Tomas Tranströmer


Çalışmanın Çeperlerinde

Çalışmanın tam ortasında
vahşi yeşillikleri vahşice özlemeye başladık,
Çorak Ülke’nin bizzat kendisinden sonra, ki sadece
telefon kablolarının cılız uygarlığı nüfuz ediyordu oraya.
*
Boş zaman ayı dolaşır Çalışma gezegeninin etrafında
kütlesiyle ve ağırlığıyla. – Bunun böyle olmasını istiyorlar.
Eve giderken toprak sivriltir kulakları.
Yeraltı bizleri çimlerin sapları aracılığıyla dinler.
*
Bu çalışma gününde de kişiye özel bir sessizlik var.
Bir kanalın gittiği dumanlı bir anakara gibi:
Trafik ortasında beklenmedik bir şekilde ortaya çıkıyor TEKNE
veya fabrikanın arkasından kayıp gidiyor, beyaz bir serseri.
*
Bir Pazar günü boyanmamış yeni bir binanın yanından geçiyorum
ki duruyor külrengi bir su yüzeyi önünde.
Yarısı bitti binanın. Yıkanan birinin derisi gibi
aynı parlak renge sahiptir tahtası.
*
Işıkların dışarısında, tamamen siyahtır Eylül gecesi.
Gözler alıştığında bir şey parlıyor
büyük salyangozların kayarak ilerlediği tarlalar üstünde
ve mantarlar yıldızlar kadar çoktur orada.

[“TINILAR VE BELİRTİLER”den (1966)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
(2011 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yalnızlık

 

I

Burada Şubat ayında bir akşam neredeyse ölecektim.
Yolun yanlış tarafına doğru, yanlamasına kayıyordu
araba donmuş kırağı üstünde. Karşıdan geliyordu arabalar –
farlar – hayli yaklaşmıştı.

İsmim, kızlarım, işim
serbest kaldılar ve sessiz durdular arkada,
hâlâ daha uzaktaydılar. Düşmanların etrafını çevirdiği
okul bahçesindeki bir oğlan misali anonimdim.

Karşıdan gelen trafiğin muazzam ışıkları vardı.
Direksiyonu çevirirken ve çevirirken aydınlatıyordu ışıkları beni
yumurta beyazı gibi akan berrak bir dehşet içindeyken.
Saniyeler büyüdü -ki orada yeri vardır insanın-
büyüdü ve hastane binaları kadar büyük oldular.

Handiyse durabilirdi insan
ve bir ân nefesini dışarı üfleyebilirdi
ezilmeden önce.

Sonra birdenbire bir dayanak noktası çıktı ortaya : yardımcı bir kum tanesi
veya harika bir rüzgâr çarpışı. Kurtuldu araba
ve hızla sürünmeye başladı yolun karşı tarafına doğru.
Bir kısa direk dikildi önümde ve kırıldı -keskin bir tını-
uçup gitti karanlıkta.

O vakte kadar sessizlik vardı. Takılı duruyordu emniyet kemerim
ve kar fırtınası arasından bana ne olduğuna bakacak birinin
nasıl geleceğine bakıyordum.

 

II

Hayli zamandır yürüyorum
burada, bu donmuş Doğu Gotland tarlalarında.
Hiç kimseler yok görüş mesafemde.

Dünyanın diğer bölgelerinde
doğarlar, yaşarlar, ölürler
inatçı bir kalabalığın içinde insanlar.

Her zaman görünür olmak -yaşamak
gözlerden bir sürü içinde-
özel bir yüz ifadesi vermelidir insana.
Balçıkla kaplanmış bir yüz.

Mırıltıları yükselir ve düşer
bölüşürken aralarında
gökyüzünü, gölgeleri, kum tanelerini.

Yalnız kalmak zorundayım
sabahları on dakikalığına
ve akşamları on dakikalığına.
– Programsız.

Herkes kuyrukta bekliyor herkesi.

Daha çok kişi.

Bir kişi.

 

[“TINILAR VE BELİRTİLER”den (1966)]

 
Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
(2011 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kışın Formülleri

I
Yatağımda uyuya kaldım
ve gemi omurgasının altında uyandım.

Sabah saat dörtte
varoluşun büsbütün kazınıp temizlenmiş kemikleri
refakat ederler birbirlerine.

Kırlangıçlar arasında uyuya kaldım
ve kartallar arasında uyandım.

II
Sokak lambasının ışığında yoldaki buz
parıldar iç yağı gibi.

Afrika değil burası.
Avrupa değil burası.
“Burası” dışında hiçbir yer değil burası.

Ve “ben” olan şey ise
sadece bir kelimeydi
Aralık karanlığının ağzında.

III
Karanlıkta sergilenen
hapishanenin çardakları
ışıldarlar televizyon ekranları misali.

O büyük soğuktaki
gizli bir diyapazon
yayar sesini.

Yıldızlı gök altında dururum
ve dünyanın tıpkı bir karınca yuvası gibi
paltomun içine ve dışına doğru
sürünmekte olduğunu hissederim.

IV
Kardan fırlamış üç siyah meşe.
Öyle kaba saba, ama becerikli.
O muazzam şişelerinden
ilkbaharda köpüklenecek o yeşillik.

V
Kış akşamında sürünüyor otobüs.
Dibi sığ ölü bir kanal gibi yolu olan
o ladin ormanında parlıyor bir gemi misali.

Yolcusu az: bazıları yaşlı ve bazıları çok genç.
Eğer dursaydı ve lambalarını söndürseydi
yok olurdu dünya.

[“TINILAR VE BELİRTİLER”den (1966)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
(2011 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Hommages

Anti şiirsel duvar boyunca yürüdü.
Die Mauer. Ardını görmeden.
Yetişkin hayatlarımızı kuşatmak istiyor
o rutin şehirde, o rutin manzara.

Eluard bir düğmeye dokundu
ve açıldı duvar
ve ortaya çıktı bahçe.

Elimde süt kovası önceden geçip gittim ormandan.
Her tarafta menekşe renkli ağaç gövdeleri.
Bir adak gemisi kadar güzel
eski bir şaka asılı orada.

Pickwick Kulübü’nü okudu yaz.
İyi hayat, kızgın beylerle dolu
sessiz bir araba.

Gözlerini kapat, atları değiştir.

Sıkıntı içindeyken çocukça düşünceler geliyor.
Yatağın kenarına oturduk ve dua ettik
bu teröre bir ara verilsin diye, pickwickler’in girebileceği
bir duvar oyuğu.

Gözlerini kapat, atları değiştir.

Haylidir yolda olan
parçaları sevmek kolaydır.
Kilise çanları üzerindeki yazıtlar
ve azizler arasında atasözleri
ve binlerce yıllık eski tohumlar.

Archilochos! – Yanıt yok.

Kuşlar denizin tüylerine sürtündü.
Simenon ile kilitledik kendimizi içeriye
ve dizilerin sona ulaştığı
insan hayatının kokusunu hissettim.

Gerçeğin kokusunu hisset.

Açık pencere durmuştu
buradaki ağaç tepeleri
ve akşam göğünün veda mektubu önünde.

Shiki, Björling ve Ungaretti
ölümün karatahtası önünde hayatın tebeşiriyle.
Büsbütün mümkün olan o şiir.

Dallar sallanırken kaldırdım başımı.
Beyaz martılar yemişti siyah kirazları.

[“TINILAR VE BELİRTİLER”den (1966)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
(2011 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bir Afrika Güncesi’nden (1963)

O Kongolu sokak ressamının tablolarında
böcekler misali incecik kımıldıyor insan gücü
kendilerinden çalınmış figürler.
İki değişik şekilde yaşamanın zorlu geçididir bu.
Varmış olanın gidecek daha çok yolu var.

Kulübeler arasında yolunu kaybetmiş bir yabancı buldu genç adam.
O yabancıyı arkadaşı mı yoksa şantaj için malzeme mi
yapmak istediğini bilmiyordu.
Bu kararsızlık hiddetlendirdi O’nu. Şaşkınlık içinde
ayrıldılar.

Yoksa, Avrupalılar sanki bizim Annemiz’miş gibi
uzaklaşmazlar arabadan.
Ağustos böcekleri traş makineleri kadar güçlü. Araba eve dönüyor.
Yakında o güzelim karanlık ilgilenecek
kirli giysilerle. Uyu.
Varmış olanın gidecek daha çok yolu var.

Tokalaşmalardan oluşan göçmen kuşlar belki yardımcı olabilir.
Gerçeği kitaplardan çıkarmaya yardımcı olabilir belki.
İleri doğru gitmek bir zorunluluk.

Geceleri okur öğrenci, okur ve gene okur özgür olmak için
ve sınavdan sonra, bir sonraki adam için bir basamağa dönüşür.
Zorlu bir geçit.
Varmış olanın gidecek daha çok yolu var.

[“TINILAR VE BELİRTİLER”den (1966)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
(2011 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Nil Deltası’nda

Şehirde bir gün geçirdikten sonra, otelde
damlıyordu genç kadının gözyaşları yemeğine,
kıtlıktan ötürü ölmek zorunda olan çocuklar görmüştü
ve hastalar sürünüyordu ve yatıyordu yerlerde.

Kadın ve kocası çıktılar odalarına
bütün kiri bağlamak için su püskürtmüşlerdi orada.
Çok şey konuşmadan kendi yatağına yattı her biri.
Kadın derin bir uykuya daldı. Adam uyumadı.

Dışarıda karanlıkta büyük bir gürültü akıp geçti.
Uğultular, ayak vuruşları, çığlıklar, arabalar, şarkılar.
Kıtlıkta oldu bu. Asla sonu gelmedi bunun.
Ve adam uyudu kıvrılarak bir reddedişte.

Bir rüya gördü. Adam bir deniz yolculuğundaydı.
O külrengi suda bir hareket oluştu
ve bir ses dedi ki: “İyi olan biri var.
Nefret etmeden her şeye bakabilen biri var.”

[“YARISI TAMAMLANMIŞ GÖKYÜZÜ”nden (1962)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
(2011 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Espresso

Böcekler gibi alaca renkli sandalyeleri ve masalarıyla
açık alan lokantasındaki o siyah kahve.

Evet ve Hayır gibi aynı kuvveti barındıran
o değerli yakalanmış damlalardır bu.

O müphem kahvehanelerden taşınırlar dışarıya
ve gözlerini kırpmadan bakarlar güneşin içine.

Gün ışığında iyilik yapan siyah bir nokta
ki soluk benizli bir misafirin içinde akar çabucak.

Bazen ruh tarafından yakalanan
siyah derin tefekkürün damlalarına benzer,

ki hayırhah bir darbe vurur insana: Git!
Gözleri açan ilham.

[“YARISI TAMAMLANMIŞ GÖKYÜZÜ”nden (1962)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
(2011 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sonbahar Sonu Gecesi Romanında Başlangıç

Yolcu teknesi petrol kokuyor ve bir takıntı gibi bir şey sürekli olarak sallanıyor. Projektör yakılıyor. Köprüye yaklaşıyoruz. Burada inecek olan sadece benim. “Borda iskelesine ihtiyacınız var mı?” Hayır. Geceye doğru kararsız uzun bir adım atıyorum ve rıhtımda duruyorum, adadayım. Islak ve sakar hissediyorum kendimi, kozasından emekleyerek yeni çıkmış bir kelebek, her iki eldeki plastik poşetler sakat kanatlar gibi asılı. Arkama dönüyorum ve parlayan pencereleriyle teknenin kayarak gittiğini görüyorum, sonra çok uzun süre boş olan eve doğru el yordamıyla ilerliyorum. Bu mahalledeki tüm evler boş duruyor… Burada uykuya dalmak güzel şey. Sırt üstü uzanıyorum ve bilmiyorum uykuda mıyım yoksa uyanık mıyım. Okuduğum bazı kitaplar eski gemiler misali, iz bırakmadan Bermuda Şeytan Üçgeni’nde kaybolmak için geçip gidiyorlar… Derin bir ses duyuluyor, aklı başka yerde bir davul. Rüzgâr gibi bir nesne tekrar tekrar çarpıp duruyor bir şeye kımıltısız dururken dünya. Eğer gece sadece ışığın yokluğu değilse, eğer gerçekten bir şeyse gece, o halde bu sestir gece. Stetoskop sesleri yavaş bir yürekten, çarpıyor, bir süreliğine sessizleşiyor, geri geliyor. Sanki zikzak çizerek Sınır üstünde hareket etti o yaratık. Veya biri duvara vuruyor sanki, o başka dünyaya ait olan biri, fakat burada kalmış, duvara vuruyor, geri dönmek istiyor. Çok geç! Yetişemedi oraya inmeye, yetişemedi oraya çıkmaya, yetişmedi gemiye binmeye… O başka dünya da bu dünyadır. Ertesi sabah görüyorum tıslayan altın kahverengi bir dalı. Sürünen bir kök gövde. Yüzü olan taşlar. Geri geri giden tekne gibi o sevdiğim canavarlar; onlarla doludur işte orman.

[“GERÇEĞİN BARİYERİ”nden (1978)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
(2011 Nobel Edebiyat Ödülü)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Mats’e ve Laila’ya

Tarih çizgisi sessiz duruyor Samoa ve Tonga arasında, fakat Gece Yarısı çizgisi kayıp gidiyor okyanus ve adalar ve kulübe çatıları üstünde. Orada uyuyorlar, öbür tarafta. Burada Värmland’de gün ortasıdır şimdi, yakıcı güneşin olduğu bir ilkyaz günü – fırlattım bagajımı. Havanın mavi olduğu gökyüzünde bir yüzüş… Sonra birdenbire görürüm gölün öbür tarafındaki bayırları: bütün ağaçları kesilmiş ve üşümüşler. Beyin ameliyatı yapılacak bir hastanın tepesinde tıraş edilmiş kısımlara benziyor. Her zaman oradaydı, şimdiye kadar görmedim. At gözlükleri ve boyun tutulması… Devam ediyor yolculuk. Şimdi doludur manzara çizgilerle ve hatlarla, sanki eski gravürlerdeki insanların hafifçe kımıldaması gibi karınca yuvalarını andıran tepelerle dağlar arasında, ve köyler de binlerce çizgiydi. Ve her bir insan karıncası kendi çizgisini sürüklüyordu o büyük gravüre, doğru dürüst bir merkez yoktu fakat her şey yaşıyordu. Başka bir şey: bu figürler küçük, fakat onların hepsinin kendi yüzleri var, gravürcü teslim etmiş bunu onlara, hayır karınca değil onlar. Onların çoğu sıradan insanlar fakat isimlerini yazabilirler. Öte yandan Proteus çağdaş bir insandır ve bütün tarzlarda kendisini akıcı bir şekilde ifade eder, “açık mesajlar”la veya sarmalamalarla gelir, tam şu anda hangi kliğe bağlı olmasına göre değişir bu. Fakat ismini yazamıyor. Gümüş bilyeden nasıl kaçarsa kurt adam, öylesine kaçınıyor O da bundan. Kendisinden talep edilmiyor zaten bu, ne şirket hidrası, ne de Devlet… Devam ediyor yolculuk. Bir akşam çaresiz kalmış ve çimen üstünde boş sallanan hamağa ateş eden bir adam oturuyor bu evde. Ve yaklaşıyor gece yarısı çizgisi, neredeyse yarım tur boşuna döndü. (Gelip saati geri almak istediğimi iddia etme!) Güneşten sonra oluşan o delikten çağıldayarak girmeli yorgunluk… Asla yaşamadım belli bir ân elmas’ının dünya resmi boyunca silinmez bir çiziği çekip sürüklediğini. Hayır, aşınmaydı bu, o aydınlık yabancı gülüşü silen o inatçı aşınma. Fakat bir şey tekrar görünür olmakta, aşınarak öne çıkmakta o şey, bir gülüşe benzemeye başlıyor, ki bunun değeri nedir diye bilemiyor insan. Karara bağlanmamış. Yazmaya çalıştığım her sefer biri tutup kavrıyor kolumu.

[“GERÇEĞİN BARİYERİ”nden (1978)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)

(2011 Nobel Edebiyat Ödülü)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yeniden Gördüğümüzde Adaları

Uzaklara ulaştığında tekne
bir sağanak bastırır ve kör eder tekneyi.
Cıva bilyeleri titreşir su üstünde.
Mavi gri olan şey ise siner.

Kır evlerinin içlerinde de vardır deniz.
Hol karanlığında bir şerit.
Ağır adımlar üst katta
ve yeni ütülenmiş gülüşlerle sandıklar.
Bakır kaplardan yapılma bir Hint orkestrası.
Deniz yolundaki gözüyle bir bebek.

(Yağmur başlar yok olmaya.
Duman tökezleyen bazı adımlar atar
çatıların üstünde havada.)

Düşlerden daha büyük olan
başka bir şey daha gelir burada.

Kızılağacın harabeleriyle sahil.
Üstüne KABLO yazılmış bir tabela.
O eski fundalar ışıldar
uçarak gelen biri için.

Kayalıkların ardında zengin araziler
ve korkuluk ileri mevzimizdir
ki eliyle çağırır kendisine renkleri.

Her daim aydınlık bir şaşırtıdır
uzattığında ada elini ileriye doğru
ve çekip çıkardığında beni üzüntüden.

[“YARISI TAMAMLANMIŞ GÖKYÜZÜ”nden (1962)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gündüz Erimesi

Alazlanan pullar yapıştırarak gönderdi mektuplarını sabah havası.
Parlıyordu kar ve hafiflemişti tüm yükler – bir kilo
700 gram ağırlığındaydı, daha fazla değildi.

Hem sıcak hem soğuk o yerde uçuyordu buz üstünde yüksekte duran Güneş.
Sanki önünde bir bebek arabasını itiyormuş gibi yavaş gidiyordu rüzgâr.

Dışarı çıktı aileler, uzun süredir ilk kez açık gökyüzünü gördüler.
Kendimizi çok güçlü bir anlatının ilk bölümünde bulduk.

Yabanarılarına yapışan çiçek tozları gibi yapıştı Güneş
bütün o kürk şapkalara
ve güneş ışınları sımsıkı yapıştı KIŞ adına ve durdu orada
bitene kadar kış.

Karda kütükleri resmeden bir natürmort düşüncelere gark etti beni.
Sordum onlara:
“Benimle birlikte çocukluğuma geliyor musunuz?”. “Evet” dediler.

Yeni bir lisanda bir sözcük mırıltısı duyuldu çalılığın içinde:
ünlü harfler mavi gökyüzü idi ve ünsüz harfler siyah çalılardı
ve kar üstünde öyle usulca bir konuşmaydı ki bu.

Fakat dünyadaki sessizliği daha da güçlü büyüten
jet uçağı reverans yaptı gümbürtüsünün eteğiyle.

[“YARISI TAMAMLANMIŞ GÖKYÜZÜ”nden (1962)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Molokai

Uçurumun yanında duruyoruz ve altımızdaki derinliklerde parıldıyor
cüzzam kolonisinin çatıları.
Aşağı doğru inmeyi başarabiliriz, ama yetişemeyiz asla
karanlıktan önce yamaçlardan bir daha tırmanmayı.
Bu yüzden ormanı geçerek dönüyoruz geriye,
uzun mavi iğneleri olan ağaçların arasında yürüyoruz.
Sessizdir burası, şahinin gelişindeki gibi bir sessizliktir bu.
Her şeyi bağışlayan, fakat hiçbir şeyi unutmayan bir ormandır bu.
Damien, aşk içinde, seçti hayatı ve unutuluşu. Ölüme
ve şöhrete kavuştu.
Fakat bu olayları yanlış bir açıdan görürüz:
sfenksin yüzü yerine bir taş yığını.

[“YABANIL MEYDAN”dan (1983)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

NOT: Molokai, Hawaii-grubunda yer alan adalardan biridir. Peder Damien’in faal olduğu ve orada öldüğü cüzzam kolonisiyle ünlüdür.

Vermeer

Korunmuş dünya yok… Duvarın hemen arkasında başlar gürültü
başlar meyhane kahkahayla ve mızmızlanmayla,
diş sıralarıyla gözyaşlarıyla saatlerin homurtularıyla
ve o deli kayınçoyla, herkesin karşısında titremesi gereken
o ölüm habercisi.

O büyük patlama ve kurtarmanın gecikmiş ayak atışı
yuvasında dik duran tekneler, yanlış adamın cebine
sürünerek inen paralar
talepler üzerine yığılmış talepler
savaşın önsezisini terleyen o esneyen kırmızı çiçeklerin dış kısmı.

Oradan ve duvarın çaprazı arasından o berrak atölyeye,
asırlarca yaşamak zorunda olan saniyenin içine.
Kendilerine “Müzik Dersi” veya
“Mektup Okuyan Mavili Kadın” adını veren resimler –
sekiz aylık hamiledir kadın, iki yürek tekme atıyor içinde.
Arkasındaki duvarda Terra İncognita’nın buruşuk bir haritası var.

Sakince nefes al… Sandalyelere bilinmeyen bir mavi madde çakılmış.
İnanılmaz bir hızla uçtu o altın perçinler
ve durdu aniden
sanki asla sessizlikten başka bir şey olmamışlar gibi.

Ya derinlikten veya yükseklikten dolayı uğuldar kulaklar.
Duvarın öbür tarafındaki basınçtır bu.
Her bir olguyu kanatlandırır bu
ve dirençli yapar fırçayı.

Acıtır duvarlar arasından yürümek, hasta eder insanı bu
ama gereklidir böylesi.
Yektir dünya. Ama duvarlar…
Ve duvar bizzat senin bir parçandır –
biliyorsun veya bilmiyorsun ama herkes için öyledir bu
küçük çocuklar hariç. Onlar için duvar yok.

Berrak gökyüzü yan durup yaslandı duvara.
Boş olana yakarış gibi bir şey bu.
Ve boş olan döner yüzünü bizlere
ve fısıldar:
“Boş değilim, açığım ben”.

[YAŞAYANLAR VE ÖLÜLER İÇİN’den (1989)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Evin İçi Sonsuzdur

1827’nin ilkbaharı. Ölüm maskesini
göndere çekiyor Beethoven ve yelken açıyor.

Avrupa’nın yel değirmeni taşları öğütüyor.
Yabankazları uçuyorlar Kuzey’e doğru.

Burasıdır Kuzey, burasıdır Stockholm
yüzen saray ve kulübe.

Odun parçaları o kralsı şöminede
birlikte kımıldıyorlar hazır oldan rahata doğru.

Hüküm sürüyor huzur, aşı ve patates
fakat ağır ağır nefes alıyor şehrin kuyuları.

Necaset varilleri paşalar gibi tahtırevanlarda
taşınıyorlar geceleri Norrbro üstünde.

Kaldırım taşları sendeletiyor
küçük hanımları aylakları cici beyleri.

Sigara tüttüren bir Mağripli ile
o tabela acımasızca sessiz.

Ne de çok ada, ne de çok kürekçi
görünmeyen kürekleriyle akıntıya karşı!

Açıyor kendini deniz yolu, Nisan Mayıs
ve hoş bal devşiren Haziran.

Uzaklardan geliyor adalara sıcak.
Biri hariç açık duruyor köyün kapıları.

Yılan saatinin ibreleri yalıyor sessizliği.
Kayalar ışıldıyor yerbiliminin sabrıyla.

İşte böyle oldu veya neredeyse böyleydi.
Erik’in soyu sopu hakkında

muğlak bir hikâye, bir cin çarpmasıyla büyülenmiş
ruhunu delip geçmiş bir kurşun, sakat kalmış.

Şehre gitmişti, bir düşmanla karşılaştı
ve tekneyle döndüğünde evine hasta ve griydi.

O yazı yatakta geçirdi.
Duvarda asılı alet edevat yas tuttu.

Uyanık uzanıyor yatakta, duyuyor yün çırparlarken
gece pervanelerinin ay ışığı yoldaşları.

Gücü tükeniyor giderek, boşuna itmeye çalışıyor
demirle zincirlenmiş yarınki sabahı.

Ve derinliğin Tanrı’sı bağırıyor derinlikten
“Kurtar beni! Kurtar kendi kendini!”

Yüzeydeki bütün eylemler dönüyor içe doğru.
Parçalara ayrılıyor adam, birleştiriliyor sonra.

Şiddetleniyor rüzgâr ve yabangülü çalıları
uçan ışığa kancalıyorlar kendilerini.

Açıyor kendini gelecek, bakıyor adam
kendi kendisini döndüren çiçek dürbününden içeri.

görüyor gelecek kuşaklara mensup
belirsizce titreşen yüzleri.

İstemsizce beni buluyor adamın bakışı
ben tam da yürüyorken burada

Washington’ta, her iki sütunundan birinin
beni durdurduğu o muazzam evlerin arasında.

Beyaz binalar krematoryum stilinde
ki orada yoksulların düşleri kül olur.

O uysal bayır başlıyor sarplaşmaya
ve fark ettirmeden dönüşüyor uçuruma.

[YAŞAYANLAR VE ÖLÜLER İÇİN’den (1989)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Rüya Semineri

Dünya üstünde dört milyar insan.
Ve herkes uyuyor, herkes rüya görüyor.
Her bir rüyada tıkış tıkış yüzler ve bedenler –
rüyada görülen insanlar bizlerden daha fazla.
Fakat yer kaplamıyor onlar…
Bazen olur ya tiyatroda uyuklayıverirsin.
Piyesin orta yerinde gözkapakları kapanıverir.
Kısa bir an süren üst üste çekilmiş pozlar: o sahne
bir rüyayla aşırı şekilde gölgelenmiştir.
Sonra ortada sahne falan kalmaz, o şey bizzat sensindir.
O dürüst derinliğin tiyatrosu!
Aşırı gayretkeş tiyatro yönetmeniyle
o gizem!
İnatla yeni oyunların ezberlenmesi…
Bir yatak odası. Gecedir.
O karanlık gök uçuşuyor odanın içinde.
Birinin okurken uykuya daldığı o kitap
hâlâ açıktır
ve vurulmuş yatıyordur yatak kenarında yaralı.
Uyuyan kişinin gözleri kımıldıyor,
gözler takip ediyor başka bir kitaptan
o harfsiz metni –
aydınlanmış, kadim, hızlı.
Gözkapakların manastır duvarları içinde
yazılır baş döndüren bir komedya.
Tek bir nüsha. Tam da şu anda vardır bu!
Yarın her şey silinip gider.
O büyük israflı gizem!
Silme… Üniforma giymiş şüphe içindeki adamların
durdurduğu bir turist gibi tıpkı –
açarlar kamerayı, çekip çıkarırlar turistin filmini
ve güneş çekilen pozları öldürsün diye bırakırlar:
işte böyle karartılır rüyalar gün ışığıyla.
Silinip gitmiş midir yoksa görünmez midir sadece?
Her zaman gerçekleşen görüş-dışı-rüyası
diye bir şey vardır. Başka gözler içindir ışık.
Emekleyen düşüncelerin yürümeyi öğrendiği bir bölge.
Yüzler ve figürler yeniden gruplandırılır.
Bir sokakta hareket ederiz, insanlar arasında
o yakıcı güneşte.
Fakat her iki tarafta yükselen
o karanlık binaların içlerinde
görmediğimiz
o kadar daha veya daha fazla insan var.
Arada sırada onlardan biri yaklaşır pencereye
ve aşağıdaki bizlere bir bakış fırlatır.

[YABANIL MEYDAN’dan (1983)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Funchal

Sahildeki balık lokantası, basit, gemi kazazedelerinin yaptığı bir kulübe. Niceleri döner kapısından, ancak denizden gelen rüzgâra değil. Bir gölge ayakta durur tüten kulübesinde ve kızartır iki balığı Atlantis’ten eski bir tarife göre, küçük sarımsak patlamaları, domates dilimleri üzerinde akan yağ. Her bir lokma okyanusun iyiliğimizi istediğini söyler, derinlerden gelen bir mırıltı.

Kadın ve ben bakıyoruz birbirimizin içine. En küçük bir yorgunluk hissetmeden çılgınca çiçek açan yamaçlarda tırmanmak gibi. İşin hayvani tarafındayız, hoş gelmişiz, yaşlanmıyoruz. Fakat öyle çok şeyi yaşadık ki birlikte, hatırlıyoruz bunu, çok da değerimiz olmadığı zamanları da (ki o vakit kuyruğa girmiştik sıhhatli dev kanımızı vermek için – adam kan nakli siparişinde bulunmuştu), bizi birleştirmemiş olsaydı ayıracak olan o olaylar, ve birlikte unuttuğumuz o olaylar – fakat o olaylar bizi unutmadı! Taşlar, karanlık ve ışık oldu onlar. Parçalanmış bir mozaiktedir taşlar. Ve şimdi gerçekleşiyor bu: taş parçaları birlikte uçuyorlar, tamamlıyorlar mozaiği. Bizi bekliyor mozaik. Otel odasının duvarından ışıldıyor, azgın ve duygulu bir tasarım, belki bir yüz, giysilerimizi çıkarırken yetişemiyoruz her şeyi algılamaya.

Dışarı çıkıyoruz alacakaranlıkta. Denize fırlatılmış burnun o muazzam lacivert pençesi uzanmış yatıyor. İnsan anaforuna giriyoruz, dostça itiliyoruz, uysalca yoklamalar, herkes konuşuyor gayretle yabancı o dilde. “Hiçbir insan bir ada değildir.” Onlarla güçlendik, fakat kendimizle de güçlendik. Ötekinin göremeyeceği içimizdeki o şeyle. Sadece kendisiyle buluşabilen o şey. En içte bulunan o paradoks, garaj çiçeği, o iyi karanlığa açılan supap. Boş bardaklarda kabarcıklaşan bir içecek. Sessizlik yayan bir hoparlör. Her bir adımın arkasında büyüyen bir patika. Sadece karanlıkta okunabilen bir kitap.

[“GERÇEĞİN BARİYERİ”nden (1978)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kitaplık

Ölü adamın dairesinden alındı. Birkaç gün boş kaldı, boş, ben kitaplarla doldurmadan önce, tümü ciltli ve ağır olan kitaplarla. Böyle yapmakla yeraltını içeri almıştım. Aşağıdan bir şey geldi, devasa bir cıva sütunu gibi yavaşça ve amansızca yükseldi. Kafanı geri çeviremezdin.

Karanlık kitap ciltleri, kapalı yüzler. Friedrichstrasse geçiş bölgesinde duran ve Volkspolizei’nin pasaportlarını incelemesini bekleyen Cezayirliler’e benziyorlar. Kendi pasaportum cam kafeslerin içindeydi çoktan. Ve tam o gün Berlin’deki sis, kitaplığın içinde de bulunuyordu. İçeride eski bir umutsuzluk vardı, Passchendaele ve Versailles Antlaşması tadında, hatta tadı daha da eskiydi. O siyah, ağır kitap ciltleri – geri döneceğim onlara – aslında onlar bir çeşit pasaport gibidir ve yüzyıllar boyunca toplanan onca mühürle öyle şişmanlamışlardır ki. Besbelli ki seyahat ederken valizin asla yeterince ağır değildir, değil mi ki şimdi taşınıyor valiz, değil mi ki insan nihayet…

Bütün eski tarihçiler oradaydı, yukarı çıkıyorlardı orada ve bakıyorlardı ailemizin içine. Hiçbir şey duyulmuyordu ama dudaklar kımıldıyordu sürekli olarak camın arkasında (“Paschendaele”…). Eski bir devlet dairesini hatırlıyor insan (şimdi su katılmamış bir hayalet hikâyesi geliyor), çoktan ölmüş insanların portrelerinin camlar ardında asılı olduğu bir binaydı, ve bir sabah camın iç tarafında buğu vardı. Gece boyunca nefes almaya başlamışlardı.

Kitaplık daha da haşmetliydi. Geçiş bölgesi sınırındaki bakışlar! Alacalı bir zar tabakası, salonun kendisini seyredebileceği karanlık bir ırmak üstündeki o alacalı zar tabakası. Ve kafanı geri çeviremezdin.

[”KARANLIKTA GÖRME”den (1970)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

NOT: Paschendaele, 1914-18 arasında savaş meydanına dönüşmüş, Belçika’da bir bölgedir.

Schubertiana

I
Akşam karanlığında New York dışında bir yerde, sekiz
milyon insanın evini tek bir bakışla kapsayabildiğin
bir manzara izleme yerinde.
Oradaki devasa şehir, uzun bir parıltılı yığın, yandan bakınca
sarmal bir galaksi.
Galaksinin içinde, kahve fincanları tezgâhın üzerine itilmiş, vitrinler dileniyor yoldan geçenlerden, herhangi bir iz bırakmayan ayakkabıların bir velvelesi.
Tırmanan yangın merdivenleri, birlikte kayan asansör kapıları,
polisin kilitlediği kapıların ardında seslerin inatçı bir dalgası.
Birlikte batmış bedenler yarı uyukluyor metro vagonlarında, hızlı bir vızıltıyla ilerleyen o yeraltı mezarlıklarında.
Biliyorum da üstelik -bütün o istatistikler olmadan- tam şu anda biri
oralarda bir yerlerdeki odanın birinde Schubert çalıyor ve biri için işte bu tonlar her şeyden daha çok gerçektir.

II
İnsan beyninin sonsuz genişlikleri buruşmuş sığmış
bir yumruk büyüklüğüne.
Nisan ayında, tam da o bölgedeki ve tam da o samanlıktaki saçak altındaki bıldır yuvasına geri döner kırlangıç.
Transvaal’dan uçuyor kırlangıç, geçiyor ekvatoru, altı hafta uçuyor
iki kıta üstünde, kara kütlesinde yitip gitmekte olan tam da bu noktaya doğru yönelmiştir işte.
Ve bütün bir hayatın sinyallerini beş yaylı sazın oldukça sıradan akorlarında yakalayan adam
yani bir iğne deliğinden bir nehrin çağıldamasını sağlayan o adam
Viyana’lı şişman ve genç bir bey, ki gözlükleriyle uyuyan
bu adama dostları “Mantar” adını takmışlar,
dakik bir şekilde oturur yazı masasına sabahları.
Böylelikle nota yazımının o harikulade kırkayağı başlar kımıldamaya.

III
Çalıyor o beş yaylı saz. Ilık ormanlar arasından gidiyorum eve, altımda yaylanan toprak
büzüşüyorum doğmamış bir bebek gibi, uyuyorum, katlanıyorum ağırlıksız olarak geleceğin içine, bitkilerin düşüncelerinin olduğunu fark ediyorum birdenbire.

IV
Toprağın arasında batmadan gündelik hayatımızı yaşayabilmek için, öyle çok şeye güvenmek zorundayız ki!
Köyün üstündeki dağ eteğine yapışan kar kütlelerine güvenmek.
Güvenmek sessizliğin vaatlerine ve anlayışlı gülüşlerine, güvenmek kazayı bildiren telgrafın bizler için geçerli olmadığına ve iç tarafımızdan balta vuruşlarının birdenbire ortaya çıkmayacağına.
Çelikten yapılmış ve üç yüz kez büyütülmüş o arı sürüsünün tam ortasında, otobanda bizleri taşıyan tekerlek dingillerine güvenmek.
Fakat bunların hiçbiri gerçekte güvenimizi hak etmez.
O beş yaylı saz başka bir şeye güvenebileceğimizi söylüyor.

Neye? Başka bir şeye, ve o şey oraya kadar bir müddet refakat ediyorlar bize.
Merdivenlerden çıkarken ışığın sönmesi ve elin -güven içinde-
karanlıkta bulduğu kör tırabzanı izlemesi gibi mesela.

V
Sıkışıp oturuyoruz piyanonun başına ve dört elle
çalıyoruz fa minörü, aynı faytonda iki at arabacısı,
biraz gülünç görünüyor bu.
İleri ve geri taşıyor gibi eller çınlayan ağırlıkları,
sanki birbirlerine zıt ağırlıkları kımıldatıyoruz
o büyük terazinin kollarındaki dehşetengiz dengeyi bozmaya çalışan
bir deneydeymişiz gibi: sevinç ve acı aynı ağırlıktadır kesinlikle.
Annie “bu müzik çok destansı” demişti, ve dediği doğru.
Ama eylem adamlarına kıskançlık içinde yan bakanlar, aslında ruhlarının derinliklerinde kendilerinden tiksinirler katil olmadıkları için, kendilerini buraya ait hissetmezler.
Ve insanları alanlar ve satanlar, ve insanların satın alınabileceğine inanan niceleri de, kendilerini buraya ait hissetmezler.
Onların müziği değil bu. O uzun melodi kendi başına bütün dönüşümler içinde, arada sırada ışıltılı ve güçsüz, arada sırada kaba ve güçlü, salyangoz izi ve çelik tel.
Tam şu anda bizi takip eden inatçı uğultu
yükseliyor
derinliklerden.

[“GERÇEĞİN BARİYERİ”nden (1978)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Dikey Dururken

Dikkatimi yoğunlaştırdığım bir ânda başardım tavuğu yakalamayı, elimde tutup ayakta duruyordum. Tuhaftı, tavuk gerçekten canlı gibi gelmiyordu bana: kaskatı, kuru, 1912’den gerçekleri haykıran beyaz tüylü yaşlı bir kadın şapkası gibiydi. Gök gürültüsü asılıydı havada. Tıpkı çok eski bir fotoğraf albümünü açtığınızda, artık fotoğraflardaki kişileri tanıyamayacağınız kadar eski bir koku yükseldi zemindeki tahtalardan.

Tavuğu çitlere taşıdım ve salıverdim orada. Bir anda müthiş canlandı tavuk, kendisine geldi ve kurallara göre sıçramaya başladı. Tavuk çiftliği tabularla doludur. Fakat etrafındaki topraklar sevgi ve sisu doludur. (*) Alçak bir taş duvardır yarı büyümüş yeşillikler. Alacakaranlık bastırırken başlar taşlar hafifçe ışımaya inşa eden ellerin yüzyıllık ısısıyla.

Zorlu bir kıştı, şimdi yazdır ve toprak bizi dikey dururken görmek ister. Özgür fakat dikkatli, dar bir teknede ayağa kalkarmış gibi. Afrika’dan bir hatıra beliriyor zihnimde: Chari kıyısında, birçok tekne, çok dostça bir atmosfer, her bir yanağında üçer paralel yara izi olan neredeyse mavi-siyah insanlar (SARA kabilesi). Teknedeyken karşılanıyorum – koyu renkli ahşap bir kano bu. Şaşırtıcı derecede sarsak bir kano bu, hatta ben çömelmiş otururken bile öyle. Bir denge meselesi. Yürek sol tarafta ise başı hafifçe sağa döndürmek gerek, cepte bir şey olmamalı, büyük el kol hareketleri de olmamalı, bütün retorik geride bırakılmalı. İşte tam da bu: retorik imkansızdır burada. Kano kayıp gider suda.

[”KARANLIKTA GÖRME”den (1970)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

(*) NOT: İsveç dilinde yazılmış şiirde, Finlandiya dilindeki “sisu” kelimesi kullanıldığı için, çeviride de “sisu” olarak bırakmayı yeğledim. “Sisu”, “dayanıklılık”, “istenç”, “mücadele azmi” anlamlarına gelmektedir.

İsim

Uykum geldi araba sürerken ve yolun kenarındaki ağaçların altına çektim arabayı. Arka koltuğa kıvrılıp uyudum. Ne kadar zaman? Saatler. Karanlık inmişti ben uyanmadan önce.

Birdenbire uyandım ve nerede olduğumu veya kim olduğumu bilemedim. Büsbütün uyanığım, fakat faydası yok bunun. Neredeyim ben? KİMİM ben? Arabanın arka koltuğunda uyanan biriyim ben, dönenip duruyorum orada panik içinde çuval içindeki bir kedi misali. Kimim ben?

Sonunda geri dönüyor hayatım. İsmim bir melek gibi ulaşıyor bana. Duvarların dışında bir trompet sinyali duyulur (Leonora-uvertüründe gibi) ve kurtaran adımlar haddinden fazla uzun merdivenlerden aşağıya iner hızlı hızlı. Bu benim! Bu benim!

Fakat unutmak mümkün değil o unutuş cehennemindeki on beş saniyelik savaşı, ki birkaç metre ötede o ana yolda trafik kayıp gidiyordu yanımdan, yanan farlarla.

[”KARANLIKTA GÖRME”den (1970)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kayran

Sadece yolunu kaybetmiş biri tarafından bulunabilecek beklenmedik bir kayran var ormanın ortasında.

Kendi kendisini boğan bir ormanla çevrilidir o kayran. Likenlerin kül grisi kirli sakalıyla siyah ağaç gövdeleri. Işıkta birkaç yeşil dalın kımıldadığı tepelerinin büsbütün öldüğü o ağaçlar birbirlerine sımsıkı vidalanmış gibiler. Oranın aşağısında: gölgenin üstünde kuluçkaya yatan gölge, büyüyen bataklık.

Fakat açık alanda çimen tuhaf bir şekilde yeşil ve canlı. Sanki düzenlenmiş gibi, burada yatar iri taşlar. Bir evin temelindeki taşlar olmalılar, belki de yanılıyorumdur. Kim yaşıyordu burada? Kimse bilgi veremez bu konuda. Kimsenin açmadığı bir arşivde bulunuyor isimler (sadece arşivler genç kalırlar). Sözlü aktarımlar öldü ve dolayısıyla hatıralar da. Çingene kabilesi hatırlıyor, ama yazı yazmayı bilen unutuyor. Not tut ve unut.

Seslerle çağıldıyor o kulübe, ki dünyanın merkezidir. Fakat orada yaşayanlar ya ölürler veya taşınırlar oradan, böylece vakanüvislik ortadan kalkar. Uzun yıllar ıssız kalır kulübe. Ve bir sfenks olur. Nihayetinde temel taşları haricinde her şey yok olur.

Bir şekilde önceden burada bulundum, ama şimdi gitmek zorundayım. Dalıyorum çalılığın içine. Yalnızca bir adım ileri ve iki adım yan tarafa doğru nüfuz edilebiliyor burada, satranç oyunundaki at gibi. Yavaş yavaş seyreliyor ve ışık görülüyor. Adımlar uzuyor. Bir patika usulca sokulup geliyor yanıma. İletişim ağına geri döndüm şimdi.

Mırıldayan yüksek enerji direğinde oturmuş bir böcek güneş altında. Bir uzman tarafından ustaca paketlenmiş bir paraşüt gibi katlanmış kanatları ışıldayan kalkanı altında.

[“GERÇEĞİN BARİYERİ”nden (1978)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Eski Doğu Almanya’da Kasım

O en kudretli kiklop gözü girdi buluta
ve çimenler silkeledi kendilerini kömür tozunda.

Gecenin rüyalarıyla ezilmiş olarak
her bir istasyonda duran
ve yumurtlayan
trene biniyoruz.

Hayli sessizdir.
Su getirmiş kilise çanlarının kovalarından
gelen tınılar.
Ve her şeye ve herkese kızan
kımıldamaz öksürüğü birinin.

Bir taş kaide oynatır dudaklarını:
burasıdır şehir.
Demir katısı bir yanlış anlaşılma hüküm sürer
bakkal çırağıyla kasap arasında
lehimciyle deniz subayı arasında
demir katısı bir yanlış anlaşılma, akademisyenler.

Nasıl da ağrıyor gözlerim!
Ateş böceklerinin donuk ışığında okudular.

Granitten karameller sunar Kasım.
Belli değil sağı solu!
Yanlış yerde gülen
dünya tarihi gibi.

Fakat duyuyoruz tınıları
su getirirken
kilise çanlarının kovaları
her Çarşamba
—Çarşamba mı? —
burada Pazar günlerimiz için ücret alıyoruz.

[HÜZÜN GONDOLU’ndan (1996)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kasım

Canı sıkıldığında tehlikeli olur cellat.
Yanan gökyüzü yuvarlanıp toplar kendini.

Tıkırtılar işitilir hücreden hücreye
ve bir ayazdan fışkırır uzay.

Bazı taşlar ışıldar dolunay misali.

[“BÜYÜK BİLMECE”den, (2004)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bina Cepheleri

I
Yolun sonunda görürüm gücü
ve teker teker çözülen
birbiri üstüne geçmiş yüzlerle
benziyor bir soğana güç…

II
Boşalıyor tiyatrolar. Gece yarısıdır.
Harfler alazlanıyor bina cephelerinde.
Cevaplanmamış mektupların bilmecesi
batıyor o soğuk parıltı arasından.

[“BÜYÜK BİLMECE”den, (2004)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kartal Kayası

Cam kafeslerinde
sürüngenler
tuhafça kımıltısızlar.

Bir kadın çamaşır asıyor
sessizliğin içinde.
Ölüm durgun.

Toprağın derinliklerinde
bir kuyruklu yıldız misali sessiz
ruhum kayıyor.

[“BÜYÜK BİLMECE”den, (2004)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

O Mavi Ev

Parlak güneşin olduğu bir gece. O yoğun ormanda duruyorum ayakta ve bakıyorum pus mavisi duvarları olan evime doğru. Sanki yakın zamanlarda öldüm ve baktım eve yeni bir açıdan.

Seksen yazdan daha fazladır burada bu ev. Evin ahşabı su geçirmez yapılmış, dört kez neşeyle ve üç kez kederle kaplanmış. Ne zaman bu evde yaşamış biri ölse, ev boyanır. Ölü kişi bizzat kendisi boya yapar, fırçasız, iç taraftan.

Öbür tarafta açık bir arazi var. Eskiden bir bahçeydi, şimdi yabanıl otlar var orada. Yabanıl otların sakin duran şiddetli dalgaları, yabanıl otların pagodaları, ileri fırlatan metinleri, yabanıl otların upanişadları, yabanıl otların Viking donanması, ejderha başları, mızrakları, bir yabanıl ot imparatorluğu!

Yabanıl otların bürüdüğü o bahçe üstünde tekrar tekrar fırlatılan bir bumerang gölgesi dalgalanır. İrtibatı var, benim zamanımdan çok önce bu evde yaşamış biriyle. Neredeyse bir çocuk bu. Çocuktan bir dürtü geliyor, bir düşünce, bir istek düşüncesi: “yarat… çiz…” Ulaşıp kaderinden çıkmak için.

Bir çocuk çizimine benziyor ev. Yedek bir çocukluk büyüyüp ortaya çıktı çünkü biri çok erkenden bir çocuk olma görevinden istifa etmişti. Kapıyı aç, içeri gir! Burada huzursuzluk var tavanda ve duvarlarda huzur. On yedi yelkenli bir gemiyi betimleyen amatör bir tablo asılı yatağın üstünde, köpüklü dalga tepeleri var ve yaldızlı çerçevenin durduramayacağı bir rüzgâr.

Burada hep çok erkendir, kavşaklardan öncedir bu, değiştirilemez seçimlerden önce. Bu hayat için teşekkür ederim! Gene de özlüyorum diğer seçenekleri. Bütün çizimler gerçek olmak istiyor.

Su üstünde uzaklardaki bir motor çekip uzatıyor yaz gecesinin ufkunu. Hem sevinç hem de keder, şişip genişliyor çiyin büyütecinde. Gerçekten bilmiyoruz ama seziyoruz: hayatlarımıza kardeş bir tane gemi var, ki büsbütün farklı bir rotada ilerler. Bu esnada güneş adaların arkasında yanar.

[YABANIL MEYDAN’dan (1983)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Mavi Anemonlar

Büyülenmek – hiçbir şey daha kolay değildir bundan. Toprağın ve ilkbaharın en eski numaralarından biridir bu: şu mavi anemonlar. Bir anlamda beklenmedik şeyler. Bakışın, yoksa hiçbir zaman durmadığı o göz ardı edilen yerlerde geçen yılın kahverengi hışırtısından fırladılar. Yanıyorlar ve süzülüyorlar, evet, tam anlamıyla süzülüyorlar ve bunun nedeni renkler. Bu gayretli menekşe mavi renginin hiçbir ağırlığı yok şimdiden sonra. İşte burada kendinden geçiş, ama tavan alçak. “Kariyer” – alakasız! “Güç” ve “kamu” – kahkaha atmaya vesile! Onlar kesinlikle büyük bir karşılama yaptı Ninova’da, “the giordo rusk ok mykit bangh”. Tavanlar yüksek – tüm başların üstünde asılan kristal avizeler gibi camdan yapılı akbabalar. Böyle bir aşırı dekor ve gürültülü bir çıkmaz sokak yerine, gerçek bir eğlence partisine açıyor mavi anemonlar ölüm sessizliğine bürünmüş bir geçidi.

[YABANIL MEYDAN’dan (1983)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

NOT: “the giordo rusk ok mykit bangh” 1300lü yıllardaki Vakanüvis Erik’ten bir alıntıdır; bir müzik parçasının nasıl icra edildiğini tanımlamaktadır.

İzlanda Kasırgası

Deprem değil, ama gökyüzü sarsıntısı bu. Turner resmini yapabilirdi bunun, sımsıkı bağlayarak. Yalnız bir eldiven girdap halinde dönenip geçti az önce, takıldığı elden birkaç kilometre ötede. Tarlanın öbür tarafındaki eve, rüzgâr karşıdan eserken ulaşmaya çalışıyorum. Dalgalanıyorum kasırgada. Röntgenim çekildi, iskelet sundu istifa dilekçesini. Panik büyümekte, bu esnada ben geçerken, batarken ben, batarken ben ve boğulurken kuru toprakta! Nasıl da ağır, birdenbire sürüklemem gereken her şey, kelebek için bir mavnayı sürüklemek kadar ağır! Nihayet ulaştım. Son bir boğuşma kapıyla. Ve şimdi içerdeyim. Ve şimdi içerdeyim. Arkasında o büyük camlı bölmenin. Nasıl da tuhaf ve muazzam bir icattır şu cam – çok yakınında olmak ve etkilenmemek… Dışarıda aceleyle geçer devasa büyüklükteki şeffaf koşucular lav ovası üstünden. Ama artık dalgalanmıyorum ben. Oturuyorum camın arkasında, sessizce, bizzat kendi portrem.

[YABANIL MEYDAN’dan (1983)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Mektuba Cevap

En alt çekmecede ilk defa yirmi altı yıl önce gelmiş bir mektup buldum. Panik içinde bir mektup, ikinci kez geldiğinde şimdi bu mektup nefes alıyordu hâlâ.

Beş penceresi var bir evin: ilk dördü arasından ışıldar gün, berrak ve sessiz. Beşincisinin yüzü dönüktür siyah bir gökyüzüne, gök gürültüsüne ve fırtınaya. Dururum beşinci pencerede ben. O mektup.

Bazen Salı ve Çarşamba arasında bir uçurum genişler, fakat yirmi altı yıl bir ânda geçebilir. Zaman düz bir çizgi değil, fakat neredeyse bir labirent, ve doğru yerde abanırsa insan duvara duyabilir acele adımları ve sesleri, duyabilir kişi kendisini öteki tarafta yürürken bizzat kendisi.

O mektuba cevap verildi mi hiç? Hatırlamıyorum, uzun zaman geçmiş üstünden. Denizin sayısız eşiği devam etti gezinmeye. Yürek sürdürdü atlayışlarını bir saniyeden öbür saniyeye, tıpkı Ağustos gecesinin ıslak çimlerindeki kurbağa gibi.

Cevaplanmayan mektuplar yığılmışlar bir tepe gibi üst üste, cirro-stratus bulutları gibi havanın bozacağını haber verirler. Matlaştırırlar güneş ışınlarını. Bir gün cevap yazacağım. Bir gün öldüğümde ve nihayet yoğunlaşmama izin verildiğinde. Ya da en azından buradan çok uzaklarda kendimi yeniden bulabileceğim bir yerde. O büyük kente yeni vardığımda, yürümüştüm 125. Cadde’de, rüzgârda dans eden çöplerin sokağında. Orada dolaşmayı ve kalabalığın içinde kaybolmayı seven ben, bir T harfiyim o sonsuz yazı yığının içinde.

[YABANIL MEYDAN’dan (1983)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

1860 Adası’ndan

I
Bir gün kadın durularken çamaşırları iskelede
körfezin soğuğu yükseldi kolları arasından
ve hayatının içine.

Donup gözlük oldu gözyaşları.
Kendi kendisini kaldırdı ada çimende
ve dalgalandı ringa bayrakları derinde.

II
Ve yetişti adama suçiçeğinin sürüsü
yerleştiler adamın yüzüne.
Uzanmış adam ve bakıp duruyor tavana.

Sessizliğe nasıl da gidildi akıntıda kürek çekerek.
Şimdinin sonsuz akışkan lekesi
şimdinin sonsuz kanayan noktası.

[HÜZÜN GONDOLU’ndan (1996)]

Tomas Tranströmer (1931-2015, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sonraki Sayfa »