparatorluğu’nun tenini.

 

Hiçbir şey demek istemiyorlar, sonsuzca kalıcı,

kendini zamanın sessizliğine bırakan büyük kum kütlesiyle

doğmaktan başka hiçbir şey istemiyorlar.

 

Soracaksın bana onca parmak ve el

ve karanlık kol harcadığım heykel

kraterlerden bir heceyi, çok eski bir kokuyu,

saklanmış lav işaretini barındırıyor mu diye.

 

Böyle değil işte, heykeller biz ne idiysek odur,

biz biziz, dalgaları gözlemleyen alınlarımız,

özümüz, ara sıra kesintiye uğramış, ara sıra

yaşıyor bize benzeyen taşta.

 

Başkaları küçük ve kötücül tanrılardı,

balıklar, sabahları oyalayan kuşlar,

baltaları saklayan ve en yüksekteki yüzlerin

doğruluşunu ezen, bir zamanlar hayat vermiş taş gibi.

 

O geciken hasat hakkındaki anlaşmazlığı

ve çiçeğin danstaki mavi şekerini doğurmayı

gizlemek mi isterdi acaba Tanrılar.

 

Keşke kaldırsalardı yalnızca ve sunsalardı unun anahtarını:

Keşke insanın içindeki kırmızı ilkbaharda

yalnızca nemlendirselerdi gelin çarşaflarını

görünmezce dans eden ıslak çiçek tozlarıyla,

fakat bu duvarlara, bu kratere, geldin

sadece sen, küçük ölümlü taş yontucu.

 

Bu et ve başka et tüketilecek,

çiçek belki ölecek, zırhsız,

ölüm bir gün cansız şafak gibi, kuru toz gibi,

gelecek o gururlu adanın kuşaklarına,

ve sen, ey heykel, insanın kızı, bakacaksın boş boş

ölümsüz ellerle büyümüş, her zaman uzak

boş gözlerle ileriye doğru.

 

Kazmalısın toprağı o kımıltısızlığın

doğumu için, sonsuz zamanda yitmiş

gölge düşünceye dek inşaattan, kendi balını emen

muazzam arının üstüne düşer gibi.

 

Ellerin dokunmalı taşa ve biçimlemeli,

sunmalı o kalıcı olan yalnız kudreti

bulunmayan adları kullanmadan,

ve işte böyle, hayattan ölüme, zincirlenmiş

zamana tek bir dalgalı el gibi,

dikiyoruz uyuyan o yanmış kuleyi.

 

Haşmetimizin üzerinde büyüyen heykel.

 

Bak ona bugün, dokun onun özüne, bu dudaklar

konuşuyor ölümümüzde uyuyan

aynı sessiz dili, ve kumun bu yarası,

deniz ve zaman yalanan bir kurt gibi,

düşmeyen bir yüzün bir parçasıydı,

bir canlının çekirdeği, başağı yenen üzüm salkımı.

 

İşte böyle hissedildi, kendi katı hücrelerini

inşa eden hayat oldu onlar, onların taştaki peteği.

Ve bu bakış barındırıyor kumu zamandan daha da çok.

Arı kovanındaki bütün ölümden daha da fazla sessizlik.

 

Bal oldu onlar, taşın üzerinden bugün de kayan

o göz kamaştıran ışığı şenelten ciddi bir amaçta.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yağmur (Rapa Nui)

 

Hayır, bırakma ki tanısın Kraliçe

senin yüzünü yeniden, böyle daha tatlı

işte, ey sevgilim, uzağında putların, ellerimdeki saçının

süsünün ağırlığıyla; hatırlar mısın

Mangareva ağacının senin saçlarına düşen

çiçeklerini? Bu parmaklar benzemiyor

o beyaz taçyapraklarına: Gözlemle bunları, kökler gibiler

kertenkelenin kaçtığı taştan bir sap gibiler.

Korkma, biz bekliyoruz, çıplak, ki düşsün

diye yağmur,

Manu Tara’nın üzerine düşen aynı tarz bir yağmur.

 

Fakat suyun izlerini taşta pekiştirmesi gibi

akıyor üzerimizden ve götürüyor bizi uysalca

karanlığın içine, Ranu Raraku’nun krater ağzından

daha da derine. Bu yüzden

görmüyor seni ne balıkçı ne de çömlek.

 

Göm göğüslerinin ikiz korlarını ağzıma

ve saçının süsü sunsun kısa bir geceyi üzerime

nemli kokusu beni örterek gizleyen bir karanlığı.

 

Geceleri düşlüyorum ki kökleri birlikte örülmüş

ve aynı anda fışkıran iki bitkiyiz sen ve ben,

ve ağzım gibi tanıyorsun toprağı ve yağmuru,

değil mi ki topraktan ve yağmurdan yaratıldık. Ara sıra

düşünüyorum ölümün içinde uyuyacağımızı aşağıda,

uçurumun ayakları yanındaki o derin toprakta, ve gözlemleyeceğiz

inşa etmek ve sevmek için bizi buraya getiren Okyanus’u.

 

Ellerim demirden değil seni tanıdı tanıyalı,

başka bir denizin suyu bir ağın arasından akar gibi akıyor,

fakat şimdi barındırıyor su ve taş tohumla gizleri.

 

Sev beni, ey uyuyan, ey çıplak, kıyılarda

bu adaya benzeyen: Senin sersemleşmiş sevdan, senin

ölçümsüz sevdan, saklanmış düşlerin mağarasında,

bizi kuşatan denizin devinimi gibi.

 

Ve ben bir zaman uyuduğumda

senin sevdanda, çıplak,

bırak elim bulsun huzuru göğüslerinin arasında

titresin diye

yağmurla ıslanmış meme uçlarınla uyumlu olarak.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Okyanus Halkı

 

Denizin onuru, fok balıklarının çürümüş derilerinden

başka tanrılar olmaksızın, Antarktik kırbaçla

pataklandı yámame’ler, yağa ve dışkıya

bulanmış alacalufe’ler:

Kristalden ve uçurumdan duvarların arasında

denizdeki buz kütlesinin ve gökkuşağının

çağıldayan düşmanlığı arasında sürükledi kanoyu

kurtların huzursuz aşkı

ve ateşin alazları korudu

en uçtaki ölümlü suları.

 

Ey insan, eğer yok ediliş inmeseydi aşağıya

karın ırmaklarına doğru,

gelmezdi katı ay

buzulların soğuk nefesi üzerine,

fakat uzaklardan gelen insandan

karın özüne dek ve Okyanus’un

en kıyıdaki sularına dek

geldi ticaret topraktan çıkarılmış kemiklerle,

her şeyin ötesinde seninle karşılaşana dek,

ki senin kanon bugün, her şeyin ötesinde, ötesinde karın,

ve buzun denetimsiz fırtınası

dolaşıyor yaban tuzun arasında

ve hiddetli yalnızlık arıyor

ekmeğin sığınacağı yeri, – o zaman kendinsin ey okyanus,

denizin bir damlası ve onun öfkeli mavisisin,

ve yıpranmış incecik yüreğin çağırıyor beni

ölen müthiş bir ateş gibi.

 

Köpüklenen şarabının uğultusuyla savaşılmış

buz katılığı bitkini seviyorum,

ve dere çukurlarının yanında

kabuklu hayvanların lambaları üzerinde ışıldıyor

ateş böceklerinin küçük ahalisi

soğukla yıldırılmış suda,

ve solgun ve hayali parıltıdan kendi şatosundaki

o Antarktik şafak.

 

Berrak ellerin sabah kızıllığıyla yanmış

bitkilerdeki o muazzam kökleri de

seviyorum ben,

fakat sana, sen denizin gölgesi,

buz soğuğu tüylerin oğlu, paçavra içindeki

okyanus insanı, karşıt akıntılardan doğmuş

bu dalga geliyor, rüzgâr altındaki

o yaralı aşk gibi yönlendirilen.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Antarktik

 

Antarktik, güneysi taç, donmuş

fenerlerin salkımı, toprağın derisinden

sökülmüş buzdan oluşan

külün kabuğu, saflıktan

yıkılmış kilise, o beyaz

katedrale konan yelkenli gemi,

çatlayan kristal için kurban yeri,

gecesel karın duvarlarına doğru

parçalanan fırtına,

uzat bana o çift göğsünü, o saldıran

yalnızlığın üzerinde öfkelenmiş,

o korkutan rüzgâr için rota

tekmil kakımın taçyapraklarıyla maskeli

tekmil gemi batışlarının sis düdükleriyle

ve dünyaların beyaz zararıyla,

ya da sun bana berrak bir parça kuvars gibi

soğuğu temizleyen huzurunun memesini,

ve nefes almamışı, o sınırsız

berrak maddeyi, o özgür havayı,

topraksız yalnızlığı ve yoksulluğu.

En katı öğle zamanlarının denetimi,

buzun mırıldanan harpı, kımıltısız,

yakınında o düşman yıldızların.

 

Tekmil denizler mükemmel denizindir senin.

 

Tekmil okyanusun direnç kuvveti

toparladı kendi berraklıklarını sende,

ve tuz doldurdu seni kendi şatolarıyla,

inşa etti kentleri buz, kristalden

bir iğne üzerinde yükseldi, rüzgâr

tuzlu yaban püskürtün arasından hızla geçti

karla yanmış bir kaplan gibi.

Kubbelerin doğdu tehlikeden

fırtına rüzgârlarının holünde,

ve ıssız sırtında dinleniyor hayat

denizin altındaki bir asma bahçesi gibi,

tükenmeden yanarak, saklayarak ateşi

karın ilkbaharı için.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kıyının Oğulları

 

Denizin dışladığı, dövülmüş

Antarktik köpekler,

sustalı bir bıçakla kesilmiş

yerlilerin mağrur boyunlarına

piyasa fiyatını ödeyen toprak ağalarının

ölü kemiklerinin üzerinde

dans ettiği ölü Yagane yerlileri.

 

Antofagasta’dan Changos ve o kuru kıyı,

dışlanmış, okyanusun donmuş biti,

Rapa’nın torunu, yoksul Anga-Roa,

ezilmiş maymunlar, Hotu-İti’den cüzzamlılar,

Galápagoslu köleler, takımadaların

kovalanmış serserileri,

sefil paçavralar arasındaki

o kirli yamalar gösteriyor

kavganın dokusunu,

havayla tuzlanmış deri, o cesur

suskun insan dokusu, kehribar.

Denizin memleketine geldi gemi yükü,

geldi ip, yelken, müessese,

dolduran profiliyle kâğıt paralar,

cam kırıkları geldi kumsala,

geldi Vali, muavin,

ve denizin kalbi dikildi,

cep oldu, iyot ve ölüm kavgası.

 

Satmak için geldiklerinde güzel bir

şafaktı, gömlekler

orada aydınlandı kar gibi teknelerde,

ve göğün oğulları yandı tutuştu:

Çiçek ve sevinç ateşi, ay ve devinim.

 

Denizin biti, ye şimdi gübreyi,

izle çöplüğü, denizcinin

yamalı ayakkabısı, müdürün,

dışkı ve çürümüş balık kokusu.

Şimdiden girmişsiniz içine sadece

ölmek için terk ettiğiniz o dolaşımın.

Denizdeki ölüm değil, suyla ve ayla,

fakat ölüm yazısı yazanın çökmüş

mağaralarında ölüm, çünkü unutursanız

yitmişsiniz demektir.

Daha önce ölümün kendi bölgesi vardı,

ruh dolaşımı, etaplar, istasyonlar,

ve dans ederek yükselirdiniz, gülün

gündelik çiyine dönüşmüş olarak

ya da kılkuyruğun deniz yolculuğu:

Bugün ölüsünüz sonsuza kadar: Batmışsınız dibe

keşişin kasvetli fermanında,

ve sizler sadece toprağın kurtlarısınız

kuyruğuyla en fazla vurabileceğiniz

cehennemin yazıcı salonları altında.

 

Gel ve kaynaş denizin üstündeki

sahillerde: Biz hoşgörü göstermiyoruz

daha. Balık avlayabilirsiniz

bizim Balık Şirketimiz size

garanti verdiği müddetçe: Gelebilirsiniz

ve sıyırtabilirsiniz kaburgalarınızı rıhtımlarda,

sürükleyebilirsiniz garbanzo bezelyesi dolu çuvalları

ve uyuyabilirsiniz kıyının çöp yığınlarında.

Gerçekte sizler bir tehditsiniz, köpüğün

mirastan yoksun hergeleleri: Sizi bekleyen gemiye

binmenize rahibin izin vermesi

çok daha iyiydi,

ve bitle ve diğer şeylerle berabermiş gibi

götürecek sizi hiçbir şeye, tabutsuz, silip süpürülmüş

son dalgalarla ve gemi batışıyla,

yalnızca ödenmeyeceği zaman, ölümde.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ölüm

 

Pense gibi köpek balıkları,

deniz dibinin kadifesi gibi,

dilimlenmiş aylar gibi ortaya çıkıyorsunuz

birdenbire o kızıl yumurtayla:

Yağla parıldayan yüzgeçler karanlıkta,

üzünç ve hız, hangi suça doğru

baş döndüren ışığıyla bir taçyaprağı gibi

korkunun gemileri,

bir ses bile olmaksızın, yeşil bir ateşte,

bir kıvılcımın bıçak vuruşu.

 

Denizin derisinde aşk gibi

kayan temiz gölge biçimleri,

gırtlağa dalan aşk gibi,

güvercinlerde pırıldayan gece gibi,

şarabın hançerlerdeki ışıltısı gibi:

Muazzam meşinlerden geniş gölgeler

tehditkâr sancaklar gibi: Kollardan

dallar, ağızlar, dalgalanan bir çiçekle

yutulmuş olanı çevreler gibi diller.

 

Hayatın en küçük damlasında

bekliyor kararsız bir ilkbahar

dokunulmaz sistemiyle kuşatacak

boşluğa titreyerek düşeni:

Kötücül fosfordan bir kuşağı

yitik olanın kara ölüm savaşına

götüren o morötesi bağ,

ve boğulmuşun battaniyesi örtünmüş

mızraklardan ve yılan balığından bir ormanla,

her şeyi yutan dipte

titreyen ve dipdiri bir mekik gibi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Dalga

 

Dipten çağıldıyor dalga, köklerle,

o batmış gök kubbenin kızları.

O esnek istilâ fırlatıldı havaya

Okyanus’un temiz gücüyle:

Ortaya çıktı kalıcılığı, su bastığında

o derin gücün kameriyelerini

ve her bir varlık direnç gücünü verdi,

ve kuşağında savurdu o soğuk ateşi

ta ki bükene dek kendi kar beyazı gücünü

kudretin dallarından.

 

Yeryüzünden bir çiçek gibi geliyor

yuvarlanırken kararlı kokusuyla o

manolya çalısının görkemine doğru,

fakat dipteki bu çiçek, infilâk etmiş,

taşıyor yok edilmiş bütün o ışığı,

taşıyor yanmamış bütün o dalları

ve beyazlığın dolu kaynağını.

 

Ve onun yuvarlak göz kapakları,

oylumu, fincanları, mercanları,

oynuyor denizin derisiyle ve böylelikle gösteriyor

bu hayat bereketini suyun altında:

O vakit denizin birliği oluşturuluyordu,

denizin havaya yükselen sütunu,

tekmil doğumları ve düşüşü.

 

Tuzun okulu açtı kapılarını,

tekmil ışık uçtu ve kırbaçladı göğü,

geceden şafağa kabardı

o nemli metalin ekşi hamuru,

tekmil ışığın bolluğu bir taçyaprağı oldu,

çiçek büyüdü taş tüketilene dek,

ölüme doğru yükseldi köpüğün akışı,

fırtınanın bitkileri saldırdı,

gül akıttı kendini çelikte:

Suyun iskelesi iki kat oldu

ve çağıldamaksızın çökeltti deniz

kristalden ve ürpertiden kendi kulesini.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Limanlar

 

Mavi bir taş gibi yontulmuş Acapulco,

uyandığın zaman şafak atıyor kapındaki denizde,

bir trompet salyangozu gibi

gökkuşağı renkli ve kenarları işlemeli,

ve taşlarının arasında kayıyor bir yıldırım gibi titreyerek

denizin ışıltısıyla dolmuş balık.

 

Sen o temiz ışıksın, göz kapaksız, salınan

çıplak gün bir sahil çiçeği gibi

suyun yayılmış enleri arasında

ve dağ aydınlanmış balçık lambalarla.

 

Senin yakınlığında verdi denizkulakları bana o sıcak

öğle sonrası sevdayı hayvanlarla

ve tropik bataklık ormanlarla,

yuvalar dallarda düğümler gibi ve orada

taşıdı balıkçılların kaçışı köpüğü yüceliklere,

ve suda, bir suç gibi kızıl, ağızlardan

ve köklerden oluşmuş, hapsedilmiş bir halk gürledi.

Uysal ve çıplak, denizin taşıdığı Kaliforniya’nın

kıyılarda çizemediği Topolobambo,

Mazatlán, ey yıldız ışıklı gecesel liman, işitiyorum

dalgalarının vurduğunu yoksulluğuna

ve takımyıldızların senin, senin sadık

koronun yürek atışı,

ayın kızıl ağı altında şakıyan

uyurgezer yüreğin senin.

 

Guayaquil, mızrak hecesi, ekvatorsu

yıldızın bıçak ağzı, bir kadının

kanla ıpıslak örgüleri gibi dalgalanan

nemli karanlık için açık kilit:

Yapraklara fildişi damlatan

ve insan ağızlarına kayan

deniz asidi gibi kemirici

üzümleri ıslatan

acı terin peşinde olduğu

demir kapı.

 

Mollendo’nun kayalıklarına tırmandım, o beyaz,

sadece ışıltısını ve yara izlerini kurutmuş,

hazinesini taşların arasında palamarla bağlamış

yarılmış anakarasıyla bir krater,

içe kapatılmış insanın dar mekânı

arasında yalçın, çıplak kaya yüzeylerinin,

o metalik yarıkların gölgeleri,

ölümün sarı dağ burnu.

 

Pisagua, acının harfi, işkenceyle

lekelenmiş, senin boş harabelerinde,

korkutan sarp kayalıklarında,

taştan ve yalnızlıktan hapishanende

denediler yok etmeyi insanın bitkisini,

örmek istediler ölü yüreklerden

bir halıyı, küçümsemek istediler bahtsızlığı

insan değerinin ezilmesinin

çılgınlığı için bir belirti: Orada, o tuzla örtünmüş

boş caddelerde, sallıyor umutsuzluğun

hayaletleri pelerinlerini,

ve o çıplak rezil yarıklarda

duruyor tarih bir anıt gibi

kırbaçlanmış yalnız deniz köpüğüyle.

Pisagua, senin şakaklarının boşluğunda,

o hiddetli ıssızlıkta, ayağa kalkıyor

insanın gerçekliği

çıplak, soylu bir anıt gibi.

 

Sadece tek bir insan değil, sadece kan değil

kirleten hayatı senin uçurumlarında,

fakat bütün cellatlar zincirlenmiş

yaraların bataklığına, cezalara,

yas giysileri kuşanmış Amerika’nın kırlarına,

ve senin ıssız ve yalçın kayalıkların

dolduğunda zincirlerle,

yalnızca bir sancak değildi yırtılan,

yalnızca bir haydut değildi intikam heveslisi,

tarihte tekrar dişlerini gösteren

ve ölüm getiren bir bıçakla

o bahtsız halkın yüreklerini delik deşik eden

o utanç veren suların hayvanlarıydı fakat,

kendilerini yaratan toprağı denetleyerek,

kirleterek şafağın kumunu.

 

Ardında memlekete acılar bırakan

ve tırnağıyla acılı

memleketimizin kabuğunu kazıyan

bilinmedik o tanrıya altın getiren

o gizli tuzda ve güherçilede boğulmuş,

ey kumlu limanlar.

 

Antofagasta, senin uzak sesin

açılıyor o kristalsi ışıkta

ve doluyor çuvallara ve silolara,

ve dağıtılıyor o kısır sabahta

gemilerin yönüne doğru.

 

Kurumuş gül ağacı, İquiqe,

senin beyaz trabzanların arasında,

ay ışığının yıkadığı, çölden ve denizden oluşan

çam duvarların boyunca,

orada aktı halkımın kanı,

orada öldürüldü gerçek, umut

çözündü kanlı iliklere,

gömüldü suç kumun altına,

ve mesafe boğdu ölümün hırıltısını.

 

Hayalete benzeyen Tocopilla, dağların altında,

iğnelerle dolu çıplaklığın altında

dolduruyor güherçile kuru kar’ını

söndürmeden kararlılığının ışığını

ya da ölümün keseklerde sarstığı

o karanlık elin kaygısını.

 

İnsan sevdasının eziyet görmüş

suyunu kovan çaresiz sahilleri,

o kireç beyazı kıyılarında

utancın en muhteşem metali saklanmış sanki.

Senin limanlarına indi o gömülmüş insan

görmek için satılmış caddelerin ışığını,

o ağır yüreği hafifletmek için,

unutmak için kum ovalarını ve belâları.

Geçip giderken, kimsin o halde sen, kim

geçip gidiyor altın gözlerinden, kim izliyor seni

o parlayan camlarda? İniyorsun aşağıya ve gülüyorsun,

değerini biçiyorsun ağaçtaki sessizliğin,

dokunuyorsun camların ışıltısız ayına

ve başka bir şey yok: Gözetim altında kalıyor insan

et yiyen gölgeler ve demir çubuklar tarafından,

uzanıyor yayılarak hastanesinde, uyuyarak

barutun kör ışıltısında.

 

Alnıma yaprakların yağmurunu

deviren Güney’in limanları:

İğnelerle dolu kaynağından

acılarımın üstüne yalnızlığın yağdığı

kışın acı çam ağaçları.

Puerto Saavedra, buza kesmiş İmperial’ın

sahilleri: O kumlanmış

ırmak ağızları, kimsenin taçlarını sallamadığı

ve fırtınayla kırbaçlanmış portakal ağaçları gibi

yukarı yükselen martıların

o buz gibi şikayet çığlığı,

şefkatime doğru yolunu yitirmiş şirinler,

o yaban denizde paramparça olmuş

ve yalnızlıkların üstüne püskürtülmüş.

 

Sonrasında kar vardı yolumda,

ve boğaz boyunca uyuyan evlerde

Punta Arenas boyunca, Puerto Natales’te,

o uluyan fırtınanın mavi yayılışında,

o hızla esen, o dizginsiz,

yeryüzü üzerindeki nihai gecede gördüm

dayanmış kalası, yaktım lambaları

zalim rüzgârın altında, indirdim ellerimi

o çıplak Antarktik ilkbaharda

ve öptüm en son çiçeklerin soğuk tozunu.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gemiler

 

Işıklı denizin üzerinde kayıp giden ipek gemiler,

o menekşe mavisi sabahta yükselen,

kızıl flamalı denizin güneşini çaprazlayan,

yolunmuş ercik gibi hırpanî,

altın kasalardan gelen o sıcak hava

bıraktı tarçını kemanlar gibi çınlasın diye,

ve ovuşturulan ellerden bir fırtınada

limanlarda fısıldayan o soğuk tamahkârlık,

yeşim taşının hoş gelmiş yeşil şirinliği

ve ipeğin solgun tahıl tanesi,

bir rüzgârın yolu gibi hızla geçti her şey denizden,

kaybolan anemonların dansı gibi.

 

Zayıf hızlı gemiler geldi, denizin

güzelim aletleri, yelkenli balıklar,

buğdayla parıldayarak, kaderi

kül grisi yüklerin,

çünkü taşın taşkını gibi yanıp sönüyor

yelkenleri arasında düştüğünde ateş gibi,

ya da ağzına kadar doldurulduğunda kükürt sarısı çiçeklerle,

koparılmış tuzun çorak tarlalarında.

Başkaları zincirlere vurulmuş halkları taşıyordu,

aşağıdaki rutubete gönderilmişler,

geminin ağır tahtasını çizen

gözyaşlarıyla mahkûm gözler.

 

Biraz önce fildişinden ayrılmış ayaklar, kızgınlıklar

yığılmış üst üste yaralı meyveler gibi,

derisi yüzülmüş geyik gibi acılar: Yazın

elmaslarından pis kokulu

gübrenin derinliğine düşmüş başlar.

Hem buğdayla yüklü, rüzgâr gibi

ovaların mısır başakları arasından süzülürcesine

dalgaların üstünde titreyen:

Balina avı gemileri, katı zıpkınlar gibi

dikelmiş yürekler,

avla ağırlaşmış, dolu ambarıyla

Valparaíso’ya doğru giden,

yağlanmış yelken, oraya buraya fırlatılmış,

soğukla ve yağla yaralanmış,

geminin fincanı dolana dek

hayvanın yumuşak avıyla.

Denizin öfkesinde bir batıştan öbürüne

hatırasına ve geminin son parçalarına

insanların yapışıp durduğu,

deniz bölümlerinin

kesilmiş eller gibi

o ölüm savaşında köpüklenen denizi

dolduran dar ağızlara götürdüğü

direksiz araçlar.

Güherçile gemileri, karinası dar

ve yılmaz yunuslar gibi neşeli

yola koyulmuş yedi okyanusa doğru, kayarak

rüzgârla kendi görkemli çarşaflarında,

parmaklar ve tırnaklar gibi dar,

tüy ve kavga aygırları gibi hızlı,

memleketimin metallerini kemiren

karanlık denizdeki gemiler.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bir Gemi Süsü Figürü İçin (Ağıt)

 

Macellan Boğazı’nın kumsallarında bulduk seni,

yorgun kadın gemici, fırtınada kıpırtısız

tatlı ve gergin göğüslerinin çok sık

göğüs gerdiği gibi, bölünmüş arasında meme uçlarının.

 

Kaldırdık seni bir kez daha Güney’in denizi üzerine, fakat şimdi

sensin, karanlığın ve köşelerin yolcususun,

açık denizde koruduğun buğdayla ve metalle eşitsin,

sarmalanmışsın denizin gecesinde.

 

Bugün benimsin, tanrıça, o dev albatros gibi

seğirip geçen kaçıştaki yayılmış bedeniyle,

ağaçtan kör ve titreşen göz kapaklarının

yağmuru arasında çalınan müzikten bir manto gibi.

 

Denizin gülü, düşlerden daha temiz ana arı,

şarkılarla dolu bir meşenin kökleriyle

endamını bulmuş badem gözlü kadın,

kuş yuvalarıyla dolu dalla yaprağın gücüsün sen,

kasırgaların ağzısın, ışığı fethetmek ister

narin hoşluk senin kalçalarınla.

 

Seninle doğan melekler ve kraliçeler,

yosunla örtünüp uyurlarken, kaderindir

bir ölünün onuruyla kıpırtısızlık,

tırmandın geminin zayıf pruvasına

ve melek, kraliçe ile dalga oldun,

dünyadaki bir titremeden oluştun.

Yükseldi insanın dehşeti

elma göğüsleriyle soylu tuniğine senin,

ey tatlı, ıslakken dudakların

o yaban ağzına layık başka öpücüklerle.

 

Yabancı gece altında kalçan

bıraktı geminin temiz ağırlığı düşsün diye dalgalara,

keserken yenilmiş ateşten bir izi

fosfor ışıltılı baldan, o kasvetli sonsuzluktan.

Rüzgâr açtı senin zülüflerinde fırtınalı sandığını,

şikayetinin serbest bırakılmış metalini,

ve şafakta rastladın ışığa titreyerek

limanlarda, öperek ıslak tacını.

 

Ara sıra durduruyordun hızını deniz üzerinde

ve titreyen kayık çalkalanıyordu böğründe,

ağır bir meyve gibi kendini koparan ve düşen,

zamanın ve geminin o temiz devinimiyle

ve köpükle kucaklanan bir ölü gemici.

Ve sen yalnızsın, tehditle felçleşmiş

yüzlerin arasında, kısır bir acıya batmışsın,

maskenle aldın o fışkıran tuzu,

ve gözlerin korudu o tuzlu gözyaşlarını.

Bir sefil hayattan fazlası kaydı kollarının arasından

o öldüren suların sonsuzluğuna

ve ölülerle yaşayanların dokunuşu

yedi bitirdi deniz ağacından yüreğini.

 

Bugün bulduk endamını kumda.

Mutlak olarak yazılmıştın gözlerimin alnına.

Uyuyorsun belki, uyuyarak, belki ölüsün sen,

öldün sen:

En sonunda unuttu mırıltılarını yankıların

ve dolanıp duran parıltın bitirdi yolculuğunu.

Denizin gazabı, gökyüzünün vuruşu taçlandırdı

mağrur başını sıyrıklarla ve çatlaklarla,

ve dinleniyor yaralarla bozulmuş yüzün

sallanan alnını hisseden bir deniz kabuğu gibi.

 

Benim için saklıyor güzelliğin bütün kokusunu,

bütün bu evsiz barksız asidi, bütün karanlık gecesini.

Ve senin lamba ya da tanrıça şişkin göğsünde,

yükselen kule, dokunulmaz aşk, yaşıyor hayatı.

Yelken açıyorsun benimle, tekrar bulunmuş, o güne

bırakırlarken olduğum her şeyi köpüğe.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gemideki İnsan

 

Geminin dümen suyunun uzağında

çağıldayan tuzla örülmüş

düşlere sızan ölü yağlanmaların arasında,

uyuyor gemici çıplak bir yorgunlukta,

nöbetteki biri taşıyor metal zinciri,

geminin dünyası

yankılanıyor, rüzgâr gıcırdıyor tahtalarda,

aptalca vuruyor sakatatın demiri,

yüzüne bakıyor aynada ateşçi:

Bir parça kırık camda tanıyor yeniden

bu kemikli, isle kararmış maskenin arkasında

bir çift gözü: Graciela Gutiérrez’in sevdiği

gözlerdi bunlar, ölmeden önce, sevdiği

bu gözler olmaksızın, görebilmişti ölüm döşeğinde

ve sürmüştü kendisiyle beraber en son yolculuğa,

kömürün ve petrolün arasında o günün işinde.

Onları yolculuklar ve bu armağanlar arasında

birleştiren öpüşlere rağmen şimdi yok kimse,

kimse yok evde. Denizin gecesinde seğirtiyorum

sevdaya bütün uyuyanların döşeğinde, yaşıyorum

en dibinde geminin havaya ipliklerini fırlatan

gecesel bir yosun gibi.

 

Başkaları yayılarak yatıyor deniz yolculuğu gecesinde,

boşlukta, düşlerin altında deniz olmaksızın,

hayat gibi, parçalanmış tepeler, gecenin

cam kırıkları, düşlerin parçalanmış ağını

uzaklaştıran kayalıklar.

Gecenin toprağı istila ediyor denizi kendi dalgalarıyla ve örtüyor

o zavallı uyuyan yolcunun yüreğini

tek bir hecesiyle toz, tek bir

kaşık dolusu ölümü talep ediyor geriye.

 

Her okyanussu taş okyanustur, deniz anasının

en küçük morötesi kuşağı, büsbütün yıldızla lekelenmiş

boşluğuyla gökyüzü, aydır

sahibi ölü denizlerin kendi benzerlerinde:

Fakat kapatıyor gözlerini insan, kemiriyor biraz

kendi izlerini, tehdit ediyor kendi küçük yüreğini,

hüngürdüyor ve tırmalıyor geceyi tırnaklarıyla,

solucana dönüşen, arayan toprak.

 

Topraktır suların örtemediği şey, yok edemediği.

 

Balçığın gururudur ölecek olan testide,

şakıyan damlalarını yayan ve toprağa kararsız

eklenişini sabitleyen bir kırılışta.

 

Arama denizde bu ölümü, bakma o

kıta toprağına, saklama bir avuç tozu

el sürmeden sunmak için toprağa.

 

Bu sırrı söyle şakıyan sayısız dudaklara,

devinim ve dünyadan oluşan koroya,

yitip giden suyun sonsuz anneliğinde.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bilmeceler

 

Sordunuz bana ne örüyor kabuklu hayvan

altın tırnakları arasında

ve yanıt veriyorum: Deniz bilir bunu.

Dediniz: Neyi bekler ascidia

berrak çanında? Neyi bekler?

Söylüyorum sizlere: Sizler gibi zamanı bekler.

Sordunuz bana Macrocusti yosununun sarılması

kime uzanır?

Bulmaya çalışın, bildiğim belli bir denizde

belli bir zamanda bulmaya çalışın.

Kuşkusuz soracaksınız deniz gergedanının

lanetli fildişini

anlatmam için size nasıl ölür

denizin unicornu zıpkında.

Belki sorar mısınız bana titreyip duran

tüylerini yalıçapkınının

güneyin gelgitlerinin temiz fışkırmalarında?

Ve polipin kristalsi yapısını

kuşkusuz ki başka bir soru

sormak için mi sakladınız?

Bilmek ister misiniz deniz dibinin odacıklarındaki

o elektrikli maddeyi?

Kendi yolunda çatlayan silahlanmış sarkıt hakkında;

balık avlayan balığın olta yemi hakkında, derindeki suda

bir ip gibi yayılan müzik hakkında daha çok bilgi ister misiniz?

 

Cevap vermek istiyorum sizlere, ki deniz biliyor bunu,

ki hayat kendi gizli sandıklarında

yayılmış kum gibi, ölçüsüz ve temiz,

ve kanlı üzümler arasında biledi zaman

taçyapraklarının sertliğini ve deniz anasının ışığını

ve yayıyor kendi mercan iplerinin dalını

sonsuz sedeften aşırılığın boynuzundan.

 

Sadece o boş ağım ben sürükleyen

insan gözlerini ileriye, ölüler bu gölgelerde,

üçgene alışmış parmaklar, portakalın

korkunç yarıküresinin boyutuyla ölçülmüş.

 

Araştırdığım gibi

o sonsuz yıldızı,

ve kendi ağımda, gecede, çıplak uyandım,

tek bir parça yaban, rüzgârla çevrelenmiş bir balık.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sahilin Taşları

 

Okyanussu taşlar, sahibi değilsiniz sizler

ilkbaharla başakların arasında

bereketli topraktan yükselen o maddenin.

 

Üzümlerin arasında salınan

mavi dokunuşu havanın tanımıyor

yalnızlıktan okyanusa gelen yüzü.

 

Ezdiler hiçbir arının tanımadığı

kayalıkların yüzünü, dalgaların ziraatından

başka hiçbir şeyin sahibi değil,

toparlamış taşların yüzü

çatlamış sonsuzluğunda

avuntusuz köpüğünü kavganın.

 

Tel granitten sarp gemiler

bırakmış öfkeyi, gizli gezegenlerin

o dokunulmaz boyutunda

deniz bayraklarının dalgalanışını.

 

Fırtınanın ve kasırganın öfkesinden taçlar.

 

Titreten yalnızlıklardan kuleler.

 

Denizin kayalıkları, sizindir

zamanın utkulu rengi, sonsuzluğun

nabız atışı kullandı bu konuyu.

 

Ateş doğurdu denizin grenalarıyla

oyduğu bu külçeleri.

 

Bakırla salamuranın birleştiği

bu çatlak: Bu portakal sarısı demir,

gümüşün ve güvercinin lekeleri,

öldüren duvar

ve üzüm salkımlı derinlik için sınır.

 

Yalnızlığın taşı, sevgili taş,

sizlerin sert oyuğunuzda asılı duruyor

yosunların hiddetli soğuğu

ve sizlerin ağzına kadar, ayın ışığıyla süslenmiş,

yükseliyor sahillerin yalnızlığı.

Hangi rayiha kaybolmuştu

kumdaki o yitik ayak izlerinden, hangi çağıltı

gelinsi taçyapraklarından fışkırdı titreyerek göğe?

 

Sahilin bitkileri, et dolu üçgenler,

taşların üzerinde bir pırıltı

tutuşturmayı beceren sürünen yaratıklar,

denizin ilkbaharı, taşların üzerinde

kaldırılan kırılgan kadeh,

küçük amarant şimşeği, hiç

tutuşturulmamış ve şimdiden buza dönmüş öfkeden,

bana bu gücü sun karşı koymak için

yıldızlı ıssızlığın sahillerine.

 

Denizin taşı, gizli kıvılcımlar

ışığın kavgasında, pasla

kaplanmış çanlar, acıların

bilenmiş kılıcı, yara izlerinde

dünyanın dişsiz heykelinin

inşa edildiği çatlamış kubbeler.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Góngoraik Yumuşakçalar

 

Kaliforniya’dan getirdim silisyumdan dikenleriyle

boynuzlu bir murexi, katılaşmış gülün

o dikenli giysisi örtülmüş dumanla,

ve içi bir gırtlak gibi gül kızılı, yanmış

etli bir taçyaprağının uysal karanlığıyla.

 

Bir tane de cyprea vardı bende, düştü lekeleri

üzerine kabuğun ve süsledi o saf kadifeyi

barutla ya da panterle yanmış yüzüklerle,

ve bir başkası taşıdı şarap kadehi misali pürüzsüz sırtında

ay ışığında dövme yapılmış ırmaklardan dalları budakları.

 

Ve daha da iyisi, yalnızca havayla

ve denizle taşınan sarmal salyangoz,

ey merdiven, ince zevkli scalaria,

ey şafağın kırılgan anıtı

bir yüzük gibi bilenmiş opal

çevreliyor kayarak şirinliğin arasından.

 

Açtım kumu ve soydum denizden

o katılaşmış istiridyenin kanayan mercanını,

içinde kendi boğulmuş hazinesinin

ışığını saklayan spondylus,

kızılın iğneleriyle ya da kar’ın

saldırgan dişleriyle kuşatılmış bir sandık.

 

Kumda buldum o narin zeytin salyangozunu,

nemli gezgin, eflatun kızılı ayak,

şeklinde meyvenin ateşini

ölümsüzleştirdiği ıslak mücevher,

kristal cilalamıştı kendi deniz doğasını orada

ve güvercin eğmişti çıplaklığını.

 

Tritón salyangozu korudu

mesafeyi sesin mağarasında,

ve örülmüş kireçten binasında taçyapraklarından

kubbesiyle havaya kaldırdı denizi.

 

Ey rostellaria, delinmez çiçek

bir işaret olarak yükseltildin bir iğnede,

sen minyatür katedral, gül renkli mızrak,

ışığın kılıcı, suyun keski kalemi.

 

Fakat şafağın boyunda gösteriyor kendini

ışığın oğlu, aydan yaratılmış,

bir titreyişle yönetilen argonaut,

yoğrulmuş hamuru titreyen bir dokunuşla

köpükle, bir dalgayla giden

gemisinin yaseminden sarmalıyla.

 

Ve o zaman, saklanmış gelgitte,

o dut renkli denizin dolambaçlı ağzı

o muhteşem menekşe dudaklarıyla,

tridacna, bir şato gibi kapalı,

muazzam gülünün kendisini öpen

mavi ağaç gövdelerini yiyip bitirdiği yerde:

Tuzdan manastır, kıpırtısız miras parçası

kaskatı bir dalgayı hapseden.

 

Fakat söylemeliyim, hemen hiç değinmeden,

ey Nautilus, senin kanatlı hanedanlığını,

o yuvarlak denkleminde gidiyorsun

kayıp giden sedeften geminle,

denizin çanlarının fildişiyle ve temiz çizgiyle

birlikte eridiği sarmal geometrin senin,

ve adalara doğru gitmeliyim ben, rüzgârda,

seninle birlikte gitmeliyim, sen yapının tanrısı.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Hırpalanmış Kuşlar

 

Tocopilla’nın yücelerinde uzanıyor nitratın pampası,

çorak topraklar, tuz madenlerinin utanç lekesi, gölgesiz,

zamansız, tek bir yaprağı, tek bir kınkanatlı böceği,

tek bir çayırlığı bile olmayan çöl.

 

Orada oluşturdu denizin garuma kuşu yuvasını,

çok uzun zaman önce, o ıssız ve sıcak kumda,

yumurtladı orada yayarken kıyıdan

kaçışını, tüyden dalgalarda,

yalnızlığa doğru, o uzak

dörtgenine doğru çölün

hayatın uysal hazinesinde giyinmiş.

 

Denizin güzel ırmağı, aşkın

yaban yalnızlığı, rüzgârın kuş tüyü

kıvır kıvır manolyanın güllesi için,

damarlardaki kaçış, hayatın bütün itkilerini

topladığı birleşik bir ırmaktaki

bildik titreyiş:

 

Böyle şeneltildi bu kıraç tuz,

böyle taçlandırıldı bu çorak toprak tüyle,

ve yumurtadan çıktı kumda kaçış.

 

Geldi insan. Belki doldurdu

sefaletini çölün

yolunu yitirmiş solgun ışığıyla, çölde deniz gibi

titremiş kuş cıvıltılarının dallarıyla,

belki kamaştırdı beyazlığın gıcırdayan

yayılışı onu bir yıldız gibi,

fakat izledi başkaları izini onun.

 

Şafağa doğru bastonlarla geldiler

ve sepetlerle, soydular hazineyi,

hırpaladılar kuşları, mahvettiler

tüylerin gemisini bir yuvadan öbürüne,

tarttılar yumurtaları ellerinde ve ezdiler

içinde yavru bulunanların hepsini.

 

Işığa kaldırdılar onları ve fırlattılar

çölün toprağına, kaçışın ve çığlığın

ve öfkenin dalgası

ortasında, ve kuşlar serptiler

bütün hiddetlerini o işgal edilmiş havada,

ve örttüler güneşi bayraklarıyla:

Fakat yıkım ezdi yuvalarını onların

hızla çevrilen bastonlarıyla ve denizin çöldeki

kenti dümdüz edildi toprakta.

 

Daha sonra, akşamın sisten

ve ayyaşlıktan salamurasında, işitti kent

sepetlerin gidişini satmak için

deniz kuşlarının yumurtalarını, o yaban meyveler

çorak topraktan, yalnızlık olmadan

mevsimler olmadan hiçbir şeyin hayatta kalamadığı

ve saldırıya uğramış, kızgın tuz.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Leviathan

 

Sen hiddetli barışsın, ey gemi, kayan

hayvansı gecesin, Antarktik yabancı,

gölgeden buzdağınla geçip gidemezsin önümden

tırmanmadan ben

duvarlarına bir gün ve kaldırmadan

deniz altı kışının zırhını havaya.

 

Güney’e doğru çatırdadı dışlanmış gezegenden

siyah ateşin, yosunları kımıldatan

ve sıklığın çağını sallayan

sessizliğin ülkesi.

 

Sadece biçimdi o, meşinden haşmetinin ileriye kaydığı

bir dünya titreyişiyle kuşatılmış büyüklük, ürkütülmüş

kendi gücünden ve şefkatinden.

 

Öfkenin gemisi, tutuşmuş

kara karın meşaleleriyle,

senin kör kanın doğduğunda,

uyudu denizin zamanı bahçelerde,

ve kendi beyaz mekânında çözdü ay

fosfor ışıltılı mıknatıstan kuyruğunu.

Çatırdadı hayat

mavi bir ateş gibi, denizanasının anası,

yumurtalıkların devasa fırtınası,

ve bütün bitkiler saflıktı,

deniz asmalarının bir vuruşu.

 

İşte senin canavarın böyle direk oldu

dikilmiş arasında suların

geri dönen kanı gibi anneliğin,

ve gücün kirletilmemiş geceydi

köklerin üzerinde çağıldayan.

Şaşkınlık ve korku salladı

yalnızlığı, ve senin anakaran yüzdü

uzaklarda gözde adaların arkasında:

Fakat dehşet geldi buz gibi ayın

gülleleri üzerine ve girdi etinden içeri,

senin korkutan, sönmüş lambalarını

kollayan yalnızlıklara saldırdı.

Seninleydi gece: Yattı sana sarılarak

fırtınalı yapışkan bir çamurla,

ve kasırganın kuyruğu yaraladı

yıldızın uyuduğu buzu.

 

Ey büyük yaralanmış, yarılmış

şimşek gürültüsünü zıpkınların mülkleri üzerine

fırlatan sıcak kaynak, boyanmış

dökülen kanın deniziyle,

uysal ve uyuyan hayvan kaçırılmış

bir siklon gibi yarılmış yarı kürelerden

ispermeçet için kara gemilere,

şeneltilmiş kötülükle ve vebayla.

 

Ey heykel, ölmüşsün ve muazzamsın

kutupsu ay kristalleri arasında, içe işleyen gök

ağlayan dehşetten bir bulut gibi

ve örtüyor okyanusu kanla.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Karabataklar

 

Sizler adaların gübreleyen kuşları,

kaçışın çoğalmış isteği,

göksel büyüklük, hayat rüzgârının

sayısız göçü,

kuyruklu yıldızlarınız titreşip gider

ve kumla örter o dilsiz Peru’nun o gizemli

gökyüzünü uçan bir güneş tutulması gibi.

Ey yavaş aşk, yaban ilkbahar

köpüklenen kadehini ilerletir kökle

ve yelken açar soyun gemisi

kutsal suyun titreyen akıntısı arasından,

geçerek en ücra göklerden

gübrenin kırmızı adaları üzerinden.

 

Boğmak istiyorum kendimi kanatlarınızda,

gitmek istiyorum Güney’e uyuyarak, taşınmak

bütün bu sallanan sıklıkla.

Karanlık ırmağın okları boyunca gitmek

kısılmış sesle ve çıkarak yukarı

sızılmaz o nabzın içinde.

O zamandan beri, ey kaçışın yağmuru, açıyor

kireç beyazı adalar kendi soğuk cennetini,

en dıştaki tüyün ayı düşüyor,

tüylerin hüzünlü fırtınası.

 

İnsan başını eğer o vakit

ana kuşların ninnisi için

ve basamakları teker teker yükselten

kör elleriyle kazar gübreyi,

yığar o yayılmış tortuyu

ve büker bir köle gibi dizlerini

ortasında maya adalarının,

tanıdık kuşlarla taçlanmış

o asitli enlemleri selâmlayarak.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sadece Albatros Değil

 

Hayır, ilkbahardan beklenmiyorsunuz,

ne taçyaprağının susuzluğunda

ne de dut renkli balda

lif lif örülüyorsunuz asmalarda ve salkımlarda,

fakat fırtınada, paçavralaşmış kubbede

çatlağın üstünde köpüklenen suda,

şafağın delik deşik ettiği yarda,

ve her şeyden önce düellonun

yeşil mızraklarında, denizin ıssız

genişliklerindeki o çözülen yalnızlıkta.

 

Tuzun nişanlısı, fırtınanın güvercinleri,

bütün dünyanın kirli kokusuna

çevirdiniz denizle ıslanmış sırtınızı,

ve o yaban ışıkta sundunuz

kaçışların göksel geometrisini.

 

Dokunulmazsınız, sadece siklonsu bir damlayla

özdeş olan değil fırtına rüzgârının

dallarına uçan: Sadece o değil

hiddetin yamaçlarında yuvasını inşa eden, fakat

aynı zamanda dolgun kar’ın deniz martısı da,

guanay kargasının gölgesi köpüğün üstünde,

platinin gümüş parıltılı coşkun suyu.

 

Bir düğüm gibi toparlanmış pelikan

bıraktı kitlesini aksın diye denize,

ve kehanet yelken açtığında

albatrosun yayılmış genişliklerine,

ve fırtına kırlangıcının rüzgârı dağılırken

devinimdeki sonsuzluğun üzerine,

uzağında o yaşlı karabatakların,

o zaman ayağa kalktı yüreğim kabında

ve gönderdi şarkının açılışını

denizlerin ve tüylerin üzerine.

 

Ver bana göğsünüzde taşıdığınız donmuş kalayı

o fırtınayla çalkalanan kayalıklarda,

ver bana deniz kartallarının

pençelerinde toparlanan gücü,

ya da bütün gelişime ve bütün konaklamalara

karşı koyan o kımıltısız biçimi,

korunmasız portakal çiçeklerinin rüzgârını

ve o muazzam anayurdun tadını.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Deniz Gecesi

 

Deniz gecesi, beyaz ve yeşil heykel,

seviyorum seni, uyu benimle.

Gittim, tutuşarak ve ölerek,

bütün yollar boyunca,

benimle büyüdü ağaç, yendi insan

kendi küllerini ve bıraktı kendini

dinlenmeye toprakla çevrili olarak.

 

İndi gece, görmesin diye

gözlerin onun sefil dinlenmesini:

Yakınlık istiyordu, açtı kollarını

korunmuş olarak varlıklarla ve duvarlarla,

ve düştü sessizliğin uykusuna, battı

mezar toprağına kökleriyle beraber.

 

Fakat ben, ey Okyanus gecesi, geldim senin çıplaklığına.

Aldebarán’ın koruduğu sınırsızlığına senin,

beni oluşturan sevgiyle

senin şarkının ıslak ağzına.

 

Deniz gecesi, gördüm doğumunu,

sonsuz sedef ışıltısıyla kırbaçlanmış,

gördüm senin yıldız liflerinin örüldüğünü

ve kuşağının elektrik kıvılcımını,

ve ahenklerin mavi devinimini

yutulmuş tatlılığını avlarlarken.

 

Sev beni sevgi olmadan, zalim gelin.

 

Sev beni uzayınla, nefesinin

akıntısıyla, muhteşem

elmaslarının bütün çoğalmasıyla:

Sev beni yüzünün molası olmaksızın,

sun bana yok oluşun temizliğini.

 

Güzelsin, sevgilim, görkemli gece:

Koruyorsun fırtınayı korkutulmuş

erciklerinde uyuyan bir arı gibi,

ve düş ve su titriyor kaynak ırmaklarıyla

taciz edilen taslarında göğsünün.

 

Gecesel aşk, izledim seni her yerde,

senin sonsuzluğunu, yıldızlar giyinmiş

titreyen kule, ikircikliğinin

ölçüsü, köpüğün

senin kıyılarında yarattığı sevişme yerleri:

Zincirlenmişim boynuna

ve kumda patlayan dudaklarına.

 

Kimsin sen? Denizlerin gecesi, yalçın saç örgünün

bütün yalnızlıkları kapladığını, kandan ve

çayırlıklardan bu mekânın sonsuzluğunu söyle bana.

Söyle bana, kimsin sen, gemilerle dolu,

rüzgârın ezdiği kamerlerle dolu,

bütün metallerin hükümranı, derinliğin

gülü, çıplak sevdanın ölçüsüzlüğüyle

kanamış gül.

 

Dünyanın tuniği, yeşil heykel,

ver bana çan gibi bir dalgayı,

ver bana çılgın turuncu çiçeğin bir dalgasını,

sevinç balosunun çokluğunu, o merkezi

gök kubbeden gemileri, yelken açtığım suları,

o göksel ateşin çeşitliliğini: Arzuluyorum

senin sonsuzluğunun tek bir dakikasını ve bütün düşlerden

daha fazlasını, senin boyutunu:

Ölçtüğün bütün bu mor, o ciddi

ve düşünceli yıldız sistemi:

Karanlığı arayan bütün görkemi

saçının, ve hazırlandığın o gün.

 

Kavramak istiyorum senin her yerde hazır alnını,

kapatmak istiyorum içimde senin kıyılarına

ulaşmak için, şimdi yitip gitmek için

bütün nefes alan gizlerle birlikte,

senin karanlık çizgilerin saklanmış

bende kan gibi ya da bayraklar gibi,

ve getirmek bu gizli orantıları

her günün denizine, kavgalara,

her bir kapıda olduğu gibi – sevdalanmalar ve tehditler –

uyuyarak yaşar.

Fakat sonra

gireceğim kente senin gibi olabildiğince

çok gözle ve taşıyacağım beni kuşattığın

o giysiyi, ve bırak dokunsunlar bana

kimsenin ölçemediği o kusursuz suya dek:

Saflık ve gazap bütün ölüme karşı,

yok edilmez yayılma, bütün uyuyanlar için

ve bütün uyumayanlar için müzik.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy