Sınır (1904)

 

Gördüğüm ilk şey ağaçlardı, yaban

çiçeklerin muhteşem güzellikleriyle süslenmiş yarıklardı,

nemli çayırlardı, alazlanan ormanlardı,

ve dünyanın son noktasındaki benzersiz kışlardı.

Çocukluğum ıpıslak ayakkabılardı, sık ormanda devrilen

çürüyen ağaçlardı, sarmaşıkların ve böceklerin yuttuğu,

başaklarda ışıldayan günlerdi

ve demiryollarının geniş dünyasına giden

babamın altın renkli sakallarıydı.

 

Evimizin yanına derin çatlaklar açmıştı

Güney’in suyu, kederli balçıktan oluşan bataklıklar,

sanki yaz dokuz aylık buğdayın ağırlığı altında

yük arabalarının inleyip zorlandığı

sarı bir bataklıktı.

Güney’in güçlü güneşi:

Yolların alaz kızılı kumları üzerindeki

kütük tarlaları, toz bulutları,

muhteşem ırmak yatakları,

öğle saati balının ışıldadığı

tarlalar ve ağıllar.

 

Toz grisi dünya yavaş yavaş daldı

barakaların içine,

çıraların ve halatların arasına

fındıkların kırmızı özüyle dolu silolarda.

 

Kendimi yazın aşırı sıcağında buldum

tepeleri tırmanan hasat makineleriyle birlikte,

makilerin arasından fırlayan

ve kökü kolay kazılamaz

toprağın çalılık topluluğu üzerinde,

yapışıyor tekerlere çiğnenmiş et gibi.

 

Çocukluğum uçuşuyor iklimlerin arasından: Rayların

arasından, yeni devrilmiş ağaçlardan yapılan bekçi evinde,

davarla ve elma ağaçlarının özlem dolu kokusuyla

kısmen çevrilmiş, şehir dışındaki o evde

yaşadım ben, zayıf bir çocuk,

soluk bedeni insansız ormanlarla ve silolarla örselenmiş.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kuş Sapanı (1919)

 

Sevişme, galiba sevişme, güvensiz,

belirsiz:

Ağzımda hanımelinin okşayışı,

yalnızlığıma karşı kara bir ateş gibi vuran

birkaç örgü,

ve bunun yanı sıra: Gecesel ırmak, gökyüzünün işareti,

uçucu, yağmur yüklü bahar,

yapyalnız, yolunu kaybetmiş alın, gecede

kendi zalim lalelerini vuran arzu.

Kendimi yok ederek soydum gök işaretlerini,

duyarlılığım sivrildi yıldızlara karşı,

lif lif bağladım ben bu buz soğuğu dokuyu

kapısız hava sarayında,

ah, yaseminlerinin boşuna saklamaya çalıştığı berraklığıyla

yıldızlı şefkat,

ah, sevişme gününde uzak çayırlarda

bir hıçkırık gibi açılan bulutlar,

çıplak yalnızlık bir buluta zincirli,

tapınılan bir yaraya, doymayan bir aya.

Beni adımla çağır, dedim galiba gül ağaçlarına:

O yalnız, o koyu lezzetin gölgesi

ve dünyanın her bir titreyişi ulaştı hemen adımlarıma,

o gizli köşe bekliyordu beni,

o biricik ağacın yüksek heykeli bozkırda:

Dört yol ağzında dokundu her şey benim duyarsızlığıma

ve serpti adımı bütün baharın üzerine.

Ve o zaman, sen tatlı yüz, yaktın zambağı,

benim düşlerimde uyumayan sen, sen inatçı

madalya, bir gölgenin takip ettiği, isimsiz

sevgili, yalnızca çiçek tozlarının dokusundan oluşmuş,

kirli yıldızların üzerindeki alazlı rüzgârlardan oluşmuş:

Ah sevişme, kendisini yutan bakımlı bahçe,

sende oluştu düşlerim ve yükseldi

karanlık ekmeğin ekşi mayası gibi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ev

 

Hâlâ kokan yeni devrilmiş kerestelerden yapılmış

evim benim: Handiyse devrilecek

sınırdaki ev, her adımda gıcırdıyor

ve fırtınanın parçası olan Antarktik havanın

savaşçı rüzgârında inliyordun, donmuş kanatları altında

şarkımın oluştuğu yabancı bir kuş.

Gölgeler gördüm, köklerimin etrafında bitkiler gibi büyüyen

yüzler gördüm, ağaçların gölgesinde

şarkılar söyleyen akrabalarım

ve ıslak atlar arasında ateş yaktım,

gizlenmiş gölgede kadınlar

terk etmiş erkeksi kuleleri,

ışığı kamçılayan dörtnalalar,

öfkenin bastırılmış geceleri, havlayan köpekler.

Toprağın karanlık şafağıyla kayboldu babam

düdük çalan treniyle

Tanrı’ya doğru hangi çaresiz adalar denizinde kim bilir?

Sonraları sevdim kömürün duman kokusunu,

petrolü, dingillerin o buz soğuğu düzenini,

ve o ağır tren yayıldı durdu dünyaya

kışın içinden, kibirli bir tırtıl gibi.

Birden titredi kapılar.

Babamdı bu,

Yolların yüzbaşıları çevirmiş etrafını:

Yağmura bulanmış ceketleriyle demiryolu işçileri,

buhar ve yağmur onlarla gelirdi ve sarıp sarmalardı evi,

yemek odası vınlardı boğuk hikâyelerle,

bardaklar boşalırdı,

ve bana doğru gelirdi kaygı, bu yaratıklardan,

acıların yaşadığı yalıtılmış bir kale gibi,

bu öfkeyle büzülmüş yara izi, parasız adamlardan,

yoksulluğun toprak grisi pençesi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yol Arkadaşları

 

Sonra geldim başkente, sisle ve yağmurla sersemce doymuş.

Hangi tür sokaklardı bunlar?

Yıl 1921, elbiseler dolup taşıyordu sokaklarda

bunaltıcı dumanında kahvenin, gazın ve tuğlanın.

 

Öğrencilerin arasında dolaşıyordum, anlamadan,

bendeki duvarları güçlendiriyordum ve arıyordum

her akşam zavallı şiirimde

kaybolmuş dalları, damlaları ve o ayı.

