Belki, belki toprak üstündeki bir katman gibi unutuş
çoğaltır bitkileri ve (ola ki) besler hayatı
ormanın karanlık humusu gibi.

Belki, belki koşar gelir insan bir demirci gibi
ocağa, demirin demirle olan savaşına,
kör kentlerine dalmaksızın kömürün,
bakıp duran gözlerini kapamadan düşer belki
uçurumlara, sulara, minerallere, felaketlere.
Belki, fakat benim öğünüm başkadır; benim besinim başka
gözlerim kemirmeye geldi unutuşu:
Dudaklarım açılır her zamana, ve her zaman,
yalnızca bir parçası değildi ellerimde aşınan.

Bu yüzden konuşacağım seninle
çekmek istemediğim acılar hakkında,
seni yaşamaya zorlayacağım yeniden
yangın yaraları arasında,
bir garda yolculuk öncesi gibi barınmak için değil,
toprağa alınla vurmak için değil
ya da doldurmak için yüreklerimizi suyla,
fakat bilerek ilerlemek için, aklığı paklığı fethetmek için
her zaman anlamlı kararlarla,
sevinç için katılığın bir şart olması için,
böylelikle yenilmez olacağımız için.

[“Evrensel Şarkı”nın beşinci bölümü “Aldatılmış Kum”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Reklamlar

Cellatlar

Kertenkeleye benzeyen, pullu Amerika, filizlenen
bitkiye dolanmış, dolanmış ağaç gövdesine
boy atan bataklıkta:
Zehirli yılanların sütüyle
beslemiştin korku saçan oğullarını,
sıcak beşikler yumurtadan yeni çıkmış
kana susamış bir zürriyet
ve örttü onu sarı bir çamurla.
Erkek kedi ve akrep çiftleştiler
o yaban ormanlarla kaplı yurtta.

Daldan dala kaçtı ışık,
fakat uyanmadı uyuyan.

Şeker kamışı likörü kokuyordu battaniye,
malalar kaydı aşağı
dinlencenin utangaç köşelerinde,
ve yüksekten atılan meyhanelerde
çıplak ayaklı ırgat
haykırdı bağımsızlığını.

[“Evrensel Şarkı”nın beşinci bölümü “Aldatılmış Kum”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Doktor Francia

 

Sahraların nemli bölgelerindeki Paraná,

titriyor başka ırmaklardan ötürü,

su şebekesi Yababiri’nin ırmakları

Acaray ve İgurey ikiz takılar gibi

boyanmış quebracho ağacıyla,

copal ağacının tacıyla çevrilmiş,

nazaret ağacının dut renkli

baş dönmesini ve kumlu uykularındaki

köklerini curapayen ağacını da beraberine alarak

çağlıyor Atlantik çarşaflara doğru.

 

Fokurdayan çamurdan, yırtıcı

timsahın arazisine, yaban ormanın

bulaşıcı hastalığı ortasından

oturdu Dr. Rodríguez de Francia

Paraguay’ın başkanlık koltuğuna.

Ve yaşadı orada kırmızı duvarlardan yapılmış

pencere süslerinin arasında,

karanlık örümcek ağlarıyla örtülü

kepaze bir Sezar bozuntusu.

 

Aynalarla dolu salonda

yalnız majesteleri, siyah

korkuluklar kırmızı pelüşlerde

ve gecelerde ürkütülmüş fareler.

Sahte sütunlar, sapık

akademi, cüzzamlı bir kral

bilinemezciliğiyle, çevrilmiş

engin çobanpüskülü tarlalarıyla

soğuruyor platonik sayıları

idam edilmişlerin darağaçlarının altında,

konuşmuştu yıldız üçgenleri hakkında,

araştırmıştı gök cisimlerinin anahtarlarını

ve gözetlemişti Paraguay’ın

turuncu korlu şafağını

penceresindeki bir saatle

kurşuna dizilmişin ölüm savaşında,

bir eli zincirlenmiş şafağın sürgüsünde.

 

Masada bilge yazılar,

gözler gök kubbenin ayartmalarıyla

büyülenmiş, geometrinin

aldatıcı kristalleriyle,

dipçik darbesiyle öldürülmüş adamın

bağırsaklarındaki kan

akıyorken basamaklardan,

yutulmuş yeşil, pırıldayan

sinek akını tarafından.

 

Kapattı Paraguay’ı bir kuş yuvası gibi

egemenliği için, işkenceyi

yapıştırdı ve kiri sınırlarına.

Silüeti geçtiği zaman

caddelerde, çeviriyor yerliler

bakışlarını duvara doğru:

Kayıp gidiyor gölgesi ve bırakıyor arkasında

korkudan iki duvarı.

 

Ölüm gelip karşılaşmak istediğinde

Dr.Francia’yla dilsizdir,

kıpırtısız, kendisinde hapsolmuş,

deliğinde yalnız, bağlanmış sıkıca

felcin darağacı ipine,

ve ölür yapayalnız, kimse gelmeden

odasına: Kimse cesaret edemez

dokunmaya hükümdarın kapısına.

 

Ve yılanlarıyla sırılsıklam bağlanmış,

dilsiz, kendi iliğinde kızartılmış,

ölümle savaşıyor ve acizce ölüyor

sarayın yalnızlığında,

giderken gece

işkenceyle lekelenmiş

sefil kitap bölümlerini

yutan bir kürsü gibi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın beşinci bölümü “Aldatılmış Kum”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Rosas (1829-1849)

 

Toprağın arasından görmek çok zor

(berrak tacını kaldıran ve çiyin yüksek toplamını

aydınlatan zamanın arasından değil),

fakat toprak unla ve haklı kızgınlıkla göğermiş,

ölülerle ve metallerle perçinleşmiş ambar,

beni geri çeviren birbirine dolanmış yalnızlık

bırakmıyor ki bakayım dibe.

 

Fakat konuşacağım onlarla, benimkilerle, bir gün

kaçmışlardı bayrağıma, temizlik

kristal berrağı bir yıldız gibiyken giysilerinde.

 

Sarmiento, Alberdi, Oro, del Carril:

Sonraları kirletilmiş temiz anayurdum benim,

saklamıştı sizlere

metalik narin bedeninin ışığını,

ve ziraatın yoksul tuğlaları arasında

sürgündeki düşünceler

dokundu birlikte sert madencilikle

ve asmaların tatlı dikenleriyle.

 

Şili bölüştürdü onları kalesinde,

verdi tuzu yuvarlanan denizinden

ve serpiştirdi kovulmuş tohumu.

Bu sırada ovada dörtnal at sürüş.

Göksel saçların iplikleri üzerinde

kırıldı yüzük,

ve terden sırılsıklam hiddetli hayvanların

nallarını ısırdı pampa.

 

Hançerler, oligarkların kahkaha merhemleri

işkence üzerine. Taçlanmış ay

unutulmaz gölgesiyle bir ibiğin

ırmaktan ırmağa beyazlığı üstünde.

 

Kızıl üzüm bağlarından bir tren oldun sen,

bir maske oldun, mühürlenmiş bir titreyiş,

ve rüzgârda değiştirdiler seni

trajik bir balmumu eliyle.

Senden çıktı gece, dehlizler,

kararmış kaldırım taşları, sesin ölüp gittiği

merdivenler, karnavalın dört yol ağzı

ölüm ve ahmaklarla kesişen,

ve göz kapaklarından bir sessizlik

gecenin bütün gözlerinin üstüne inen.

 

Köpüklenen buğdayın nerelere gitti?

Meyve taşıyan letafetin, geniş kucaklayan ağzın,

şarkı söylemek için ne varsa kıpırdayan

senin tellerinle, muhteşem davullarında

senin gürültülü derinle, sonsuz yıldızla,

suskunlaşan altında bu bastırılmış

kubbenin vicdansız yalnızlığında.

 

Gezegen, enlemler, güç dolu berraklık,

kıyıların boyunca, ortak kardan kuşakların boyunca

toplanır gecesel sessizlik sürerek

sersemleten bir denizde,

ve dalga dalga anlattı çıplak suyu,

o boz rüzgâr çözdü titreyen tuzunu

ve gece yaraladı bizleri bozkır gözyaşlarıyla.

Fakat halk ve buğday karıştı birbirine: O zaman

düzleştirildi yeryüzünün başı, ışıkların

gömülmüş iplikleri tarandı, ölüm savaşı

araştırdı özgür kapılarını, harap olmuş rüzgârdan

ve yolların toz bulutlarından,

batmış değerler, okullar,

kavrayış ve çehre yükseldi tozdan tek tek

yıldız berrağı birlikler, ışıklı sütunlar,

el değmemiş bölgeler olana dek.

 

[“Evrensel Şarkı”nın beşinci bölümü “Aldatılmış Kum”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ekvator

 

Tungagua’dan fışkırır kızıl petrol,

Sangay döker akışkan balı

karın üstüne,

İmbabura fırlatır yücelerinden

karla kaplı kiliseleri

balığı ve bitkileri,

ulaşılmaz sonsuzlukların

sert daldan ürününü,

ve ıssız tarlalara dek, bakırın ayını,

gıcırdayan binayı,

bırakırsın yara izlerin düşsün

damarlar gibi Antisana’nın üzerine,

Pumachaca’nın kıvrımlı yalnızlığında,

Pambamarca’nın kükürt ekşisi bayramında,

volkan ve ay, soğuk ve kuvars,

buz soğuğu alevler, felaketin

süren içgüdüsü, buharlaşan

ve fırtınayla kamçılanan miras.

 

Ekvator, Ekvator, var olmayan bir yıldızdan

menekşenin çektiği, süsenleşen halkın

meyvelerden sonsuz bir deriyle kapladığısın,

aldatmasıyla bir tur daha atıyor ölüm,

fakir köylüklerde alazlanıyor humma,

açlık bir pulluktur

toprağa geçmiş keskin dişleriyle,

ve merhamet çarpıyor göğsüne

güvenilmez kotraları ve manastırları

gözyaşlarının mayalanma süreciyle

yıkanmış bir hastalık gibi.

 

[“Evrensel Şarkı”nın beşinci bölümü “Aldatılmış Kum”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

García Moreno

 

Oradan geldi zorba.

García Moreno’ydu adı.

Eldivenli çakal, papaz odasının

sabırlı yarasasıdır O,

kül ve acı toplar

ipek şapkasında

ve akıtır pençeleriyle

kanını Ekvator ırmaklarının.

 

O güzelim rugan ayakkabılara

çakılmış küçücük ayaklarıyla

dans ediyor suçun tam ortasında,

istavroz çıkarırken ve balmumu sürünürken

sunağın önündeki merdivenlerde,

paltosunun etekleri bulanmış

resmi geçitlerin kutsal suyuna

yeni kurşuna dizilmişleri sürüklüyor arkasından,

parçalıyor ölülerin bağırlarını,

onların kaçan kemiklerini tabutlara doğru

yönlendiriyor, tüylere bürünmüş

büyücünün elbisesini giyinmiş.

 

Ölçüsüzce akıyor kan

yerlilerin köylüklerinde, hüküm sürüyor korku

bütün caddelerde ve karanlık yerlerde

(yankılanan ve gecede çağlayan kaygı

yaşıyor çanların altında),

ve Quito’nun üzerinde ağır basıyor

manastırların kalın duvarları,

yalçın, dokunulmaz, mühürlenmiş.

Her şey uyuyor kornişlerdeki

oksitlenmiş altından çiçek süsleriyle,

asılı duran takdis edilmiş

merteklerinde uyuyor melekler,

her şey uyuyor papazsı

bir dokumada, her şey acı çekiyor

zar gibi gecenin altında.

 

Fakat uyumuyor zulüm.

Beyaz bıyıklı zulüm

dolaşıyor eldivenleriyle ve pençeleriyle

ve şişe geçiriyor karanlık yürekleri

gücün parmaklıklarında.

Bir gün ışık bir hançer gibi

sızana dek saraya,

açılır yelek ve bırakır bir şimşeği

lekesiz gömleğe.

 

Böyle terk etti García Moreno

bir kez daha sarayı

aceleyle mezarları teftişi,

gayretli bir cenaze levazımatçısıydı,

fakat bu sefer yuvarlandı ta

katliamın dibine, tutuldu

o rutubetli morgda

isimsiz kurbanlarının arasında.

 

[“Evrensel Şarkı”nın beşinci bölümü “Aldatılmış Kum”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Amerika’nın Sihirbazları

 

Merkezi Amerika, uğramışsın kertenkelelerin istilasına,

keskin kokulu terle şişmişsin,

terlemiş yaseminlerinin arasına gitmeden önce,

beni geminde bir lif,

tahtan için kanatlar olarak algıla

ikiz köpükten çıkarılmış

ve doldur beni büyüleyici kokuyla,

tacından çiçek tozu ve tüyle

sularının filizlenen sahilleriyle,

yuvanın kıvırcık çizgileriyle.

Fakat sihirbazlar öldürüyorlar dirilişin

metallerini, kapatıyorlar kapıları

ve karartıyorlar göz kamaştıran

kuşların meskenini.

 

[“Evrensel Şarkı”nın beşinci bölümü “Aldatılmış Kum”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy