T.S. Eliot


Gerontion (*1)

Thou hast nor youth nor age
But as it were an after dinner sleep
Dreaming of both. (*2)

Buradayım işte, kurak bir ayda yaşlı bir adamım,
Bir oğlan kitap okurken, beklerim yağmuru.
Ne sıcak kapılardaydım
Ne de boğuştum sıcak yağmurda
Ne de dizlerim tuzlu bataklıklardaydı; pala sallamadım,
Sinekler ısırmadı beni, boğuşmadım.
Çürümüş bir evdir evim,
Ve ev sahibi, pencerenin denizliğine çömelmiş o Yahudi
Yumurtlanmış Antwerp’te bir meyhanede,
Kuluçkalanmış Brüksel’de, katmerlenmiş ve soyulmuş Londra’da.
O keçi öksürür geceleri yukarıdaki tarlada;
Kayalarda, yosunda, taştaki otta, hurdada, tezekte.
Kadın mutfak işlerini yapar, çay yapar,
Hapşırır akşama doğru, dürter huysuz olukları.

Ben bir yaşlı adam,
Bir donuk kafa rüzgârlı alanlarda.

İşaretleri mucizeler olarak algılarız. “Bir işaret gönder bize”: (*3)
Bir sözdeki söz, bir söz söyleyemeden, (*4)
Sarmalanmış karanlıkla. Yılın ergenlik çağında
Geldi o kaplan Mesih.

Baştan çıkmış Mayıs’ta, kızılcık ve kestane, çiçeklenen erguvan,
Yenmek için, bölüşülmek için, içilmek için
Fısıltılar arasında; Bay Silvero tarafından
Okşayan ellerle, Limoges’te (*5)
Bütün gece yandaki odada yürüyen kişi;
Hakagawa tarafından, Titianların arasında eğilmiş; (*6)
Madam de Tornquist tarafından, o karanlık odada
Değiştiriyor mumları; Fräulein von Kulp
Döndü salonda, kapıda bir el. Boş mekikler
Örer rüzgârı. Yok benim hayaletlerim, (*7)
Bir yaşlı adam cereyanlı bir evde
Altında rüzgârlı bir tepeciğin.

Bunca bilgiden sonra, ne bağışlaması? Düşün şimdi
Tarihin bir çok hin dehlizleri vardır, uyduruk geçitleri
Ve çıkışları, fısıltılı hırslarla aldatır,
Yönlendirir bizi kibirlerle. Düşün şimdi
Dikkatimiz dağılmışken verir bize
Ve verdiği şeyi de öylesi çevik bir şaşkınlıkla verir
Ki veriş teşne olur özleme. Çok geç verir
İnanılmayan şeyi, yahut eğer hâlâ inanılıyorsa,
Hafızada sadece, yeniden hatırlanmış şehvet. Çok yakında verir (*8)
Zayıf ellere, vazgeçilebileceği düşünülmüş olan şeyi
Reddediş bir korku yaratana dek. Düşün
Ne korku ne de cesaret kurtarır bizi. Tuhaf tutkuların
Babasıdır kahramanlığımız. Erdemler
Salınır üstümüze arsız suçlarımız tarafından.
Bu gözyaşları silkelenmiştir öfke taşıyan ağaçtan. (*9)

Yeni yıla atlıyor kaplan. Biziz parçalayıp yuttuğu. Düşün nihayet
Varamadık neticeye, ben
Katılaşırken kiralık bir evde. Düşün nihayet
Yapmamıştım bu işi amaçsızlıkla
Ve bu geri geri giden iblislerin zorlamasıyla (*10)
Yapılmış bir şey değil.
Seninle bu konuda dürüstçe görüşmek isterim.
Yüreğine yakın olan ben uzaklaştırıldım oradan
Dehşette kaybederek güzelliği, sorgudaki dehşette.
Yitirdim şehvetimi: niye koruma ihtiyacı duyayım ki
Korunan her şey yozlaştırılmak zorunda olduğundan?
Yitirmiştim görmeyi, koklamayı, duymayı, tat almayı ve dokunmayı:
Daha yakınına gelebilmek için nasıl kullanabilirdim duyuları?

Binlerce küçük düşüncelerle bunlar
Uzatırlar onların serin çılgınlıklarının faydasını,
Tahrik ederler zarları, duyu serinletildiğinde,
Keskin soslarla, çoğaltmak çeşidi
Aynaların sahrasında. Ne yapmak ister örümcek,
Askıya almak mı işlerini, buğdaybiti
Sonraya bırakır mı? De Bailhache, Fresca, Bayan Cammel, dönendiler
Titreyen Ayı’nın pençesi ötesinde
Parçalanmış atomlarda. Rüzgâra karşı martı, Belle Isle’nin (*11)
O rüzgârlı boğazlarında, yahut akarken o Burun’da, (*12)
Kardaki beyaz tüyler, Körfez’in istekleri,
Ve bir yaşlı adam sürüklenir Tropik rüzgârlarla
Uykulu köşelere.

O evin kiracıları,
Kuru beyindeki düşünceler kuru bir mevsimde.

 

T.S. Eliot (1888-1965)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çevirenin notları:
(*1) Gerontion, “küçük yaşlı adam” anlamına gelmektedir. Sözcük kökeni olarak Grekçe “yaşlı adam” anlamına gelen “geron”dan türetilmiştir. 1920 yılında yazılan Gerontion şiiriyle Eliot’un şairliğindeki İsevî dönemin başladığını gözlemleyebiliriz. Ayrıca, daha sonra “Çorak Ülke” şiirinde daha detaylı ele alınacak olan şüphe/inanç ve yağmur/kuraklık karşıtlıklarını da “Gerontion” şiirinde gözlemleyebiliriz.
(*2) Ne gençliğin ne de yaşlılığın sahibisin / Fakat neredeyse bir öğle uykusunda gibi / İkisini de düşlersin. Shakespeare’in ”Measure for Measure” adlı piyesinden (III.1.32-34)
(*3) ”Ya ağacı iyi, meyvesini de iyi sayın; ya da ağacı kötü, meyvesini de kötü sayın. Çünkü her ağaç meyvesinden tanınır. … Çünkü ağız yürekten taşanı söyler. İyi insan, içindeki iyilik hazinesinden iyilik çıkarır. Kötü insan, içindeki kötülük hazinesinden kötülük çıkarır.” (Matta, XII, 12: 33-35) .
(*4) “Başlangıçta Söz vardı. Söz Tanrı’yla birlikteydi ve Söz Tanrı’ydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Hayat O’ndaydı ve hayat insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar ve karanlık O’nu alt edememiştir.” (Yuhanna, I, 1: 1-5)
(*5) Limoges: Fransa’nın orta bölgesinde bulunan porselenleriyle ünlü bir kent.
(*6) Titianlar, 1477-1576 yılları arasında yaşamış, tam adı Tiziano Vecelli olan fakat Titian olarak bilinen Venedigli portre ve dinsel konular ressamı tarafından yapılmış resimler anlamındadır.
(*7) “Günlerim çulhanın mekiğinden daha tez, / Ve bir ümit olmaksızın tükenmekteler.” (Eyüp, VII, 7:6) .
(*8) Shelley’in “Adonais”i: John Keats’in ölümü üstüne: ‘Çok yakında, ve güçsüz ellerle” (Too soon, and with weak hands.’)
(*9) Öfke taşıyan ağaç: iyiyi ve kötüyü öğreten bilgi ağacı. Bu ağacın meyvesini yemeleri üzerine Tanrı, Adem ile Havva’yı Cennet’ten kovarak ölüm ve acının bulunduğu dünyaya sürmüştür.
(*10) Geleceği görebilenleri “Cehennem”e yerleştirmiştir Dante. Ve ceza olarak onları geri geri yürümeye zorlamıştır.
(*11) Belle Isle: Labrador ile Newfoundland arasındaki bir ada.
(*12) Burun: Tierra del Fuego, Şili, Güney Amerika’nın en güneyindeki nokta. Charles Darwin’in “Voyage of the Beagle” adlı yapıtında “ölümün mekânı” olarak tanımlanmıştır.

Marina

Quis hic locus, quae regio, quae mundi plaga?

Hangi denizler hangi kıyılar hangi boz kayalar ve hangi adalar
Hangi sular okşar pruvayı
Ve çam kokusunu ve sisin arasında şakıyan ardıç kuşunu
Hangi imgeler geri döner
Ah kızım benim.

Köpek dişini bileyenler, yani
Ölüm
Sinekkuşunun görkemiyle parıldayanlar, yani
Ölüm
Memnuniyetin odacığında oturanlar, yani
Ölüm
Hayvanların esrimesinden ıstırap duyanlar, yani
Ölüm

Hayali olmuştur, rüzgârla azalmıştır,
Çamın bir soluğu, ve orman şarkısının sisi
Bu inayetle erimiştir mekânda

Nedir bu yüz, daha az duru ve daha duru
Nabız kolda, daha az kuvvetli ve daha kuvvetli –
Verilmiş ya da ödünç verilmiş? Yıldızlardan daha uzak ve gözden daha yakın

Fısıltılar ve tiz kahkaha yaprakların arasında ve ivecen ayaklar
Bütün suların birleştiği uyku altında.

Buzdan çatladı cıvadra ve sıcaktan çatladı boya.
Ben yapmıştım bunu, unutmuştum
Ve hatırlamıştım.
Teknenin donanımları zayıftı ve branda bezi çürüktü
Bir Haziran ile başka Eylül arasında.
Bilmeden yapılmış, yarı bilinçli, bilinmedik, kendimin.
Karinanın payandası su sızdırır, kalafatlanmalı yarıklar.
Bu biçimi, bu yüzü, bu hayatı
Yaşamak hayattı ötemdeki bir zaman dünyasında; bırakın vazgeçeyim
Hayatımdan bu hayat için, söylenmemiş sözler için konuşmamdan,
Uyanık, ayrık dudaklardan, umuttan, yeni gemilerden.

Hangi denizler hangi kıyılar hangi granit adalar karinama karşı
Ve ardıç kuşu çağırır sisin arasından
Kızım benim.

 

T.S. Eliot (1888-1965)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy
 
Çevirenin notları:

“Marina”, “Denizin kızı” anlamına gelen Latince bir isimdir. Eliot, Shakespeare’in “Pericles” adlı oyunundaki Pericles’in kızı Marina’dan esinlenerek bu şiire isim vermiştir. Şiirin esin kaynaklarından biri de Shakespeare’in “The Tempest” (“Fırtına”) adlı oyunudur.

Quis hic locus, quae regio, quae mundi plaga?”, ”Hangi yer burası, hangi bölge, dünyanın hangi yöresi? ” anlamına gelmektedir. Alıntı, Seneca’nın “Hercules Furens” (Çılgın Herkül) adlı yapıtından (Sahne 5, 1138.dize). Herkül nerede bulunduğunu merak etmekte ve sormaktadır.

Bir Kadının Portresi

Thou hast committed-
Fornication: but that was in another country
And besides, the wench is dead.
The Jew of Malta. (*)

I
Bir Aralık ikindisinin sisi ve dumanı arasında
Kendisini oluşturduğu -görünen- sahne senindir
“Bu ikindiyi sana sakladım”la;
Ve şamdanda dört mum o loş odada,
Işığın dört halkası tavan başlığında,
Juliet’in kabrinden bir atmosfer
Söylenecek ya da söylenmeyecek her şeye hazır.
Diyelim ki, saçları ve parmak uçları arasından
İlettiği prelüdlerini dinledik o son Polonyalı’nın.
“Öyle içten ki, bu Chopin, sanıyorum konser odasında
Ovuşturulmuş ve soruşturulmuş o çiçeğe dokunmamış
Belki iki yahut üç dostu arasında
Dirilecektir ruhu yalnızca.”
– Ve kayıp gider sohbet böylece
İstemsemeler ve dikkatle yakalanmış pişmanlıklar içinde
Karışıp ücra kornetlerle
Kemanların cılız tonları içinde
Ve başlar.

“Bilmezsin, ne kadar anlamlıdır benim için, dostlarım,
Ve nasıl, nasıl da nadir ve tuhaftır bu, bir hayatta
Bunca küsurdan ve sonlardan bunca şey oluşturmak.
[Gerçekte sevmiyorum bunu… biliyorsun? Kör değilsin!
Nasıl da zekisin!]
Bu niteliklere sahip, ve üstünde
Bir dostluğun yaşayacağı sahip olduğu
Bu tür nitelikleri veren bir dost bulmak.
Bunu sana söylemem nasıl da anlamlı –
Böylesi dostluklar olmadan – hayat, ne cauchemar! ” (**)

Kemanların sarmalları
Ve çatlak kornetlerin
Küçük ezgileri içinde
Başlar ağır bir tamtam beynimde,
Fena halde vurur kendisinin bir prelüdünü,
Kaprisli tek sesli
En azından kesin bir “yanlış nota.”
– Biraz hava alalım, bir tütün sarhoşluğunda,
Hayran kalalım anıtlara,
Konuşalım son olaylar hakkında,
Kamu saatlerine göre saatlerimizi ayarlayalım.
Sonra oturalım yarım saat ve biralarımızı yudumlayalım.

II
Şimdi çiçeklenen leylaklarla
Dolu bir vazo vardır kadının odasında
Ve konuşurken burar onlardan birini parmaklarında.
“Ah, dostum, bilmezsin, bilmezsin
Hayat nasıldır, hayatı ellerinde tutansın sen”;
(Büker leylak saplarını yavaşça)
“Bırakıyorsun akıp gitsin senden, akıp gitsin diye,
Ve gençlik zalimdir, ve yoktur pişmanlığı
Ve göremediği durumlara gülümser.”
Gülümserim ben, elbette,
Ve sürer çay içme.
“Gene de bu Nisan günbatımları, ki nasılsa çağrıştırır
Defnedilmiş hayatı, ve İlkbahar’da Paris’i,
Tarifsiz huzurlu hissediyorum kendimi, ve dünyayı
Harika ve genç buluyorum, her şeye rağmen.”

Bir Ağustos ikindisinde kırık bir kemanın
Israrlı akortsuzluğu gibi geri dönüyor ses:
“Her zaman eminim anladığından
Duygularımı, her zaman eminim duygularından,
Eminim ki körfezin karşısına ulaşır elin.

Gayet sağlamsın, Aşil topuğun yok.
Devam edeceksin yoluna, ve başardığında
Diyebilirsin: bu noktada çoklarının iflahı kesildi.

Fakat neyim var, fakat neyim var ki, dostum,
Sana verecek, ne alabilirsin ki benden?
Sadece dostluk ve anlayış
Yolculuğun sonuna ulaşmak üzere olan birinden.

Burada oturacağım, dostlarıma çay ikram ederek…”

Şapkamı alırım: nasıl korkakça özür dileyebilirim ki
Bana söylediklerinden ötürü?
Görürsün beni herhangi bir sabah parkta
Okurken mizah ve spor sayfasını.
Özellikle fark ettim bir İngiliz kontesinin sahneye fırladığını.
Bir Polonya dansında öldürülmüş bir Yunanlı,
İtiraf etmiş suçunu başka bir banka dolandırıcısı.
Desteğimi esirgemem, hâkim olurum kendime
Mekanik ve yorgun bir sokak piyanosu,
Diğer insanların arzuladığı şeyleri çağrıştıran
Bahçe boyunca yayılan sümbüllerin kokularıyla,
Bazı eski bildik şarkıları tekrarlamadıkça.
Bu fikirler haklı mı haksız mı?

III
Ekim gecesi yıkılıp düşer; dönerek daha önceki gibi
Kolayca hasta olmanın ufak bir duyarlığı haricinde
Tırmanırım merdivenleri ve çeviririm kapının tutamacını
Ve hissederim sanki emekleyerek tırmandığımı.

“Ve demek gidiyorsun yurtdışına; ve ne zaman dönersin?
Fakat bu yararsız bir soru.
Handiyse bilmiyorsun geri gelip gelmeyeceğini,
Öğrenecek çok şey bulacaksın.”
Düşer gülüşüm ağırca ufak süs eşyaları arasına.

“Belki yazarsın bana.”
Bir an için parıldar kendime hâkim oluşum;
Hesaba kattığım gibi tıpkı.

“Son günlerde meraklanıyorum sık sık
(Fakat başlangıçlarımız asla bilmez sonumuzu!)
Niçin pekiştirmedik dostluğumuzu? ”
Kendimi gülümseyen, ve aniden dönüp
Yüz ifadesine aynada bakan biri gibi hissediyorum.
Kendime hâkim oluşum eriyip akar; gerçekten de karanlıktayız.

“Çünkü herkes böyle diyor, bütün dostlarımız,
Onların hepsi emindi duygularımızın çok yakından
Bağlantı kurduğuna! Ben kendim handiyse anlamıyorum.
Terk etmeliyiz şimdi onu kadere.
Yazarsın, en azından.
Belki çok geç de değildir.
Burada oturacağım, dostlarıma çay ikram ederek.”

Ve ödünç almak zorundayım her değişen biçimi
Bulmak için ifadeyi … dans et, dans et
Dans eden bir ayı gibi,
Bağır bir papağan gibi, gevezelik et bir maymun gibi.
Biraz hava alalım, bir tütün sarhoşluğunda –
Pekâlâ! ve ölürse kadın bir ikindi vakti,
Boz ve dumanlı ikindi, sarı ve açık pembe akşam vakti;
Ölmeli ve bırakmalı beni otururken kalem elde
Evlerin tepelerine yığılıp kalan dumanla;
Şüphelidir, çünkü haylidir
Bilmedim ne hissettiğimi yahut anladığımı
Yahut ya bilge ya da ahmak olduğumu, geç ya da çok yakında…
Bu müzik başarılı bir “ölen düşüş” ile
Şimdi bahsederiz ölmekten –
Ve hakkım olabilir mi gülümsemeye?

 

T.S. Eliot (1888-1965)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

Çevirenin notları:

(*) Christopher Marlowe’un ilk kez 1592 yılında sahnelenmiş “Maltalı Yahudi” adlı piyesinden. Alıntıdaki ilk dizeyi Friar Barnadine söylüyor, geri kalanı da kızı hakkında konuşmasının kendisine ıstırap verdiğini söyleyen Barabas tamamlıyor: “-Çünkü sen / Zina yaptın. Fakat başka bir ülkedeydi bu / Ve üstelik o kadın da ölmüş şimdi.”

(**) “cauchemar”, kâbus anlamına gelen Fransızca sözcük.

İsteri

Kahkaha attığında, kahkahasına karıştığımın ve onun bir parçası olduğumun farkına vardım, bir manga talimi yeteneğiyle sadece tesadüfî yıldızlar gibi olana dek dişleri. Kısa solumalarla içe çekildim, solundum her bir anlık iyileştirmede, nihayet kayboldum en sonunda gırtlağının karanlık yarıklarında, ezildim görünmeyen kasların dalgacığıyla. Ve titreyen elleriyle hayli yaşlı bir garson aceleyle seriyordu pembe ve beyazlı örtüyü paslı yeşil demir masanın üstüne, diyerek: “Eğer hanımefendi ve beyefendi çaylarını bahçede almak isterlerse, eğer hanımefendi ve beyefendi çaylarını bahçede almak isterlerse…” Eğer memelerinin sallanması durdurulursa, öğleden sonraki parçalardan bazılarının toparlanabileceğine hükmettim, ve bu amaca dikkatimi yoğunlaştırdım özenli bir incelikle.

T.S. Eliot (1888-1965)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Animula (*)

“Tanrı elinden çıkmış nüshalar, o basit ruh”
Değişen ışıkların ve sesin düz dünyasına,
Işığa, karanlığa, kuruya yahut ıslağa, soğuğa yahut sıcağa;
Sandalyelerin ve masaların bacakları arasında kımıldayan,
Yükselen yahut düşen, öpüşlerle ve oyuncaklarla avuçlanan,
Cesurca büyüyen, korku yaratacak denli ani,
Kol ve dizin köşesine geri çekilen,
Güveninin tazelenmesine hevesli, Noel ağacının
Itırlı parlaklığında haz alan,
Rüzgârdaki keyif, günışığındaki ve denizdeki;
Yerdeki güneşli örüntüleri inceler
Ve gümüş bir tepsi etrafında koşan geyikleri;
Karıştırır gerçekle hayali,
İskambil kağıtlarıyla ve papazlarla ve kızlarla memnun,
Perilerin yaptıklarıyla ve hizmetçilerin dedikleriyle.
Gelişen ruhun ağır yükü
Kurcalar aklını ve gücendirir daha da, günden güne;
Haftadan haftaya, gücendirir ve daha da kurcalar aklını
Emir sıygaları “-dır ve görünür” ile
Ve belki ve belki değil, arzu ve hâkimiyet.
Yaşamanın acısı ve düşlerin ilacı
Kıvrılıp yığar küçük ruhu pencere makamına
Britannica Ansiklopedisi arkasında.
Zamanın elinden çıkan nüshalar o basit ruh
Kararsız ve bencil, biçimsiz, topal,
İleri gitmekten ve geri çekilmekten aciz,
Sıcak gerçeklikten, sunulan hayırdan korkarak,
Yadsıyarak kanın tacizlerini,
Kendi gölgelerinin gölgesi, kendi kasvetindeki hayalet,
Bırakarak tozlu bir odada kağıtları karmakarışık;
Komünyon ayininden sonra yaşar sessizliğinde ilk kez.

Dua et Guiterriez için, hızla ve güçle coşkun,
Boudin için, üflenmiş parçalara,
Büyük bir servet yapmış olan için,
Ve kendi yoluna koyulmuş olan için.
Dua et Floret için, porsukağaçları arasında ölmüş köpeğin yanında,
Bizim için dua et şimdi ve doğum saatimizde.

 

T.S. Eliot (1888-1965)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

(*) Latince bir sözcük olan “Animula”, “küçük ruh” anlamına gelmektedir.

Zafer Marşı

Taş, bronz, taş, çelik, taş, meşe yaprakları, atların toynakları
Taşlı yolda.
Ve bayraklar. Ve trampetler. Ve onca kartal.
Kaç tane? Say onları. Ve öyle bir insan kalabalığı.
Neredeyse bilmiyoruz kendimizi o gün, ya da tanımıyoruz şehrimizi.
Budur tapınağın yolu, ve kalabalık olan bizler doldurmuşuz yolu.
Öyle çok kişi bekliyor ki, kaç kişi bekliyor? Böylesi bir günde önemli mi sanki?
Geliyorlar mı? Hayır, henüz değil. Görebilirsin bazı kartalları.
Ve işitirsin trampetleri.
İşte geliyorlar. Geliyor mu O?
Egomuzun doğal hayatı bir algılayıştır.
Bekleyebiliriz taburelerimizle ve sosislerimizle.
Önce hangisi gelecek? Görebiliyor musun? Söyle bize. Gelen
5.800.000 tüfek ve karabina,
102.000 makineli silah,
28.000 siper havan topu,
53.000 sahra topu ve ağır silah,
Kaç tane mermi, mayın ve fitil olduğunu söyleyemem,
13.000 uçak,
24.000 uçak motoru,
50.000 cephane aracı,
işte 55.000 askerî araç,
11.000 sahra mutfağı,
1.150 sahra fırını.

Amma da zaman sürdü. O mudur acaba oradaki? Hayır,
Onlar golf kulübünün kaptanlarıdır, bunlar da İzci grubu,
Ve şimdi de Société gymnastique de Poissy geçiyor (*)
Ve şimdi geliyor Belediye Başkanı ve Hizmetçiler. Bak
İşte orada O, bak:
Gözlerinde ya da ellerinde
Sorgulama yok, atların boynu üstünde sessiz,
Ve gözler tetikte, beklemede, sezmede, umursamaz.
Ey kumru kanadı altında saklanmış, kaplumbağa göğsünde saklanmış,
Öğle vakti palmiye ağacında, akan su altında
Dönen dünyanın dingin noktasında. Ey saklanmış.

İşte giderler tapınağa. Sonra kurban etmeye.
İşte gelir bakireler taşıyarak kupaları, kupaların içinde
Toz
Toz
Tozun tozu, ve şimdi
Taş, bronz, taş, çelik, taş, meşe yaprakları, taşlı yolda atların toynakları.

Budur bütün görebildiğimiz. Fakat ne de çok kartal! Ve ne de çok trampet!
(Ve Paskalya Günü, taşraya gitmemiştik,
Küçük Cyril’le birlikte kiliseye gitmiştik. Ve çan çalmışlardı
Ve O yüksek sesle demişti ki, lânet) .
O sosisi atma bakayım,
Sonra işe yarar. Kurnazın tekidir O. Lütfen
Bize ateşinizi verir misiniz?
Ateş
Ateş.
Et les soldats faisaient la haie? ILS LA FAISAIENT. (**)
 

T.S. Eliot (1888-1965)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

(*) Poisy Jimnastik Derneği
(**) Ve askerler çiti yaparlar mı? YAPARLAR.

MANZARALAR

 

(I) New Hampshire

Meyve bahçesinde çocukların sesleri
Çiçeklenme ve hasat zamanı arasında:
Altın baş, kızıl baş,
Yeşil uçla kök arasında.
Kara kanat, kahverengi kanat, üzerinde uçar;
Yirmi yıl ve bitti bahar;
Bu-güne kederler ve ertesi-güne kederler,
Yapraklar-içinde-ışık, beni örter;
Altın baş, kara kanat,
Tutun, salın,
Sıçra, şakı,
Salın dur elma ağacında.

(II) Virginia

Kızıl nehir, kızıl nehir,
Yavaş akış sıcaklık sessizliktir
Hiçbir şey bir nehrin oluşu gibi
Olamaz. Sıcaklık devinir mi
Sadece bülbülün bir kez duyulması
Sayesinde? Dingin tepeler
Bekler. Bekler kapılar. Eflatun ağaçlar,
Beyaz ağaçlar, bekler, bekler,
Gecikir, çürür. Yaşar, yaşar,
Kımıldamaz asla. Kımıldar hep
Demir düşünceler, gelir benle
Ve gider benle:
Kızıl nehir, nehir, nehir.

(III) Usk

Ansızın kırma dalı, yahut
Beyaz pınarda sadece
Beyaz geyiği bulmayı umut et.
Kenara bak, mızrağa değil, heceleme
Eski tılsımları. Bırak uyusunlar.
“Yavaşça dal, fakat fazla derine değil”,
Kaldır gözlerini
Yokuş aşağı ve yokuş yukarı
Ara sadece
Boz ışığın yeşil havayla buluştuğu yerde
Münzevi’nin şapelini, hacının duasını.

(IV) Rannoch, Glencoe Dolaylarında

Burada açlık çeker karga, burada sabırlı geyik
Ürer tüfek için. Uysal ormanla
Uysal gök arasında, neredeyse mekân yok
Sıçramaya ya da kaçmaya. Öz ufalanır, ince havada
Ay soğuk ya da ay sıcak. Yol sarmalanır
Kadim savaşlarla halsizliğine,
Süzülür kırık çelikle,
Yanıltan yanlışın yaygarasına, hazırdır
Sessizliğe. Güçlüdür hafıza
Kemiğin ardında. Gurur kopmuştur,
Uzundur gururun gölgesi, o uzun geçitte
Kemiğin uzlaşması yoktur.

(V) Cape Ann

Ah çabuk çabuk çabuk, çabucak işit şakıyan serçeyi,
Bataklık serçesini, kurnaz serçeyi, duacı serçeyi
Şafakta ve alacakaranlıkta. İzle öğle vakti
İspinoz kuşunun dansını. Bir fırsat tanı
O utangaç çalı bülbülüne. Çağır bıldırcını
Tiz ıslıkla, o saçak beyazı
Atlayış defne yatağında. İzle su ardıcını,
Yürüyenin ayağını. İzle eflatun kırlangıcını,
Dans eden okun kaçışını. Karşıla
Sessizlikte gece şahinini. Hepsi de latif. Şirin şirin şirin
Fakat terk-i diyar ederler sonunda, bırakırlar
Gerçek sahibine, o kabadayıya, martıya.
Biter palavra.
 

T.S. Eliot (1888-1965)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sonraki Sayfa »