Şiirin dibinde arıyordum, her akşam dalıyordum

şiirin  suyuna, sarılıyordum

belirsiz içgüdülere, terk edilmiş bir denizin fırtına martılarına,

sarılıyordum gözlerimi kapatmama

ve kendi özümde batmama.

Karanlıklar mıydı, yoksa sadece

yeraltının gizli ve nemli yaprakları mıydı?

Hangi yaralı maddeden kayıp gitmişti ölüm,

kollarıma ve bacaklarıma dokunmuştu,

gülüşümü yönlendirmişti

ve kazmıştı caddelerde mutsuz bir kuyuyu.

 

Yaşamak için dışarı çıktım: Büyüdüm ve pekiştim

sefil sokaklarda dolandım durdum,

merhamet beslemeden, çılgınlığın sınırlarında

şarkı söyleyerek. Duvarlarda attı boyası yüzlerin:

Işığı görmeyen gözler, bir suç gibi aydınlattı

eğilen sular, yalnız bir küstahlığın

mirası gibi, mağaralar

yok edilmiş yüreklerle dolu.

Onlarla dolaştım durdum: Sadece onların korosunda

tanıyabildi sesim doğduğu yalnızlıkları.

 

İnsan olmak için daldım içeri,

alevlerin içerisinde şarkı söyleyerek – gece arkadaşlarının

hoş geldin karşılamalarıyla,

benimle birlikte meyhanelerde şarkı söylemişlerdi

ve bana sempatiden daha fazlasını göstermişlerdi

onların düşmansı ellerinin koruduğu birden fazla ilkbahar vardı

tek bir ateş, düşmüş varoşların

gerçek filizi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kız Öğrenci (1923)

 

Ah sen, daha tatlısın, daha bitimsiz

tatlılığın kendisinden bile, gölgelerin arasında

sen sevilen et ve kan:

Geçmiş günlerde

ilerledin ve doldurdun tasını

ağır çiçek tozlarıyla, sevinç içerisinde.

Dökülmüş şarap gibi gece,

paslanmış erguvandan yapılmış gece,

işte o gecenin hakaretler toplamından

yaralı bir kule gibi çöktüm yanında,

ve iğrenç çarşaflar arasında titredi

yıldızın bana doğru ve yangına çevirdi gökyüzünü.

 

Ah yaseminden ağ, ah ayaklı ateş

yeni gölgelerden beslenmiş,

kemerleri bağladığımız zaman farkına vardığımız

karanlık, başağın kana susamış vuruşuyla

döven zaman.

 

Sevişme ve başka bir şey değil, bir köpüğün içinde,

ölü sokaklarla sevişme,

bütün hayat ölüp gittiğinde sevişme

ve bize sadece şunları bıraktı:

Issız köşeleri alevlendirmek.

 

Isırdım kadını, gücümden ötürü

aklım başımdan gitti, toplanmış çiçek demetleri,

ve çözdüm kendimi dolaşmak için kıyıdan kıyıya,

okşayışın kölesi yalnızca, zincirlenmiş

bu serin saçın mağarasına,

dudakların uzun uzun dolaştığı bu bacaklar:

Her daim aç dünyanın dudakları arasında,

emilmiş dudaklar tarafından emilen.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yolcu (1927)

 

Ve dolandım durdum denizlerden limanlara.

Maçunaların ve meyhanelerin arasından

açığa çıkardı dünya

tortuları ve dilenci yığınlarını,

bordaların yanında

aç hayalet sürüleri.

Uykudaki ülkeler, kumda kurumuş,

çölden gelen ışıklı giysiler

ve bol entariler, kireç tutmuş güçlerin

tozlu ağındaki petrolün yağlı deliğini gözetleyen

akrepler gibi silahlanmış.

 

Burma’da yaşamıştım, kubbelerin

zengin metali ve yeşil çalılıkları arasında,

kaplanın kendi kanlı altın çemberini

yaktığı yerde. Dalhousie Caddesi’ndeki

pencerelerimden geliyor o betimlenemez koku,

pagodaların yosunu, tütsülerin kokusu ve dışkı,

insan kokusunun ağır bastığı bir dünyadan

çiçek tozu ve barut.

Çekip aldı beni sokaklar

safran sarısı maddelerin ve kırmızı tükürüklerin

baş döndüren çırpınışlarıyla

İrrawadhy’nin kirli dalgalarının yakınlarında,

suyun yağı, kanı ve petrolü

en azından tanrılarının balçıklarında derin uyuduğu

kuzeye doğru yücelerden dalga dalga gelmişti.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Buradan Çok Ötede

 

Hindistan, sevmedim senin utançsız elbiseni,

senin korunmasız yığınların paçavralar içinde.

 

Yıllarca dolandım ben

korkunun tepelerini aşmak isteyen gözlerle,

yeşil balmumundan pastalar gibi şehirler arasında,

tılsımlar ve kanlı ekmeği korku salan haşmet gibi

pagodalar arasında.

Gördüm sefil olanı, fazlasıyla hem de

kardeşinin acısıyla dolup taşmış,

küçük köyler ezilmiş

çiçeklerin muhteşem pençelerinde,

ve nöbetçi bir asker gibi zamanda

gittim yığınların arasından ve çekip aldım

kara kenarlı yığınları, kölelerin tartışma nedenini.

Tapınaklara girdim, alçı ve pişirilmiş balçık,

basamaklardı, kirlenmiş kanla ve ölümle;

ve o hayvansı rahipler, yaban esrime içinde

kendinden geçmiş, tozda kaynayan

paralar için dövüşen,

fosfor ayaklı yüksek putlar

intikam isteyen dillerini uzatırlarken

ve çiçekleri ezerken, ah sen küçük insan

düşüyordun kıpkızıl fallus bir taşın üzerine.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Alçı Maskeleri

 

Sevmiyordum…. Acıma mıydı ya da nefret?

Saygon gibi şehirlerde dolaşıyordum, Madras’ta,

Khandy’de, ta gömülmüş olana dek, Anaradapurha’nın

görkemli taşları, ve Seylan’ın kayalıkları,

Siddhartha’nın resimleri

balinalar gibi – ve daha da uzaklardaki:

Penang dolaylarında tozda, nehir yataklarında,

yaban ormanın en temiz sessizliğinde, akınına uğramış

hayvan sürülerinin haşin hayatlarıyla

ötesinde Bangkok’un, dansçıların

giysileri ve alçı maskeleri.

Zehirlenmiş deniz dipleri

çiy renkli mücevherlerden yapılma evler taşıyordu

ve geniş ırmaklar boyunca akıyordu

yoksul kalabalıkların barakaları, teknelerle paketlenmiş,

ve sayısız başkaları da örtmüş yayılan toprağı,

sarı ırmakların ardı boyunca,

bağrı yarılmış bir tek vahşi hayvanın derisi gibi,

halkların derisi, sayısız efendi tarafından

küçük düşürülmüş.

Komutanlar ve kontlar

yaşadılar ölen fenerlerin

ıslak hırıltısında, emdiler kanını

yoksul zanaatkârların,

ve pençelerle kırbaçlar arasında, daha yücelerde,

bulunuyordu izin belgesi, Avrupalı,

alüminyumdan tapınaklar kuran

petrolün Kuzey Amerikalısı,

korunmasız deriyi yüzüp duruyordu

ve yaratıyordu kanda yeni kurbanlar.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Dans (1929)

 

Java’nın derinliklerinde, gölgelerin

bölgelerinde: Burada duruyor aydınlanmış saray.

Duvarla birlikte büyümüş yeşil sırakemerlerin

arasından yürüyorum ve giriyorum

taht salonuna. Orada oturuyor hükümdar,

hasta beyinli bir domuz, ve kirli bir erkek hindi,

kurdeleli nişanlarla süslenmiş, dekore edilmiş,

duruyor iki Hollandalı adamın arasında,

şüpheci bakışlı küçük hesapların adamları.

Ne kadar da iğrenç bir haşarat topluluğu, ne kadar da

tasarlanmış bir şekilde atıyorlar kürek kürek zehri

insanların üzerine!

Uzak ülkelerden gelen

rezil muhafızlar ve hükümdar orada

kör bir kurbağa gibi sürüklüyor

mantarsı etini ve sahte yıldızlarını

nalbantların küçük düşürülmüş vatanının üzerinden!

Fakat birden

sarayın derinliklerinden geliyor

on dansöz, suyun altında

bir düş gibi kayarak.

Her bir ayak

ulaştı kenardan, kırmızı balık gibi, ve açığa çıkardı

gecesel balı, ve sarı maskeleri

meshedilmiş ağır saçlarında taşıyordu

portakal çiçeklerinden yeni örülmüş bir çelengi.

Satrapın önünde durdular,

ve durdu onlarla birlikte müzik de,

kristal üst kanatların çağıltısı: Bir çiçek gibi büyüyen

gerçek dans, geçici bir heykel yapan

o güzelim eller,

dalgalar ya da kamaşma gibi

topuklara inen tunika,

ve kutsal metalin

her bir güvercinsi hareketinde saklıydı

adalar denizinin usul uğuldayan havası, ilkyazda

ateş almış bir gelin ağacı gibi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Savaş (1936)

 

Uykuyla kundaklanmış, İspanya, uyanmaktasın

başaklı bir yele gibi,

gördüm senin çiçek açışını, belki alıç dikeniyle

karanlık arasında, sen ey köylü kadın,

makilerle dağlar arasında gezinen

ve açık damarlarla havada dolaşan.

Fakat gördüğüm zaman seni sokak köşelerinde

ırzına geçmişti kaşarlanmış haydutlar. Maskeli dolaşıyorlardı

engerekten yapılmış haçlarıyla

ve ölümün buz soğuğu bataklığına gömmüşlerdi ayaklarını.

Gördüğümde derinin dikenlerle soyulduğunu,

bedenin ezilmiş yatıyordu, dünyasız,

kavganın kanlı meydanında boylu boyunca,

delik deşik edilmiş, ölüm mücadelesinde kaskatı.

Ta bugüne kadar akıyor kayalıklarından sular

hapishanelere, ve sen taşıyorsun

dikenden tacını sessizlikle:

Göreceğiz en uzun kim dayanacak, senin acıların mı

seni umursamadan geçip giden yüzler mi yoksa.

Senin tüfeklerinin şafağıyla yaşadım ben

ve istiyorum ki halk ve barut

yeniden sallasın saygısızlık yapılan bu süslü eseri,

düşler titreyip yeryüzünün

eşit paylaşılmamış yemişleri birbirini bulana dek.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Aşk

 

Armağanlarınla beraber verdin bana, İspanya,

o yılmaz aşkı.

Beklediğim şefkat geldi bana

ve benimle hâlâ, en derin öpüşü

sunuyor ağzıma.

Fırtınalar

alamadı benden bunu,

ve uzaklık o zamandan beri gömemedi

birlikte fethettiğimiz sevgi mekânını,

Görmüştüm savaş yangınından önce giysilerini

İspanya’nın cesur tarlaları arasında,

sonra gördüm her şeyin bozulduğunu, belirsiz ışıkta,

ve acılı bir ifade kayıp gitti yüzünden

yitirilmiş taşa düşene dek.

 

Kaskatı bir ağrıyla, zıpkınlarla delik deşik

daldım senin sularına, sevgilim,

tıpkı hiddetin ve ölümün arasından

dört nala giden ve birdenbire

sabah tazesi bir elma verilen bir at gibi, vahşi ormanın

titreyişinden oluşan bir çağlayan gibi.

 

Hayatımı belirleyen o ıssız ovalar

o zamanlardan tanıyorlar seni, sevgilim benim,

o karanlık okyanus izliyor beni

ve o müthiş sonbaharın kestaneleri.

 

Kim görmedi ki seni, sevda yüklüm, kavgada

hemen yanımda duran şefkatim benim,

bir yıldızın türlü türlü işaretlerini

göstermesi gibi? Kim bulmadı ki seni,

beni aradığında ordunun içinde,

çünkü ben insanlığın tahıl ambarında bir tohumum,

kim bulmadı ki seni köklerime dayanmış,

kanımdaki şarkıyla beslenen, kim?

 

Bilmiyorum, sevgili, zamanım ve mekânım olur mu

tekrar betimleyebilmek ve yazdığım kâğıtlara yayabilmek

senin o hoş gölgeni, gelinim benim:

Bu günler oldukça çetin ve parıltılı,

ve bunlardan toparlamalıyız şirinliğimizi,

çamurdan bir göz kapağı ve dikenlerin arasında.

Neredeyse unutuyordum, ne zaman oluştuğunu:

Sen sevdadan önce bulunuyordun,

kaderin güçleriyle geldin,

ve hemen senden önce yalnızlığım senindi,

belki o senin dinlenen saçlarındı.

Bugün, anmayacağım adını,

sen benim sevdamın arzusu,

benim günlerimin yol göstericisi, sen tapılansın,

ve zamanın mekânında günü içine alıyorsun

evrenin sahip olduğu tüm ışığı.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Meksika (1940)

 

Meksika, bir denizden öbürüne gördüm seni, delik deşik olmuşsun

kendi demir grisi renginden, altında dikenli manastırların

yattığı dağlara tırmanırken, zehirli gürültüleri

büyük şehrin, akın akın gelen şairlerin

sinsi dişleri, ve ölülerin yaprakları

ve merdivenleri üzerinde,

onulmaz sessizliğin ortaya çıkması gibi –

cüzzamlı bir aşkın sonrasında kesilen parçalar gibi -,

duruyor yıkıntıların nemli parıltısı.

 

Fakat amansız sahra ordugâhından, utangaç

terden ve sarı mısırın mızraklarından

yükseliyor ortak kullanım

ve dağıtıyor anayurdun ekmeğini.

 

Başka zamanlar bölündü yolum

kireç dolu sıradağlarla,

Meksikalı derinin ağaç kabuğunu yaran

makineli tüfeklerin delik deşik ettiği fırtınalı rüzgârlardan dillerle,

ve ataerkil koruların altında

baruttan öpücükler gibi toplanmış

süvari sınıflarıyla.

 

Cesurca yok edenler

mülkün sınırlarını ve toprağı dağıtanlar

kanda fethedildiler

unutulan mirasçılar arasında –

Güney’in köklerine bağlı olan

bu ağrıyan parmaklar da

dokudu o mükemmel maskeyi,

çiçeklenen oyuncak ve tekstil endüstrisiyle

donattı ülkeyi.

 

En çok hoşlandığım şey – amansız

taşın şiddetini koruyan yüzlerin

yeraltından çıkarılmış yaşıydı,

ya da büyüyen gül, geçmiş günün

kanlı elleriyle yaratılmış.

 

Böyle dolaştım durdum ülkeden ülkeye,

geçti kendi bedenime bu Amerika toprağı,

ve damarlarımdan yükseldi zamanın

dinlenen unutuşu, ta ki onun lisanı

bir gün ağzımda titreyerek duruncaya dek.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Meksika’nın Duvarları Üzerinde (1943)

 

Irmaklar boyunca uzanıyor ülkeler,

arıyor o yumuşak memeyi, gezegenin dudaklarını,

sen Meksika, ulaştın alıç dikeninin yuvasına,

kanlı kartalın ıssız yüceliklerine,

yaban savaşçı ordunun balına.

 

Başkaları bülbülü aramıştı ve bulmuşlardı

dumanı, vadiyi, insan derisi gibi yöreleri:

Sen Meksika, gömdün ellerini toprağın derinine,

vahşi bakışla büyüdün taşta.

Ağzın değdiği zaman çiğdemin gülüne

dönüştürdü gökyüzünün kırbacı onu sızılara.

İki denizin dalgalanmış köpükleri arasında

bıçaklardan bir rüzgâr gibiydi kökenin.

 

Göz kapakların açıldı hiddetli bir günün

kabaran gelinciklerinde,

ve yayıldı kar canlı ateşin sende mesken kurduğu

o müthiş eserinde senin.

 

Tanıyorum senin nopala-armağanlarından tacını

ve yeraltı biçimlerini biliyorum,

Meksika, biçimleniyor köklerinin dibinde

toprağın saklı suyundan

ve madenlerin kör metalinden.

 

Ah toprak, ah parıltısı

kalıcı ve sert coğrafyanın,

Kaliforniya denizinin dağılmış gülü,

Yucatán’ın hiddetle söylediği o yeşil şimşek,

Sinaloa’nın sarı sevdası,

Morelia’nın kızaran göz kapağı

ve kalbimi endamına zincirleyen

sonsuz çizgisi baharatlı agave ağacının.

 

Velvelelerden ve kılıçlardan oluşan yüksek Meksika,

gece daha büyükken dünyada,

böldün mısırın beşiğini insanlar arasında.

Yükselttin elini doluyken kutsal toprakla

ve bıraktın insanların arasına

ekmekten ve rayihadan yeni doğmuş bir yıldız gibi.

O zaman barutun ışığında görmüştü köylü

kurtarılmış toprağının

filizlenen ölülerin üzerinde parıldadığını.

 

Morelos için şarkım. Düştüğünde

onun delici ışıltısı,

toprağın altında bağırmak için

küçük bir damla almıştı, kendi kanıyla

dolsun diye kupa, ve kupadan fışkırdı bir ırmak

Amerika’nın sessiz kıyılarının hepsini kaplayana

ve gizemli gücünde boğana dek.

 

Cuauhtémoc için şarkım. Onun

ay akrabalıklarını hissediyorum

ve işkence görmüş tanrı gibi güzel gülüşünü.

Neredesin şimdi, eski zamanların kardeşi,

kaybettin mi yoksa o uysal direncini?

Neye dönüştürdün kendini?

Nerede yaşıyor ateşinin mevsimi?

 

Yaşıyor o bizim karanlık ellerimizin derisinde,

yaşıyor o kül grisi buğdayda:

Gecesel gölgelerin ardından,

şafağın asmaları dağılırken,

açıyor Cuauhtémoc gözlerinin uzak ışığını

yaprağın yeşil hayatı üzerinden.

 

Cárdenas için şarkım. Oradaydım,

gördüm Kastilya’nın isyanını.

Hayatın kör hiddetli günleriydi.

Dayanılmaz acılar zalim dallar gibi

yaralamıştı taciz edilmiş anamızı.

 

Terk edilmiş üzünçtü, sessizliğin duvarı,

ihanet ettikçe, saldırdı ve yaraladı

şafaklardan ve defnelerden oluşan bu vatanı,

O zaman sadece Rusya’nın kızıl yıldızı parlıyordu

ve insancıl gecede

Cárdena’nın bakışı.

General, Amerika’nın Başkanı, bu şarkıyı

sana sunuyorum

İspanya’dan toparladığım parıltının

küçücük bir parçası.

 

Meksika, kapılarını ve ellerini açmıştın

gezgine, yaralıya,

mülteciye, kahramana.

Sadece bu şekilde anlatılabilir,

ve ben isterdim

sözcüklerim yeniden yapışsın öpücük gibi duvarlarına.

Açmışsın savaşan kapılarını ardına dek

ve ışıltılı tacın dolmuş yabancı oğullarla,

sert ellerinle kavradın

oğlunun yanaklarını,

sanki dünyanın gözü yaşlı fırtınası doğurmuş gibi seni.

 

Burada bitiriyorum, Meksika,

burada bırakıyorum el yazımı

şakaklarının üzerinde

silsin diye zaman bu yeni söylevi

seni, özgürlüğünü ve derinliğini seven birinin saçtığı.

Elveda diyorum, ama gözden yitmiyorum.

Gidiyorum, ama elveda

diyemiyorum.

Çünkü hayatımda yaşıyorsun ey Meksika,

yolunu şaşıran bir kartal gibi damarlarımda dolanıyorsun,

ve önce ölümün kanatlarını açması gerekiyor bir kez

uyuyan asker kalbimin üzerinde.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Eve Varış (1944)

 

Döndüm eve… Şili karşıladı beni

çölün sarı yüzüyle.

Acı çekerek dolandım

yanmış bozkır ayının kumlu kraterinde

ve buldum gezegenin en çorak bölgesini,

asmasız bu basit ışığı, bu kusursuz boşluğu.

Bomboş? Fakat bitkisiz, toynaksız, gübresiz

sere serpe açmıştı toprak çıplaklığını

ve uzakta uzun soğuk çizgisinde

kuşlar doğuyordu ve özenle oluşturuyordu göğüsleri.

 

Fakat daha çok uzaklarda altını kazıyordu insanlar sınırların,

sert metalleri çıkarıyorlardı, dağılmış çoğu

acı tahılın unu gibi,

başkaları ateşin terli yüceleri gibi

ve insanlar ve ay, her şey sarmaladı beni ölü çiyinde

düşlerin boş izini kaybedene dek.

 

Issızlık çekti beni tümüyle, ve cüruf insanı

çıktı mağarasından dışarı, sıyrıldı sessiz ıstırabından

ve anladım yitik halkımın acılarını.

 

Caddelerden ve mahallelerden geçerken ve konuşurken

gördüklerim hakkında, biliyordu halk toprak izini taşıyan

ağrılı ellerimi, korunmasız yoksulluğun

meskenleri, kuru ekmek ve unutulan ayın

yalnızlığı.

 

Ve yan yana çıplak ayaklı kardeşimle

geçersiz kılmak istiyordum kirli mangırların krallığını.

 

Takip edildim, fakat kavgamız devam ediyor.

 

Gerçekler aydan daha yüksekte durur.

 

Büyük bir gemiye bakar gibi bakıyorlar, madenlerin

adamları, durup geceyi gözlemlerken.

Ve karanlıkta paylaşılıyor sesim

yeryüzünün en katı ağaç gövdesi arasında.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ağacın Çizgisi

 

Elleri olmayan kör bir marangozum ben.

Suyun altında yaşadım, yiyerek soğuğu

kokan bir kılıf dahi oluşturmadan, o meskenler

o sedir ağacından diğerine, bize gurur verdi hep,

ve gene de ormanın dokusunda aradım ben şarkımı,

o gizli liflerde, dermansız peteklerde,

ve budanmış dallarda, doldurdu rayihayla

yalnızlığı, ağacın dudaklarıyla.

 

Her bir maddeyi sevdim, her bir damlasını

eflatunun ya da metalin, suyun ve başağın,

ve daldım içine o sıkı katmanın, sonsuz ateşle

ve titreyen kumla çevrilmiş,

dünyanın üzümleri arasında bir ölü adam gibi

donuklaşmış ağızla şarkımı söyleyene dek.

 

Balçık, çamur ve şarap sarmalamış beni,

gırtlağımın altında bir yangın gibi

çiçekleri açan o toprakla kaplı

kalçalara dokundum çılgınca,

ve taşların arasında kayıp gitti duyularım

kapanmış yaranın içine.

 

Nasıl dönüşebilirdim olmadan, bilmeden

zanaatım oluşmadan,

demirhane

benim gücümle kararlı,

ya da hızarlar, kışları yük hayvanlarının

havası.

 

Her şey şefkat ve kaynak oldu

ve ben sadece gecesel amaca hizmet ediyordum.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Savaşan İyilik

 

Fakat caddelerde almamıştım ben bu ölü iyiliği,

geri çevirdim onun irinli su-kemerlerini

ve dokunmadım onun kirli denizine.

 

İyi olanı bir metal gibi çıkardım, kazdım

harap gözlerin arkasından,

ve kaldırılmış kılıçlar arasında doğmuş yüreğim

yaralar arasında büyüdü.

Hakir görerek çıkmadım ortaya, fırlatmadım

toprağı ve bıçağı insanlar arasına.

Hakaret ya da zehir dağıtmak değildi

benim işim.

Buz soğuğu kırbaçlar derisini ütülesin diye

silahsız olanı zincirlere vurmadım ben,

eldivenli ellerimle pusuda

beklemedim ben düşmanımı alanda:

Yalnızca köklerimle büyüdüm ben,

ve toprakla,

fidanımın büyümesine izin vermişti,

saklanmış solucanları ifşa etmişti toprak.

 

Pazartesi ısırmaya geldi beni,

ve bazı yapraklar verdi bana.

Salı küçümsemeye gelmişti beni,

ve ben uyumaya devam etmiştim.

Sonrasında Çarşamba kızgın dişleriyle geldi.

Kökler oluştursun diye gitmesine izin verdim,

ve dikenli ve kepekli

zehirli siyah bir mızrakla geldiğinde Perşembe,

bekliyordum onu şiirimin ortasında

ve bir üzüm salkımıyla yardım onu dolunay altında.

 

Gel haydi ve bu kılıçta parçalan!

 

Gel haydi ve uzmanlık alanımda parçalan!

 

Gel haydi sarı ordularınla

ya da kükürt kokan hevenklerinle!

 

Gölgeleri tüketeceksiniz ve çanların kanı

şarkımın yedi kumulu altında.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Birleşir Çelik (1945)

 

Kötülüğü görmüştüm ve iblisi, fakat

kendi inlerinde değil.

 

Bu mezzotint hakkında bir hikâyedir,

yer altındaki mağarasının kötülüğü hakkında.

 

Yoksulların yolunu donattılar

cadılarla, sonra paçavralarla düşürdüler

sefil mağara dehlizlerine.

Buldum kötülüğü mahkemelerde otururken,

Senato’da gördüm süslü püslü

ve taranmış bir halde, bütün fikirleri ve münazaraları

kendi ekonomik çıkarları doğrultusunda çarpıtmaktaydı.

Kötülük ve iblis

yakın zamanlarda yıkanmaya gitmişlerdi:

Kibirle sarmalanmışlardı

ve kusursuzlardı

kaygan ve sahte süsleri içerisinde.

Gördüm kötülüğün kendisini,

ve bu çıbanı yok etmek için yaşadım

diğer insanların arasında, hayatı hayata ekledim,

gizli bir yazı oldum, isimsiz bir metal,

halktan ve tozdan dizginsiz bir birlik.

 

Küstah olan savaşıyordu hiddetle

fildişi kulesinde

ve meteoruyla uğradı kötülük

ve dedi: “Onun düzenli yalnızlığı

hayranlık verici.

Rahat bırakın onu!”

 

Şiddetli olan aldı alfabesini

ve açarak bacaklarını durdurdu onu kılıcıyla

konuşmak için ıssız caddede.

Kötü olan geçip giderken dedi ki: “Ne cesaret!”

ve sonra gitti Kulüp’e

cesaret hakkında konuşmaya.

 

Ama ben taş ve sıva olunca,

kule ve çelik, birleşti heceler:

O zaman sıktım halkımın ellerini

ve alarak yanıma bütün denizi katıldım kavgaya,

terk ettiğimde yalnızlığımı ve müzeye koyduğumda

küstahlığımı ve kibrimi

köhne el arabalarının yanına, depoya,

başka insanlara katıldığım zaman

saflığın metali oluşturulmuştu,

sonra geldi kötülük ve dedi: “Affetmek yok

onları, haydi hapse, orada ölsün onlar!”

 

Fakat çok geçti artık, ve insanın

eylemi, partim,

toprağın altındaki katı,

yenilmez ilkbahar,

umuda ve gelecek zamanlarda

ortaklaşa yenecek yemişlere dönüşmüşken.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Şarap

 

İlkbaharın şarabı. Hasadın şarabı. Yoldaşlar,

tropik yaprakların düşeceği bir masa verin bana,

ve bırakın dünyanın büyük ırmaklarının benzi atsın

ve çağıldasın uzağında şarkılarımızın.

İyi bir yoldaşım ben.

 

Bu eve senin varlığından bir parça koparmak için

girmedim. Tam tersine alıyorsun

benden bir parçayı giderken sen, alıyorsun

kestaneleri, gülleri ya da seninle paylaşmak istediğim

güvenliğini köklerle taşıtların, yoldaş.

 

Benimle birlikte şarkı söyle kupalar taşıncaya

ve masada müsrif bir eflatun bırakıncaya dek.

Bu bal topraktan, karanlık üzümlerinden

ulaşacak ağzına.

 

Nasıl da özlüyorum onları, şarkının gölgelerini,

sevdiğim ve alnımı önlerinde eğdiğim yoldaşları,

o benzersiz hayatımı, uyguladığım erkeksi bilimi,

kaba şefkatin koca ormanı arkadaşlığı bıraktığım zaman.

 

Elini ver bana, görelim birbirimizi,

çok basit, çıplak bir bitkinin kokusundan gayrı

başka şey arama sözcüklerimde.

Niçin bir işçiden daha fazlasını bekliyorsun benden?

Biliyorsun halbuki vura vura oluşturdum

gömülmüş aletimi

ve yalnızca kendi dilimin lisânını konuşacağım.

Bilge kişilere başvur, eğer memnun etmiyorsa rüzgâr seni!

 

Toprağın gürültücü şarabıyla şarkı söyleyeceğiz gene de,

Hasadın tasıyla kadeh tokuşturacağız,

ve varolmayan ırmakların aşk dilinde

tapınılan anlamsız dizeleri

tutkuyla iletecek gitar ya da sessizlik.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Dünyanın Meyveleri

 

Nasıl tırmanıyor toprak mısırın arasından arayarak

süt beyazı ışığı, yoncanın yelesini ve katı fildişini,

olgun buğday başaklarının muhteşem ağını

ve çekirdekler gibi saçılan bütün altın ülkeleri?

 

Soğan yemek istiyorum, getir bana bir tane pazardan,

toprağın balmumu ve eşitliğe dönüştürdüğü

dolgun bir küre gibi kristal berrağı kardan,

atılacakken tereddüt eden bir dansöz gibi.

Avdan bazı bıldırcınlar ver bana, rayihasıyla kaplı

orman yosununun, derin tabakta suyu damlayarak duran

kral giysili balık,

limon yığınları altında

açmış solgun altın böceklerini.

 

Gidelim haydi. Kestane ağacının altında alazlanan ateş

bırakacak meyvelerin çıplak hazinesini korun üzerine,

ve bir kuzu bütün armağanlarıyla ihya edecek soyunu

gırtlağında ambere dönüşünceye dek.

 

Dünyanın bütün armağanlarını ver bana, hâlâ yaban salkımlardan

sarhoş yeni vurulmuş orman güvercinlerini,

uysal yılanbalığını, ölümde gibi, ırmağa benzeyen,

yayan ufak tefek incilerini,

ve bir tabak ekşi deniz kirpisi

döküyor portakal sarısı deniz dibini

salatanın soğuk gök kubbesine.

 

Ve baharatlanmış tavşan

kokulardan çok ormanlı bir füg gibi

doldurmadan hoş kokusuyla öğünün havasını,

koşuyor öpüşüm Güney’in istiridyelerine,

tuzla doymuş ışıltıdan kabuğunda taptazeler,

bütün dünyanın sevdiğim özleriyle ıpıslak

ve kanımın sayısız bayraklarıyla

dalgalanan öpüşüm aceleyle varıyor.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Büyük Sevinç

Araştırdığım karanlığı göremiyorum artık.
Gemi direği yapılacak ağacın sürekli sevincini duyuyorum,
ormanların kalıtına sahibim, yolu yalayan rüzgâra
ve dünyasal ışığın altında seçilmiş bir güne.

Başka kitaplarda mahpus olsun diye değil yazdıklarım,
ne de zambak müptelası çıraklar için,
fakat su ve ay isteyen sıradan insanlar için yazıyorum,
değişmez düzenin parçaları olan
okullar, ekmek ve şarap, gitarlar ve çalgılar isteyenler için.

Halk için yazıyorum, okumasalar bile
şiirlerimi kendi garip gözleriyle.
An gelecek ki, bir dize, yaşantıma değen o hava
ulaşacak kulaklarına onların,
ve o zaman kaldıracak ırgat bakışlarını,
maden işçisi gülümseyecek kırarken kayayı,
çoban silecek alnının terini,
elini titreşimiyle yakan balıktan yükselen
ışığı daha bir berrak görecek balıkçı,
ve tamirci, ak pak ve yeni yıkanmış, sabun kokarak
okuyacak benim dizelerimi,
ve belki şöyle diyecekler: “Bir yoldaştı O!”

Bu yeterli, arzuladığım taç bu işte.

İsterim ki, şiirim fabrikaların ve madenlerin kapılarında
toprağa, havaya,
zulme uğrayan insanın utkusuna değgin olsun.
İsterim ki bir genç ağırbaşlıca ve metallerle
bulsun yarattığım gücü bir sandık gibi, ve açtığında onu,
yüz yüze gelsin hayatla-
ve daldığında ruhu içine
bulsun sevincimi fırtınalarla kundaklanmış
dağ doruklarına götüren ansızın esen rüzgârları.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ölüm

Birçok kez doğmuşum, ezilmiş yıldızların
derininden, yeniden yaratırken
ellerimle bütünleşmiş sonsuzluğun ipini,
ve şimdi öleceğim tekrar, toprak olacak bedenimi örten
biraz topraktan başka hiçbir şey almadan yanıma.

Ne rahiplerin sattığı bir parça gökyüzü
aldım, ne de metafizikçilerin
yararsız zenginler için yarattığı
karanlığı selamladım.

Beni bekleyen bir giysi gibi
ellerimde kendi ölümüm, sevdiğim renkte,
bir zamanlar boşu boşuna aradığım ölçüde,
gereksinimim olan derinlikte.

Sevda tüketildiğinde somut özünde
ve kavga dağıtırsa çekiçlerini
başka ellerin birleşmiş gücü arasında
gelir ölüm ve siler
senin sınırlarını belirlemiş damgaları.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Hayat

 

Bırak başkaları oyalansın kemik evlerle…

Elmanın çıplak renklerine sahip dünya:

Irmaklar sürüklüyor kendisiyle

madalyalardan bir zenginliği

ve her yerde oturuyor uysal Rosalína

ve Yoldaş Juan…

 

Kaba taşlar dayanağım oldu,

ve üzümden daha yumuşak balçık

yükseltti evimi buğday artıklarıyla.

Engin toprak, sevgi ve yavaş çanlar,

şafağa değgin kavga ruhu,

sevginin beni bekleyen saç örgüsü,

firuzenin dinlenen yığınları:

Evler, yollar, düşlerde bir heykel oluşturan dalgalar

yıkıyorlar bol suyla

en erken seherdeki fırınları,

kumda dersini almış saatler,

gezgin buğdayın gelincikleri,

ve bu karanlık eller

hayatımın özünü yoğurdu:

Hayat için yanar portakallar

hayatın bin türlü amacı için.

 

Bırak mezarcılar kazsın kazanın

özünü, bırak kaldırsınlar

külün ışıksız parçacıklarını

ve konuşsunlar solucanların dilini.

Önümde sadece mısır tohumu var,

ışıltılı manzaralar ve şefkat.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Vasiyet (I)

 

İsla Negra’daki deniz kıyısındaki evimi

sendikalara bırakıyorum,

bakırın, kömürün ve güherçilenin işçilerine.

Eziyet görmüş oğulları ülkemin

dinlensin orada.

Baltalar ve hainler tarafından tahrip edilmiş,

kendi kutsal kanında yağmalanmış,

volkanik paçavralara dönünceye kadar

işkence edilmiş ülkem.

 

Yıpranmış insanların dinlendiğini görmek istiyorum

ülkem boyunca çağıldayan temiz sevdada

masamın etrafında görmek istiyorum karanlıktan gelenleri

ve uyumasını istiyorum yaralının yatağımda.

 

Birader, bu benim evim,

yoksulluğumda mücadele ederek oluşturmuştum

deniz çiçeklerinden

ve yıldız ışıltılı taştan bu dünyaya gir.

 

Burada doğdu penceremdeki ses

büyüyen bir deniz salyangozu gibi

ve belirledi hemencecik sınırlarını

düzensiz jeolojimde benim.

 

Geliyorsun yanan maden dehlizlerinden,

nefretin asidiyle yaktığı tünellerden

rüzgârın kükürt ekşisi fırlatışıyla:

Burada senin için tasarladığım barış işte,

deniz krallığımın suyu ve mekânı.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Vasiyet (II)

 

Bırakıyorum eski kitaplarımı, toplanmışlar

dünyanın her bir köşesinde, o görkemli baskılarına

tapınılmış kitaplarımı,

Amerika’nın yeni şairlerine,

onlara, kabaca durdurulmuş dokuma tezgahında

yarının manifestosunu dokuyacaklara.

 

Ölmüş oduncunun ve maden işçisinin kaba yumrukları

dolaşık katedrali, bölünmüş mısır filizini

ve çayırlıklarımızı çeviren telleri temizleyecek

sayısız hayat oluştururken

doğmuş olacaklar.

Önceki cehennemlerde titresinler,

elmasları parçalayanlar, ve mısır tohumundan oluşan

şarkı dünyasını savunsunlar,

şehadet ağacından doğanları.

 

Zorbaların kemikleri üzerinden, ihanete uğramış

mirasımızdan çok ötelerde, yalnız yürüyen halkın

üstündeki özgür mekânında,

yazacaklar hikâyesini

uzun ve utku dolu acıların.

Sevsinler onlar da benim sevdiğim gibi. Manrique’imi,

Góngora’mı, Garcilaso’mu, Quevedo’mu:

Dev nöbet yerleriydi onlar, platinden

zırhlar ve bana direnci öğreten

kar beyazı şeffaflık.

Tıpkı benim Lautrémont’um gibi

arasınlar kaygının veba evlerinde ağıtları.

Mayakovski’nin yanında görsünler

nasıl yükseldiğini yıldızın

ve onların ışıltısından nasıl doğduğunu başakların.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kararlar

 

Yoldaşlar, İsla Negra’ya gömün beni,

çakıl taşının ve dalgalarının her bir pürüzlü lekesini

gözlerim kapalıyken, sanki artık hiç görmeyecekmişim gibi

tanıdığım denizin yakınına.

Okyanus kıyısında, gün getirdi bana hep

sisi ya da aydınlık sökününü turkuvazın,

ya da enginliği, düzenli olarak, değişmeyen suyu,

istediğim şeydi bu, bu mekân sanki yutmuştu alnımı.

 

Her bir yas kıyafetli sürüsü karabatakların,

kışı seven boz kuşların o müthiş kaçışı,

ve her bir kasvetli çevrimi yosunların,

ve soğukla çarpan tehlikeli bütün dalgalar,

ve dahası var, bütün toprak görünmez ve gizli

bir aktar gibi, deniz sisinin ve tuzların meyvesi,

keskin rüzgârın kemirdiği, sonsuz kuma yapışan

kıyının küçük taç yaprakları:

Bütün deniz toprağının nemli girişi

tanıyor her bir basamağını sevincimin,

biliyorlar ki orada uyumak istiyorum

arasında denizin ve toprağın parıldayan göz kapaklarının…

Toprağa süzülmek istiyorum yağmurla

yaban bir deniz rüzgârı gibi hırçınlıkla yaralamak,

ve böylelikle yeraltı sularıyla karışıp

çağıldamak istiyorum o büyük ilkbahara, yeniden doğuşa.

Yanımdaki mezarı sevdiğim için aç

ve sevdiğimle birlikte olmamı sağla

yeraltında da.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yaşayacağım (1949)

Ölmeyi düşünmüyorum. Çıkıyorum şimdi dışarı
volkanlarla dolu bu günde,
kitlelere gidiyorum, hayata.
Düzene koydum bütün işlerimi,
bugün dolanırken haydutlar kucaklarında
“batı kültürü” ile,
İspanya’da ölüm kusan elleriyle
ve salınırken Atina’daki darağaçları ile
Şili’yi yöneten alçak.
Ve işte bütün takım taklavat!
Burada kalıyorum
sözcüklerle ve halkla ve beni yeniden
bekleyen yollarla ki yıldız ışığı ellerle
çekiçliyorlar kapımı.

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Partim’e

 

Bana tanımadığım kişiyle kardeşliği verdin.

Bütün yaşayanların gücünü verdin bana.

Bir doğum gibi verdin bana yeniden yurdumu.

Yalnız olanın sahip olmadığı özgürlüğü verdin bana.

İyiliği bir ateş gibi yakmayı öğrettin bana.

Ağacın gereksindiği düzlüğü verdin bana.

Birliği ve insanlar arasındaki farkları görmeyi öğrettin bana.

Gösterdin bana nasıl da kaybolur birinin acısı herkesin utkusunda.

Öğrettin bana biraderlerimin sert yataklarında yatmayı.

Gerçekliği bir kayanın üstüne inşa etmeye yönelttin beni.

Kötü adamın düşmanı ettin beni ve çılgınlığa karşı zırh.

Dünyanın ışığını ve sevincin imkanlarını kabul etmemi sağladın.

Yok edilmez yaptın beni

çünkü seninle ben bende sonsuzlaştım.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Burada Bitiriyorum (1949)

 

Burada bitiyor bu kitap. Kömür ateşi gibi

bir öfkeden doğdu, yanan ormanların

çayırlıklarından. Keşke devam edebilseydi

kırmızı bir ağaç gibi

ve yayabilseydi berrak yanık izini.

Ama sen sadece öfkeyi bulmadın

ağacın dallarında: Kökler yalnızca acıyı değil

kudreti de arıyordu,

ve ben düşünce dolu taşın gücüyüm,

birleşmiş ellerin sevinciyim.

 

Nihayet insanların arasındayım.

 

İnsanlar arasında yaşayan bir rüzgârım,

ve kıstırılmış yalnızlıklardan

giderim sayısız kavgaya, özgürce

çünkü arıyor senin elin elimi

ve kuşatıyor yılmaz sevinçleri.

 

Bir insanın gündelik kitabı, açık bir ekmek

işte budur şarkımın coğrafyası,

ve köylülerin imecesi

toplayacak bir gün bunun ateşini

ve alazını görecekler ve yeniden

yaprak olacaklar  toprağın gemisinde.

 

Ve bu sözler doğacak yeniden,

belki başka bir zamanda, acı olmaksızın,

kirli lifler kara otlar gibi

şarkıma yapışmaksızın,

ve tekrar benim korlu

ve yıldız ışıklı kalbim harlanacak tepelerde.

Böyle bitiriyorum bu kitabı, burada bırakıyorum

benim Evrensel Şarkı’mı, sürgünde yazdığım,

yurdumun gizli kanatları altında mırıldandığım.

Bugün, 5 Şubat, bu yıl 1949,

Şili’de, “Godomar de Chena”da,

45 yaşımın dolmasına birkaç ay kala.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy