Büyük Okyanus

 

Ey okyanus, armağanlarından ve tahribatından seçebilseydi ellerim

bir ölçüyü, bir meyveyi, bir ekşi mayayı, o zaman seçerdi

dünyadan uzak sakinliğini, çeliğindeki o çizgileri,

havayla ve geceyle korunan genişliğini,

ve yok eden temizliğinde

kendi sütunlarını patlatan ve çökerten

beyaz dilinin enerjisini.

 

Kıyıları tuz buz eden ve dünyayı kuşatan

kumun o barışını yaratan

son dalganın tuzlu ağırlığı değil:

Kudretin merkezi hacmidir o,

suların yayılmış gücü,

hayat dolu o dokunulmaz ıssızlık.

Zaman belki ya da bütün bu devinimle

ağzına dek dolu tas, ölümün fark etmediği

mükemmel birlik, yok eden

mutlaklığın yeşil bağırsakları.

 

Bir damlayı yükselten indirilmiş koldan,

tuzdan bir öpüş kaldı geriye yalnızca. Kıyılardaki

insan bedenlerinden yalnızca ıslak çiçeklerin

nemli bir nefesi. Derinliğinin enerjisi

harcanmaksızın kayıp gitti sanılır,

sanılır ki geri döner dinlencesine.

 

Senden fışkıran dalga,

kimliğin oku, yıldızla süslü tüy,

köpük oldu sadece, kırıldığında ve geri yuvarlandığında

yok olmadan tekrar oluşmak için.

 

Bütün kudretin kaynak oluyor yeniden.

Sadece çürümüş çöpten vazgeçtin sen,

senin deniz yükünün fırlattığı kabuklardan,

işgüzar bereketinin kovduğu her şeyden,

artık çiçek salkımı olmayan her şeyden.

 

Heykelin yayılmış yatıyor dalgaların ötesinde.

Göğsü ve ceketi gibi tek bir yaratığın

nefes alışı gibi, yaşıyor ve düzenli,

ışığın maddesiyle yükseltilmiş,

dalgalardan yükselmiş, oluşturuyor ovaları,

gezegenin çıplak derisi.

Dolduruyorsun kendi hayatını özünle.

 

Taçlandırıyorsun sessizliğin kubbesini.

 

Tuzunla ve balınla titriyor dünyanın leğeni,

suların her şeyi kaplayan boşluğu,

ve hiçbir şey özlenmiyor sende

yarılmış kraterlerde gibi, dağların kapları:

Boş tepeler, yara izi ve işaretler

kolluyor yaralanmış havayı.

 

Taçyaprakların çarpıyor dünya tuzuna,

denizaltı mısır tohumun titriyor,

o esnek yosunlar tehditkârca asılı duruyor, gevşekçe,

balıklar kaynaşıp duruyor ve ürüyorlar,

ve yalnızca pulların ölü ışıltıları

yükseliyor ağların sicimlerine,

bir milimetre, yaralanmış

kristal birliklerinin sonsuzluğunda.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Reklamlar

Doğumlar

 

Yıldızlar dönüştüğünde

toprağa ve metale, ve ölüp gittiğinde

onların enerjisi ve şafağın kadehi

ve kömür döküldüğünde ve ateş

sunulduğunda meskenlerinde,

düştü deniz yanan bir damla gibi

mesafeden mesafeye, zamandan zamana:

Küre oldu mavi ateşi onun,

tekerleğindeki hava çalan bir çan gibi,

en içteki yaratığı onun titredi köpükte,

ve tuzun ışığında yukarı kaldırıldı

o yayılmış özerkliğin çiçeği.

 

O yalıtılmış yıldızlar

dinlenirken giderek sönen lambalar gibi

ve inceltirken onların dokunulmaz saflığını,

doldurdu deniz kendi muazzam uzayını tuzla

ve yara iziyle, şeneltti günün yayılışını

yalayan ışıltı ve devinimle,

yarattı toprağı ve serbest bıraktı köpüğü,

kaybolduğu yerde kauçuktan bir iz bıraktı,

doldurdu uçurumu heykellerle,

ve kanın temeli atıldı onun sahillerinde.

 

Dalga kabarmasının yıldızı, ana su,

ana madde, yenilmez ilik,

balçıkta yükseltilmiş titreyen kilise:

Sendeki hayat taciz etti gecesel taşı,

geri çekti kendini dokunduğunda yaraya,

çekip gitti kalkanlarla ve taçlarla,

berrak dişleri çekti,

yığdı savaşı karnında.

Karanlığın biçimlediği şey, parçalandı

şimşeğin soğuk özüyle,

yaşıyor senin hayatında, Okyanus.

 

Dünya yarattı insandan kendi cezasını.

 

Öldürülmüş canavar, çökmüş dağlar,

inceledi durdu ölümün yumurtasını.

 

Fakat senin çağının koşusu altında hayatta kaldı

o boğulmuş zaman diliminin kanatları,

ve yaratılmış ihtişam taşıyor

aynı kepekten zümrütleri,

o aç çamlar yutuyor

mavi çember ağızlarıyla,

dalgalı saç emiyor boğulmuş gözleri,

savaşan gezegenlerden yıldız mercanı,

ve balinanın yağla doymuş gücünde

kayıyor o toz eden karanlık.

 

Eller olmaksızın dikilmiş katedral,

gelgitin sayısız vuruşu altında,

tuz bir iğne ucu oldu,

kuluçkaya yatmış sudan bir bıçak ağzı oldu,

ve saf varlıklar, yeni saçılmış,

kaynaşıp durdu ve iç içe geçirdi duvarları

– mantarın gri mücevheriyle

kuş yuvalarından gruplar gibi –

kayana dek o kızıl tunik yere,

o sarı tanrılaştırma yeni bir hayat buldu,

büyüdü o kireç beyazı horozibiği.

 

Her şey oluşun kendisiydi, titreten öz,

et yiyen, ısıran taçyaprakları,

üst üste yığılmış çıplak kitle,

tohum ağırlığı bitkilerin bir seğirtişi,

nemli kürelerin kanaması,

yaratıkların bölünmüş sınırlarını deviren

sonsuz bir mavi rüzgâr.

Ve işte böyle dönüştü o dokunulmaz ışık

kendi menekşe cevherlerini ısıran bir ağza.

Okyanus, daha uysal bir biçim oldu,

hayatın apaydınlık mağarası,

karnında hayata gebe, kayan kitlesi

üzüm salkımlarının, dölyatağının dokusu,

filiz dişler savurmuş bilgiyi,

o sabah tazesi lenfin kılıcı,

çiftleşmenin keskin kokulu organları:

Her şey zonkladı sende hayatla ve doldurdu suyu

boşlukla ve sallamalarla.

İşte böyle aldı hayatın tacı

kendi yaban aromasını, kendi köklerini,

ve dalgalar bir yıldız istilası oldu:

İnsan beli ve bolluk hayatta kaldı,

hotoz ve yayılma kaldırdı

köpüğün altın konuklarını.

Ve sahiller üzerinde titredi daima

denizin sesi, suyun gelin yatağı,

o rüzgârla uğultulu, yok eden deri,

yıldızın hiddetlenmiş sütü.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Balıklar ve Boğulmuş

 

Birden gördüm bu bölgelerin dolduğunu

yoğunlukla, çelikten pürüzsüz biçimlerle,

kesen bir çizgi gibi ağızlar,

taşan gümüşten yıldırım,

hüzün giyinmiş balıklar, gotik balıklar,

altın kaplama gök kubbe gibi balıklar,

ay lekeleri parlayan balıklar,

bir ürperiş gibi hızla geçen balıklar,

beyaz sürat, dolaşımın

ince bilimi, öldürüşün ve çiftleşmenin

oval ağızları.

 

El ya da bel, uçucu ayla

çevrelenmiş olsa bile,

gördü balık sürüsünün titreyişini,

o nemli, elastik akıntısı hayatın,

yıldızların pullardaki gelişimi,

ve tohum ağırlığı opal savruldu

okyanusun karanlık çarşafına.

 

Alazlı görünüyordu o, batan gümüş taş,

titreyen bir hazinenin sancakları,

ve teslim etti kanını inerken

o esneyen derinlikte,

kanlı çemberli gövde heykelinin

içine işleyen ağızlarla tutulmuş,

ta çözülene dek ve ezilene dek

kanlı bir başak gibi gelgitlerin

kalkanı, ametistlerin parçaladığı

bir giysi, yaralanmış bir miras

dibinde denizin, o sonsuz ağaçta.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

İnsanlar ve Adalar

 

Okyanus insanları uyandı, övdü

adalar etrafındaki suyu, bir yeşil taştan öbürüne:

Ateşle ve yağmurla birlikte örülmüş

taçlar ve dümbelekler getirdikleri çitten

dokuma yapan bakireler geçti.

O Malenezya ayı

sert bir mercandı, kükürt ağırı çiçekler

yükseldi okyanustan, toprağın kızları

titredi dalgalar gibi

palmiyelerin düğün rüzgârında

ve zıpkınlar daldı ete

avlarken köpüğün hayatını.

 

Beşik sallayan kanolar o ıssız günde,

çiçek tozuyla iğnelenen adalardan

gecesel Amerika’nın metalik yığınına doğru:

Sonsuz küçük adsız yıldızlar, gizli

kaynaklar gibi rayihalı, tıka basa

doldurulmuş tüyle ve mercanlarla,

okyanussu gözler keşfetti o yüksek

kara bakır kıyıyı, o dik

kulesini karın, ve balçığın insanları

gördü nemli bayrakların dans edişini

ve atmosferin hızlı oğulları

denizin uzak yalnızlığından,

o zaman geldi yitik portakal çiçeğinin dalları, o zaman

geldi okyanus manolyasının rüzgârı, o mavi izlerin

şirinliği kalçalara doğru,

metalsiz adaların öpüşü,

fırlatılmış saf bal,

çınlıyor gökyüzünün çarşafları gibi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Rapa Nui

 

O muhteşem denizin göbeğisin, Tepito-te-henúa,

denizin atölyesi, söndürülmüş taç.

Senin lav püskürtülerinden yükseldi insanın

alnı okyanusun yücesinde,

taşın çatlamış gözleri

ölçtü o siklonsu evreni,

ve hayatın beli senin heykellerinin

tamamlanmış boyutunu diken eldi.

 

Tanrısal kayaların oyuldu

Okyanus’un bütün çizgilerine doğru,

ve insan yüzleri çıktı ortaya,

adaların derinliklerinden yaratılmış,

boş kraterlerden doğmuş,

ayakları sessizliğe dolanmış.

 

Nöbetçilerdi onlar ve kesmişlerdi

bütün nemli imparatorluklardan

gelen suyun dolaşımını,

ve yüz yüze maskelerle geri tuttu

deniz kendi mavi, fırtınalı ağaçlarını.

Bu yüzlerden başka kimse şeneltemezdi

deniz imparatorluğunun dolaşımını. Dilsizdi

bir gezegenin kapısı gibi,

adanın ağzını geren bu tel.

 

İşte böyle, denizin dışbükey ışığında

taçlanıyor taşın masalı

ölü madalyalarıyla ölçümsüzlük,

ve o küçük krallar, dalga köpüğünün

sonsuzluğu için,

bütün bu ıssız monarşiyi kuranlar,

geri dönüyorlar denize o görünmez geceden,

geri dönüyorlar tuzdan lahitlerine.

 

Sadece ay balığı öldü kumda.

 

Sadece zaman kemiriyor moais tanrılarını.

 

Sadece sözcükler biliyor

kumdaki sonsuzluğu:

Mühürlenmiş ışık, ölü labirent,

boğulmuş kadehin anahtarları.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Heykelciler (Rapa Nui)

 

Heykelciyim ben. Adım yok benim.

Yüzüm yok benim. Kopardı zincirini, uçmak için

dikenli çalının üzerinden ve taşları döllesin diye

havaya yükselmek için.

Benim taşlaşmış yüzümü taşıyorlar, anayurdumun

sert ıssızlığını, Okyanus İmparatorluğu’nun tenini.

 

Hiçbir şey demek istemiyorlar, sonsuzca kalıcı,

kendini zamanın sessizliğine bırakan büyük kum kütlesiyle

doğmaktan başka hiçbir şey istemiyorlar.

 

Soracaksın bana onca parmak ve el

ve karanlık kol harcadığım heykel

kraterlerden bir heceyi, çok eski bir kokuyu,

saklanmış lav işaretini barındırıyor mu diye.

 

Böyle değil işte, heykeller biz ne idiysek odur,

biz biziz, dalgaları gözlemleyen alınlarımız,

özümüz, ara sıra kesintiye uğramış, ara sıra

yaşıyor bize benzeyen taşta.

 

Başkaları küçük ve kötücül tanrılardı,

balıklar, sabahları oyalayan kuşlar,

baltaları saklayan ve en yüksekteki yüzlerin

doğruluşunu ezen, bir zamanlar hayat vermiş taş gibi.

 

O geciken hasat hakkındaki anlaşmazlığı

ve çiçeğin danstaki mavi şekerini doğurmayı

gizlemek mi isterdi acaba Tanrılar.

 

Keşke kaldırsalardı yalnızca ve sunsalardı unun anahtarını:

Keşke insanın içindeki kırmızı ilkbaharda

yalnızca nemlendirselerdi gelin çarşaflarını

görünmezce dans eden ıslak çiçek tozlarıyla,

fakat bu duvarlara, bu kratere, geldin

sadece sen, küçük ölümlü taş yontucu.

 

Bu et ve başka et tüketilecek,

çiçek belki ölecek, zırhsız,

ölüm bir gün cansız şafak gibi, kuru toz gibi,

gelecek o gururlu adanın kuşaklarına,

ve sen, ey heykel, insanın kızı, bakacaksın boş boş

ölümsüz ellerle büyümüş, her zaman uzak

boş gözlerle ileriye doğru.

 

Kazmalısın toprağı o kımıltısızlığın

doğumu için, sonsuz zamanda yitmiş

gölge düşünceye dek inşaattan, kendi balını emen

muazzam arının üstüne düşer gibi.

 

Ellerin dokunmalı taşa ve biçimlemeli,

sunmalı o kalıcı olan yalnız kudreti

bulunmayan adları kullanmadan,

ve işte böyle, hayattan ölüme, zincirlenmiş

zamana tek bir dalgalı el gibi,

dikiyoruz uyuyan o yanmış kuleyi.

 

Haşmetimizin üzerinde büyüyen heykel.

 

Bak ona bugün, dokun onun özüne, bu dudaklar

konuşuyor ölümümüzde uyuyan

aynı sessiz dili, ve kumun bu yarası,

deniz ve zaman yalanan bir kurt gibi,

düşmeyen bir yüzün bir parçasıydı,

bir canlının çekirdeği, başağı yenen üzüm salkımı.

 

İşte böyle hissedildi, kendi katı hücrelerini

inşa eden hayat oldu onlar, onların taştaki peteği.

Ve bu bakış barındırıyor kumu zamandan daha da çok.

Arı kovanındaki bütün ölümden daha da fazla sessizlik.

 

Bal oldu onlar, taşın üzerinden bugün de kayan

o göz kamaştıran ışığı şenelten ciddi bir amaçta.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yağmur (Rapa Nui)

 

Hayır, bırakma ki tanısın Kraliçe

senin yüzünü yeniden, böyle daha tatlı

işte, ey sevgilim, uzağında putların, ellerimdeki saçının

süsünün ağırlığıyla; hatırlar mısın

Mangareva ağacının senin saçlarına düşen

çiçeklerini? Bu parmaklar benzemiyor

o beyaz taçyapraklarına: Gözlemle bunları, kökler gibiler

kertenkelenin kaçtığı taştan bir sap gibiler.

Korkma, biz bekliyoruz, çıplak, ki düşsün

diye yağmur,

Manu Tara’nın üzerine düşen aynı tarz bir yağmur.

 

Fakat suyun izlerini taşta pekiştirmesi gibi

akıyor üzerimizden ve götürüyor bizi uysalca

karanlığın içine, Ranu Raraku’nun krater ağzından

daha da derine. Bu yüzden

görmüyor seni ne balıkçı ne de çömlek.

 

Göm göğüslerinin ikiz korlarını ağzıma

ve saçının süsü sunsun kısa bir geceyi üzerime

nemli kokusu beni örterek gizleyen bir karanlığı.

 

Geceleri düşlüyorum ki kökleri birlikte örülmüş

ve aynı anda fışkıran iki bitkiyiz sen ve ben,

ve ağzım gibi tanıyorsun toprağı ve yağmuru,

değil mi ki topraktan ve yağmurdan yaratıldık. Ara sıra

düşünüyorum ölümün içinde uyuyacağımızı aşağıda,

uçurumun ayakları yanındaki o derin toprakta, ve gözlemleyeceğiz

inşa etmek ve sevmek için bizi buraya getiren Okyanus’u.

 

Ellerim demirden değil seni tanıdı tanıyalı,

başka bir denizin suyu bir ağın arasından akar gibi akıyor,

fakat şimdi barındırıyor su ve taş tohumla gizleri.

 

Sev beni, ey uyuyan, ey çıplak, kıyılarda

bu adaya benzeyen: Senin sersemleşmiş sevdan, senin

ölçümsüz sevdan, saklanmış düşlerin mağarasında,

bizi kuşatan denizin devinimi gibi.

 

Ve ben bir zaman uyuduğumda

senin sevdanda, çıplak,

bırak elim bulsun huzuru göğüslerinin arasında

titresin diye

yağmurla ıslanmış meme uçlarınla uyumlu olarak.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on dördüncü bölümü “Büyük Okyanus”tan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy