Sylvia Plath


Ormangülü Hırsızları Menkıbesi

Halka açık parkta gül tarhlarının adımlanmamış
Bahçesinde yürüdüm; evdeyken
Bahçenin hatırasını bütün bir resim gibi görmek için
Tek bir güle sahip olmayı istedim.

Duvara takılı duran taş aslan başından
Durgun yeşil serpinti düşüyordu
Taş havuza. Kırptım
Turuncu bir tomurcuğu, attım cebime. Ne zaman ki

Vazomda turuncu açtı bu tomurcuk,
Geri döndüm al yanaklarımla, bir sonrakini kırmızı seçtim;
Çiçeklerin solup gitmesinin parktan
Daha çok kırmızı çaldığını ispatlamaya çalışıyordu bilincim.

Misk kokusu burnumu tatmin etti, kırmızı ise gözümü,
Taçyaprakların havı da parmaklarımı:
Kör havadan, tam karanlığa gömülüşten
Kurtardığım şiiri düşündüm.

Oysa bugün, elimde sarı bir tomurcuk,
Defne çalılığından ansızın gelen gürültülü
Kırılma sesleriyle durakaldım. Yaklaşan kimse yoktu.
Ormangülü çalılarını alıp gitmişti bir kasınç:

Kendini kaptırmış üç kız söküyorlardı bütün demetler halinde
Kiraz kırmızılarını ve pembeleri ormangüllerinden,
Yaydıkları gazetenin üstüne yığıyorlardı.
Arsızca seçip durdular, herhangi bir mahcubiyet duymadan,

Ve dik bakışım yüzünden mola da vermediler.
Fakat bana bir düşünce molası verdiler, gülüm için bir suçlama,
Aşkla şaşıran letafet olarak dursa da,
Geniş ölçekli küçük bir hırsızlık olsa da.

(1958)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yeşil Kaya, Winthrop Körfezi

Parlak olamaz hiçbir felçli mazeret
Pıhtılaşmış mavna katranında, gelgit hattında, o harap iskelede.
Bunu daha iyi bilmeliydim.

Benimle körfez arasındaki on beş yıl
İşine yaradı belleğin, fakat eski sahneyle uzaklaştı
Ve yamadı bu süprüntüyü,

Bu eğreti görüntüyü, terk etmek için
Bir idile dair vaadimi, ki yıpranmıştı mavi:
Bir pintinin mülküdür bu,

Düşmandır şimdi. O büyük yeşil kaya
Ki iyi kullanmıştık onu bir gemi olarak ve ev siyahtı
Katranlı pislik ile

Ve alışıldık boyutlarına küçülmüş
Deniz salyangozlarıyla. Karşıdaki Logan Havaalanı’ndaki
Uçakların geliş gidişlerinde

Tiz çığlıkları duyulur leşçil martıların.
Çelikten bir uçuşun gölgesi altında grice dönenir martılar.
Kayıp iptal eder kazancı.

Bu bayağı limana bir iyilik yapıp
Onu görmezden gelmediğin sürece, yalan söyleyip
Yaldızlamalı göze çirkin gelen şeyleri,

Veya bir kaçamak noktası bulmalı ve suçlamalı zamanı
Kayanın bodur yumrusu için, çamura bulanmış köpük için,
Nobran bir karşılama için.

(1958)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yola Çıkış

Avludaki incir ağacının incirleri yeşildir;
Tuğla kızılı sundurma kiremitlerini gizleyen
O yeşil asmadaki üzümler de yeşil.
Para tükenmiştir.

Nasıl da hissederek bunu, oluşturur acılığını doğa.
Hünersiz, kedersiz, ayrılışımız.
Güneş ışıldar ham mısırların üstünde.
Kediler oynar bitki saplarında.

Maziye bakış böylesi bir sıkıntı yaratmaz çoğunlukla –
Güneşin pirinç rengi, ayın çelik perdahı,
Dünyanın kurşun cürufu-
Fakat her daim çıkar açığa

Sarp kaya dilinin kasabanın mavi körfezini koruduğu
Ki döver orayı açık denizin
Darbeleri, tarifsiz zalimce.
Martının pislettiği, bir taş sundurma

Soyar bodur üst sövesini aşındıran havalara:
Aşı boyalı kaya çıkıntısının öbür ucundan
Gür yünleriyle somurtkan keçiler ayaklarını sürüyerek
Giderler deniz tuzunu yalamaya.

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Örümcek Kuşu

Gece karanlık bastığında
Böylesi hükümdar düşler,
Eşsiz meltem ayartırken bu adamı
Dünyalık karısının yanından
Alıp kaldırırken adamı
Kanatlandırarak, uykuyla sarmalanmış,
Yetişemezdi peşinden
O kadın, kıskanç gelin, fakat uzanırdı
Şaşkın kahverengi gözleri aç ve apaçık.
Pençeli parmaklarla
Bükerek ilençleri karman çorman çarşafta,
Sarsarak kendi kafatasının kafesini
Firari arkadaşının dolgun biçimi
Sıvışıp giderdi ay tüyüyle kaplı yabancılar arasında;
Öyle acıkmıştı ki kadın, beklemeliydi hiddet içinde
Kuş cümbüşü şafağa dek
Ki kadının örümcek kuşu yüzü
Meyleder gagalayarak açmaya şu kilitli gözkapakları, yemeye
Taçları, sarayı, bütün gece
Erkeğini çalan her şeyi,
Ve kırmızı gagayla
Deler ve emer
Son kan damlasını o kaçak yürekten.

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Hayalet ve Rahip Arasındaki Diyalog

Rahip ikametgâhının bahçesindeki akşam yürüyüşünde
Tez ayak yürüyordu Peder Shawn. Soğuk bir gündü, kasvetli olanlardandı
Siyah Kasım’da. İnip çıkan bir yağmurdan sonra
Çiy durmuştu soğuk terde her bir sapta,
Her bir dikende; sivrilip yükselerek ıslak topraktan, mavi bir sis
Asılıp takılmıştı karanlık perdeli dallarda efsanevî bir balıkçıl misali.

Apansız yelken açmış inzivadan,
Saçları iğneleyerek kafasını,
O sisten kendi kendisini oluşturan bir hayaletin
Farkına vardı Peder Shawn.

“Bu ne şimdi,” diye gevrekçe hitap etti Peder Shawn
Orada salınan, pusla çevrelenmiş, odun dumanı kokulu hayalete,
“Ne tür bir işin peşindesin? Mavi solukluğundan,
Söyleyebilirim ki meskûnsun cehennemin donmuş atığında,
Alevli yanından değilsin. Fakat şu debdebeli görünüşe bakıp söylersem,
Şu soylu edana, belki de cenneti yakın zaman önce terk ettin?”

Ayazla kaplanmış bir sesle
Hayalet dedi ki rahibe:
“Söylediğin ülkelerden hiçbirine aşina değilim:
Dünyadır benim uğrak yerim.”

“Gel, gel,” diye sabırsızca omuz silkeledi Peder Shawn,
“Sana yaldızlı harpler veya kemirgen ateş hakkındaki bazı saçma sapan
Efsaneler uydurasın diye sormuyorum: sadece anlat bana
Hayatın sona erdikten sonra, hangi sondeyişi
Takdir etti Tanrı senin günlerinin devamı için. Böylesine zor mu
Meraklı bir yaşlı budalanın sorularını tatmin edici bir şekilde cevaplamak?”

“Hayattayken, sevgi kemirmişti derimi
Ta şu beyaz kemiğe kadar;
O zaman sevginin yaptığı şeyi, şimdi de yapmaktadır sevgi:
Boydan boya kemirir beni.”

“Hangi sevgi,” diye sordu Peder Shawn, “fakat şu kusurlu toprak-tenden
Oluşan aşırı büyük sevgiler böylesi bir ıstırabı sürdürür mü?
Melun bir durum içinde olmalısın sen:
Dünyayı hiç terk etmediğin düşünüldüğünde, elem duymaktasın
Sanki hayattaymışsın gibi, cefayla buruşmuşsun böylece ki
Kefaret ödemek günahı saklamak gibi kör bir insanı kandırır.”

“Kıyamet günü
Gelmedi henüz.
O saate kadar
Toprak bir testidir benim sevgili evim.”

“Budala hayalet,” diye şaşırarak haykırdı Peder Shawn,
“Böylesi bir inat olabilir mi –
Gittikçe ateşlenen bir ruh, yapışarak kendi ölü beden ağacına
Son fırtınayla karıştırılmış yaprak misali? En iyisi gitmen
İnayeti daha yüksek bir mahkemede yargılanmaya.
Tövbe et, git, Tanrı’nın adil vuruşu göğü yarmadan önce.”

O solgun sisten
Hayalet yemin etti rahibe:
“İnsanın kırmızı yüreğinden
Daha yüksek mahkeme yoktur.”

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Vazgeçiş

Terk ettiğim çay yaprakları,
Ve şu çarpık çizgi
O kraliçe ayasında
Umurumda değil artık.
Benim siyah hac yolculuğumda
Bu ay oyuklu kristal yumak
Kırılacak henüz yardım etmeden;
Ne gelebileceği hakkında
Vıraklamaktansa,
Uçup gitmişler benim sevgili kuzgunlarım.

Yemin edilmiş manzaranın şu donduran katakullilerini
Ve geri kalan ne varsa öğrendim
Kandaki çiçeğe karşı:
Ne servet ne de bilgelik durur
Basit damar üstünde,
Dürüst ağızda.
Git kendi toy gençliğine
Zaman bitmeden önce
Ve yap iyi olanı
Beyaz ellerinle.

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Tekbencilin Kendi Kendisiyle Konuşması

Ben?
Yalnız yürürüm ben;
Gece yarısı sokağı
Ayaklarımın altından kendi kendine bükülür;
Gözlerim kapandığında
Şu düşleyen evlerin hepsi ölür;
Benim kaprislerim arasından
Üçgen tepeler üstünde asılır yüksekte
Ayın kutsal soğanı.

Ben
Büzerim evleri
Ve eksiltirim ağaçları
Çok iş görerek; görünüşümün yuları
Sarkıtır o kukla insanları
Ki onlar, habersizler nasıl soysuzlaştıklarından,
Gülerken, öperken, sarhoş olurken,
Göz kırpmayı seçtiğim zaman öleceklerini
Tahmin de edemezler.

Ben
Keyfim yerinde olduğunda,
Çimene veririm yeşilini
İşaretlerim göğü maviyle, ve altın ihsan ederim
Güneşe;
Gene de, en zemheri ruh halimde, mutlak gücü
Tutarım elimde
Boykot ederim bütün renkleri ve yasaklarım bütün çiçeklerin
Var olmasını.

Ben
Bilirim görüneceğini senin
Cevval bir şekilde yanımda,
Kafamdan sıçradığını inkar ederek,
Aşk ateşinin tenin gerçekleşmesini kanıtlamak için
Yeterli olduğunu hissettiğini iddia edersin,
Ey kıymetlim, bütün zekânın, bütün güzelliğinin,
Benden bir armağan olduğu
Besbelli olsa bile.

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Obur

Yatıştırmak zor adamı, açlıktan olmuş deli divane,
Öyle yakışır ki benim siyah talihime
(Hiçbir insanın sahip olamayacağı bir hararetle
Ve gene de korur nezaketini)
Ki bütün o kıymet O’nun en çok beğeneceği
Baharatlı et olmakta;
Kanın etsuyu
Elinden taşıp akar,
Kıvamında pişmiş etli şölene eşdeğer, sıcak pişirilmiş,
Doldurulmuş ağzına hızlıca;
Tıkabasa yenilir her zengin öğün en seçkin parçalar olsa da,
Ne idareli davranır
Ne de kıt kanaat geçirir isteğini
Ta ki bir çuval dolusu erzak bir deri bir kemik kalana dek.

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bir Sadelik Taraftarına Mektup

Şu heybetli heykel
Ki durdu ayaklarını açarak
Denizin kıskanç saldırılarına karşı
(Çabalayarak, dalga dalga,
Her bir gelgitte,
Yok etmek için onu, daima),
Sana bir üstünlüğü yok onun,
Ey benim aşkım,
Ey benim büyük budalam, ki
Bir ayağın
Sıkışmış (olduğu gibi) bataklık tuzağına
Derinin ve kemiğin,
Zıpır bulut guguk kuşunun
Anlamsız taşralarında
Tir tir titrer başka bir yola çıkarak,
Ağzı açık o masum Ay’da.

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Efsane Yaratılışının Ölümü

İki erdem binip gider, damızlık atla, yarış atıyla
Bilemek için bıçaklarımızı ve makaslarımızı:
Avurtları çökük Us, güdük Aklıselim,
Biri yaltaklanır her türden doktorlara,
Öbürü, ev hanımlarına ve dükkâncılara.

Ağaçlar budanmış, kanişler kırpılmıştır,
İşçinin tırnakları yontulup soyulmuştur tümden
Bu iki devlet memuru onların bileği taşının
Kör tarafını koyduğundan bu yana
Ve kıyıldığından beri karışıklık yaratan iblis

Ki baykuş gözleri yamru yumru koruda
Korkutup düşük yaptırdı annelere,
Köpekleri ıstırapla kıvrandırdı ve inletti,
Ve rençperlerin mülâyimliklerini vahşiliğe döndürdü,
Ev hanımınınkini, tutarsızlığa.

(1958)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Keçi Tanrı

Keçi tanrı misali kalçalı, böğürdü
Ay parıltılı korusundan ve bataklık ayazından
Ta ki bu insanın yaptığı çağrıya karşılık
Bütün baykuşlar o filizli ormanda kanat açıp
Siyahlaşıncaya ve düşünceye dalıncaya dek.

Irmak kıyısınca yalpalayan
Sarhoş bir sutavuğundan başka ses yoktu.
Yıldızlar asılıydı su çukurunda, ki böylece bir dizi
Çift yıldızdan oluşan gözler aydınlatmış
Şu baykuşların oturduğu dalları.

Sarı gözlerin bir arenası
Seyretti O’nun kestiği değişen şekli,
Budadı toynağın sertliğini ayaktan, budadı yeni çıkan
Keçi boynuzlarını. Şu aldatıcı kisvede tanrının nasıl
Doğrulduğunu ve doludizgin koruya gittiğini imledi.

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Candan Marazlar

Sızlayan şu burun ucu, o eski kusurlar –
Yüzdeki benler misali katlanılabilir şimdi
Tahammül edilebilir ta ki iç sıkıntısı yer verene dek
Alaycı bir lütufkârlığa –

Kazınmıştır ilkin Tanrı’nın mahmuzları gibi
Çamurdan başlatabilmek için ruhu
Dayandı durdu; uzun kullanımlı, çok sevilen
Yatak arkadaşları oldu ruhun ayyaşlığında, müptela ustalar.

(1958)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gece 3’te Monolog

Kanın cevvalce sırılsıklam etmesi
kanepeyi, halıyı, zemini
ve yılan desenli almanak tanıklık ederken
buradan bir milyon yeşil vilayet olduğuna senin,
çatlaması her bir lifin
ve hiddetin ilerlemesi daha iyidir

sessiz oturmaktan, öyle tikli ki
altında iğneleyen yıldızların,
dik bakışla, bedduayla
karartmak zamanı
söylenmiştir elvedalar, salıverilmiştir trenler,
ve ben, müthiş cömert salak, bir krallığımdan
burkulup koparılırım böylece.

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Büyük Yakut

Aştık turbalı arazinin tepesini
Hava akımları ve yeşil şavk arasından,
Taş tarlaları gömülmüş onda,
Çimen vadileri değişmez ışıkta
Ne şafakta

Ne de gece çökerken, ellerimiz, yüzlerimiz
Işıklıdır porselen misali, dünyanın
Talebi ve ağırlığı çıktı onlardan.
Birkaç böylesi dönüşüm taşıdı
Sekiz hacıyı onun kaynağına doğru –

O büyük cevhere doğru: sıklıkla gösterilmiş,
Asla verilmemiş; gizli, gene de
Eş zamanlı olarak görülmüş
Turbalı arazinin tepesinde, denizin dibinde,
Öğle ortasının, ayın,
Yıldızların haricinde

Sadece ışıkla bilinebilir –
Bir zamanlar bilinen yol büsbütün başka şey
Olur, ve bizzat kendimiz
Yabancılaşırız, değişiriz, şüphe duyulur bizden
Meleklerin dedikodusu yapılırken, apaçık

Su üstünde yüzerken, arasında yüzen masaların
Ve sandalyelerin. Yer çekimi
Kayboldu kaldırılışında ve sürüklenişinde
Dünyadan daha basit bir elementte,
Ve hiçbir şey yoktur

Daha iyi yapamayacağımız.
Fakat yakınlaşmanın anlamı uzaklaşmaktır:
Evrensel sılaya varışta
Geri çekilir ışık. Sandalyeler, masalar düşer
Yere: taş misali ağırdır beden.

(1957)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Turbalı Arazideki Kardan Adam

Elleri kolları bağlanmış duruyordu, düştü düşecek sancaklarla:
Bir odadan hızla seğirtti kadın
Hâlâ gür sesliydi hakaretler şamatası ve utançlarla

Ve öfke içinde terk etti adamı
Dik dik bakarak kömür ateşine: “Gel bul beni” – son iğneli sözüydü bu.
Gelmedi adam

Fakat oturdu, amade bekleyerek o vahşi meydan savaşını.
Eşikte
Kadının kışları kafaları vurulmuş papatyaları, iliksiz, cılız,

Uyardı kadını kalması için
Evin içinde siyasi bir hüsnüniyetle, acele etmemeliydi
Sert rüzgârların tırmıkladığı tepelerden

Ve çalkalanan sisten oluşan araziye gitmek için;
Fakat evden çalımla yürümüştü
Dikkafalıca tıpkı kovalanmış bir hayalet misali

Ekin kargası cırnağı ve tavşan izleriyle oyulmuş
Turbalı arazideki karlar boyunca: gene de zafer kazanıp
Adama diz çöktürmek zorunda kadın –

Adam eve geri getirmek için kadını, polisi ve av köpeklerini çağırsındı.
Yatıştırsındı kadının öfkesini
Islık çalan çıplak fundaların arasından, kara taştan basamak üstünde,

Dünyanın beyaz kenarına
Geldi kadın, ve âsi bir adamı kendisine itaat ettirmeye
Ve kuşatmaya katılmaya cehennem dedi kadın.

Ateş dilli çatal kuyruklu şeytan değildi
Yanardağ sıcaklığında
Turbalı arazinin mermer kar yığınından bu kadını taşıyacak olan

Mahmuzla ve kamçıyla
Gururun ölçüsünden aşağıya: bunun yerine, iğrenç duman,
Hoşgörüsüz, kadavra beyazı

Dev kımıldadı uzaklarda, taş baltalı,
Gök yüksekliğinde, ve kar
Una çevirdi dönenen sakalını, ve adımlarında

Tuzağa düşmüş ölü kuşlar
Düzinelerce düştüler çitlerde: ah kadın hissetmedi
Hiçbir aşkı adamın gözlerinde,

Daha da kötüsü –sivri topuz kemerde
Kadınların yığılmış kafataslarının sallandığını gördü:
Kederle kuru diller hızlı hızlı söyledi suçlarını:

“Bizim zekâmız çevirdi budalalara
Kralları, ordusuz kral oğullarını: hünerimiz
Eğlendirir saray odalarını:

Bu övünme için, yapışırız bu demirden kalçalara.”
Kesif bir kar fırtınasıyla
Taçlanmış olarak, o dev haykırdı soğuktan titreyen ganimetleriyle.

Baltayla yaracak darbeyi savuşturdu kadın
Kenara çekilerek: beyaz bir vızıltı! ve o dev, kovalamaktadır,
Dumanda dağılmıştır.

Sonra kibirsizce, ve ağlayarak,
Yönelmiştir kadın eve doğru, ılımlı konuşmayla dopdolu
Ve uysalca söz dinleyerek.

(1957)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bir Çocuk Yuvası İçin Sözcükler

Gül goncası, solucan topluluğu,
İlk beş kalıpçının
Mirasçısı, açarım ben:
Beş ay hilali
Gözler için aydınlatır beni
Yakalayabileceğim ne varsa ona doğru,
Süt musluğu, büyük parmak
O denli çok merdiven
Kaldırır bir bacağı yukarı
Bu esnek kancalara.

Öğrenirim, iyi
Bir sirk köpeği olarak, nasıl taşıyacağımı,
Hizmet edeceğimi, yemeği karıştıracağımı,
Ok işaretini göstereceğimi,
Başparmak kafalı, ahmak yardımcı,
Ustamın getir götür işlerini yapanı,
Kaşıntıları kamçılayanı,
Cep buldozeri olmayanı,
Kapatırım düğmesini
Bu mavi yeşil oyuncağın.

Beş çatal boynuzlu, dallanan
Hassas antenlere,
Arayıp bulurum kengerden
Ve ipekten bükümünü,
Soğuk direk ve sıcak tabak.
Yaşlı tarihçi,
Benim sayfam bu çöl
Üç geçit tarafından çizilmiş,
Köselemsi, ağaçsız,
Beş helezon kaynak ağzıyla.

Kahverengi sırtlı, beyaz karınlı
Bir yassıbalık misali, ben
Yüzerim Görev Denizi’ni,
Solda uşağım,
Arkada kalmış görünüşüm.
Kalem taşıyan, ameliyat hemşiresi,
Kaptanın emir eri,
Yürekten tutarım burada
Bozuk parayı, düğmeyi, zembereği
Ve aşkının bedenini.

Kötü hizmet edilmiş olacaktır adam
Yıllar hırpaladığında beni
(Bir pavurya üstüne hafif uyuklamak
Koltuk kollarında ve masalarda,
Beş fitilsiz mum
Sallanmak için karanlıkta)
Ve daha kötü hizmet edilmiş ölüm
Bu gülle birlikte sıvıştığında,
Beş solucan bir kutuda
Beslemek için çelimsiz kargaları.

(1957)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yılan Oynatıcısı

Tanrılar başladığında bir dünyaya, ve insan başkasına,
Başlar böylece yılan oynatıcısı ay gözüyle, çalgı ağzıyla
Yılansı bir küreye. Çalar çalgısını. Yeşil gibi çalar. Su gibi çalar.

Suyu yeşile dönüştürerek çalar ta ki yeşil sular
Kamış boylarıyla ve gerdanlarla ve dalgalarla sallanana dek.
Ve notaları büktüğünden yeşili, yeşil ırmak

Biçimlendirir şarkısı etrafındaki görüntülerini.
Çalar çalgısıyla duracak bir yeri, fakat kayalar yoktur orada,
Zemin yoktur: oynak çimen dillerden bir dalga

Destekler ayağını. Çalar çalgısıyla yılanlardan, salınımlardan
Ve bükülmelerden oluşan bir dünyayı, yılandan kökü olan
Zihninin derinliğinden oluşturur. Ve şimdi her şey görünmezdir, tek

Yılanlar görünür. Yılan pulları dönüştü
Yaprağa, göz kapağına; yılan bedenlerine, iri dallara, bağrına
Ağacın ve insanın. Ve bu yılan dünyasında

Kıvrandırmalarla yönetir ki apaçık bildirir
Yılanlığını ve kudretini esnek sesiyle
O ince çalgısının. Bu yeşil yuvanın dışında

Tıpkı cennet bahçesi dışında olduğu gibi kıvrılır hatları
Yılansı nesillerin: bırakın yılanlar var olsun!
Ve yılanlar vardı, varlar, var olacaklar – sonsuz derinlikler

Yutana dek bu çalgıcıyı ve bıktırana dek müziği, ve yılan örgüsünden,
Yılan argacından oluşan basit kumaş kıvamına geri getirene dek
Dünyayı çalgısıyla. Yılanların kumaşını çalgısıyla

Kaynayan yeşil sulara dönüştürünceye dek, ta ki hiçbir yılan
Kafasını kaldıramayana dek, ve o yeşil sular suya,
Yeşile, ve yılandan başka bir şeye dönüşünceye dek.
Kaldırır çalgısını, ve kapatır ay gözlerini.

(1957)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bir İntikam Dersi

Esintili hücrelerin ve daha esintili şatoların
O haşin zamanlarında,
Solurdu ejderhalar fabl çerçevesi olmaksızın,
Ermiş ve kral elleri açıktı engellerin parmak eklemlerinde
Mucize değildi bu veya haşmetli imkânlar da değildi,

Fakat garez emaresi gibi
Böylesi suiistimallerle aşırı vicdan sahibi olarak
Bükerken başparmağı sıkan işkence aletini: bir ruh bağlıdır kas tellerine,
Bir beyaz at boğuldu, ve bütün zapt edilmemiş dorukları
Tanrı’nın kentinde ve Babil’de

Beklemek zorunda, bu esnada burada Suso’nun
Eli biler kabaralarını ve iğnelerini,
Kamçılarken yaralarını kendi kızıl savaklarında
Cennete meyletme adına, merhametsizce, vurarak
At kuyruğuna bağlı sivri uçlarla ve bitlendirerek şehvetli kasıklarını;

Bu esnada orada sinirli Cyrus bir yazı
İsraf eder ve kahramanlarının gelişmiş kaslarını,
O atı yuttuğu için azarlar Gyndes Irmağı’nı:
Üç yüz altmış damlaya parçalar ırmağı,
Sonrasında bir kız yürürdü ırmakta ıslatmadan baldırını.

Hâlâ, sonraki günün bilge insanları
Gülümserler bu davranışa, esir düşürerek düşmanlarını
Hünerle, zarafetle, inanmayışla veya köprülerle,
Asla yakalamadan, büyük dedelerinin yaptığı gibi, ki ifrit kıkırdar
Meyvenin etenesinden ve ırmak yatağı tahıllarından.

(1957)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

NOTLAR:

Suso (veya Almanca yazılımıyla Seuse), 14.yüzyılda yaşamış bir Dominikan keşişi ve tarihin kaydettiği en büyük mazoşistlerdendi. Suso, kendi kendisine eziyet ve/veya işkence etmenin ruhun kurtuluşuna yol açtığına inanıyordu. Suso, sivri uçları vücuduna temas edecek şekilde yüzlerce çividen oluşan giysiler giyinmişti, ve bu yüzden de vücudu sürekli yaralar içindeydi. Suso’nun 25 yıl boyunca banyo yapmadığı ve yaz kış farketmeden herhangi bir örtü olmaksızın yerde uyuduğu da bilinmektedir.

Cyrus (veya eski Pers dilindeki okunuşuyla Kuruş), İsa’dan önce 6.yüzyılda yaşamış kral. Hiç savaş kaybetmemiş olmasıyla biliniyor. Cyrus, savaşta ölmüştür. Hüküm sürdüğü topraklarda herkesin inancını istediği gibi yaşaması gerektiğini düşünmüş olan Cyrus, Yahudilerin Babil Esareti’nden kurtulmasına yol açan kral olduğu için Eski Ahit’te ismi övgüyle geçen kişilerdendir. Dicle Irmağı’ndan ayrılan bir kol olan Gyndes Irmağı’nı bir atı yuttuğu için kanallara ayırmıştır Cyrus. Bu iş için adamlarını ve koca bir yazı harcadığı belirtilmektedir.

Withens’in İki Görünümü

Üstte halka geçirilmiş, leylek bacaklı karaçalı,
Koyun ayaklarının yassılaştırdığı çimenler,
Taş duvar ve mahya kirişi yükselir
Pruva misali sis belirsizlikleri arasında
Bir avuç yürüyüşçünün gittiği
O iç bölgede:

Ele geçirilemez vakur dişi kuşun
Ve çevik tavşanın yurdu,
Ve turba bir günün arasında, orada
Nefesi toplama ile uzun çizme yardımcı olur
Tepeyi ve başka bir tepeyi aşarken.
Çıplak bir fundalık buldum,

Renksiz bir hava,
Ve alçak lentolu
Eros’un Yuvası, bir saray değil;
Sen, daha şanslısın,
Beyaz sütunlar varmış, mavi bir gökyüzü,
Hayaletler, müşfikmiş.

(1957)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Not: Sylvia Plath’ın Withens diye kısaltarak andığı yer olan “Top Withens” İngiltere’de Batı Yorkshire bölgesinde Haworth yakınlarında harabe halindeki bir çiftlik evidir. Emily Brontë’nin “Uğultulu Tepeler” adlı romanındaki Earnshaw ailesinin evinin yeri hakkında ilham kaynağı olduğu söylenmektedir ”Top Withens”in.

Doğal Tarih

Şu ulu hükümdar, Hükümdar Zihin,
Mavi kanlıdır hüküm sürdüğü pürüzlü ülkede;
Kakum kürkünde uzansa bile, bağlanmış olsa da amade,
Zapt etmiş aşkını Saf Felsefe:
Tebaa aç iken, para keseleri boş iken,
Yıldızlarla, meleklerle, sıkı fıkı

Oldu, hakanlarının mabut kibriyle hasta,
Bir bedende şu fani halktan insanlar
Ayaklandı ve kralın sinirlerini bir hayli gerdi:
Kral Yumurta-Kafa gördü mülkünün çatırdadığını,
Tacı tahtı gasp edildi zorla tabandaki
Tahsilsiz, barbar Prens Vay tarafından.

(1957)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Mayıs Çiçeği

Karakış boyunca karşı koydu o kırmızı alıç
Haşin göklerden kar soğuğu rüzgârların saldırısına
Ve kan damlaları gibi parlak, cesur dalın ölmeyeceğini kanıtladı
Kök sağlam ve sabitse ve iyiyse azim.
Şimdi, yeşil özsu tırmanırken kule gibi ağaca,
Böylesi beyaz tomurcuklu her çit hayran bırakır gözlerimizi
Sanki Yusuf’un asasından fırlamışlar, ve teyit ederler
Dayanıklılıktan nasıl da en iyi şekilde doğduğunu güzelliğin.

Yani o muhkem ada şebboyu karar verdiğinde hicrete
Memleketin kalbinden hac yollarında pullukla sürülmesine
Atlantik’in karıkları boyunca, karanlık, güvensiz –
Hatırlamıştı o beyazı, o utkulu serpintisini
Alıç dallarının, iyi niyetle dayanıp
Mayıs Çiçeği ismini vermişlerdi gemilerine.

(1957)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Manolya Yığınları

Martı çığlıkları arasında buraya kadar
salınarak çıktık kırmızı benekli yadigârların
solgun labirenti, kavkıları ve pençeleri arasından

sanki hâlâ yazmış gibi.
O mevsim döndü sırtını bize.
Yeşil deniz bahçeleri kımıldamasa bile,

eğilir, ve antik bir kitaptaki
veya duvar goblenlerindeki
o ölümsüz bahçenin

görünüşünü canlandırır,
bırakır ardımızda çarpıklığı ve kusuru.
Son ay sararıp gider, ayrıca.

Altımızda bir beyaz martı korur yabani otlarla süslenmiş
bir kaya çıkıntısını kendisi için,
diğer martıları kovalamaya çalışarak. Yengeçler

taştan tarlasında avarece dolaşırlar;
midye salkımları mavidir üzümler misali:
martı gagasıyla başlar hasat.

Suluboya ressamı kavrar
fırçasını en kısıtlı havada.
Ufuk apaçık görünür gemiler için,

Kumsal ve kayalar çırılçıplaktır.
Martılardan oluşan bir kar fırtınası resmini yapar,
kışın trampet çalan kanatlarının.

(Ekim 1959)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yaddo: Büyük Malikâne

Odun dumanı ve uzak bir hoparlör
Süzer bu berrak
Havayı, ve belirsizleştirir.

Kırmızı domatesler içerde, yeşil fasulye;
Aşçı çeker bir kabağı
Asmasından

Börek yapmak için. Köknar ağacı doludur sığırcıklarla;
Sarı sazan belirir gölcüklerde.
Bir yabanarısı yavaşça ilerler düşen meyveler üstünde

Yudumlamak için elma suyunu.
Misafirler işliklerde
Hayallere dalmış, üretirler.

Evin içinde, Tiffany’nin anka kuşu doğrulur
Şöminenin üstünde;
Trabzan başındaki direk yanında

Turuncu pelüşe yaslanmış oyulmuş iki kızak.
Odun sobaları yanar kızarmış ekmek gibi.
Son gelen misafir

Sabahları, kobalt mavisi bir gökyüzüne,
Elmas bölmeli bir pencereye,
Çinko beyazı kara uyanır.

(1959)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yaşlı Hanımefendilerin Evi

Siyahlar içinde bölüm bölüm, böcekler gibi,
Kırılgandır antika çömlek misali
Ki paramparça etmeye bir nefes yeterli,
O yaşlı kadınlar sürünerek çıkarlar
Kayalardaki güneşe veya yaslarlar
Kendilerini bir parça
Sıcaklık barındıran duvara.

Tığlar örer bir kuş gagasında
Seslerine karşı birleşik melodileri:
Oğullar, kızlar, kızlar ve oğullar,
Fotoğraflar misali uzaklar ve soğuklar,
Kimsenin bilmediği torunlar.
Yaşlılık giyinir en siyah kumaşını
Yosunlar gibi yeşildir veya pas kızılı.

O eski hayaletler güruhu baykuş çağırdığında
Çabalar onların ketenlerini çıkarmaya.
Konulmuşlar yataklardan tabut gibi kutulara
Başlık takmış kadınların tebessümü.
Ve ölüm, şu dazlak kafalı alıcı kuş,
Oyalanır lamba fitilinin alınan her nefesle
Kısaldığı o hollerde.

(1959)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Alicante Ninnisi

Alicante’de yuvarlarlar fıçıları
Beceriksizce iri taş parçaları üstünde
Sarı paella lokantalarının önünden,
Aşağıda köhne arka sokak balkonları,
Bu arada horozlar ve tavuklar
Dam üstü bahçelerde
Dinlenmekten vazgeçerler ibiklerle ve gıdıklanışlarla.

Çin portakalı rengindeki tramvaylar çınlar taşırken
Yolcuları çivit mavisi bir köpürüş altında
Kablolardan aşağıya iliştirilmiş bir köpüklenme bu:
Sevgililerin ıslığa benzeyen ses limanı yanında
Duy hoparlörlerin gümbürtüsünü
Her bir neon ışıklı palmiyeden
Rumbalar ve sambalar ki hiçbir kulaklık kısamaz bu sesi.

Ey akortsuzluk, tanrıçası cazın ve çekişmelerin,
Gaydaların ve çalparaların çatlak gırtlaklı odalığı,
Fısıltılı lirler ve viollerin ninni söylediği
(Piano, pianissimo)
Yastıktaki başım olsun
Con brio’ların, capriccioso’ların,
Crescendo’ların, cadenza’ların, presto’ların ve pretissimo’ların.

(1956)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

NOT: Müzik terimlerini çevirmeyi gerekli görmedim.

Ağ Tamircileri

Sardalya kayıklarının o küçük limanının az biraz yukarısında,
O çelimsiz, acı badem köklerinin yeşil torbalı kabuklar şeklinde
Semirdiği yerin az biraz aşağısında, üç ağ tamircisi oturuyordu,
Siyah giyinmişlerdi, her biri matemini tutuyordu birilerinin.
Sağlam sandalyelerinin arkasını çevirmişlerdi yola ve yüzleri dönüktü
Kendi eşiklerinin o karanlık domino taşlarına.

Onların karga renklerini boyuyordu Güneş,
Morlaştırıyordu inciri yaprak gölgesinde, tozu pembeye dönüştürüyordu.
Tomas Ortunio ismi verilen yolda, mika
Yanıp sönüyordu para gibi tavukların halkalı ayakları altında.
Kayalardan deniz tuzunu keçiler yaladıkları için beyazdı evler.

Parmakları çalışırken kaba ağ gözüyle ve ince işle
Gözleri dönenip durur kasabanın her tarafını bir mavi ve yeşil bilye misali.
Kimseler ölmez veya doğmaz onların haberi olmadan.
Konuşurlar gelin dantellerinden, dövüş horozları misali atak sevgililerden.

Yana yatar Ay, taş bir hanım misali, kurşunî denizin
Ve onları kuşatan demir tepelerin üstünde. Topraksı parmaklar
Büker eski sözcükleri ağ ipliklerine:

Bu gece balıklar ağlarda gümüşten bir hasat olsun,
Ve kocalarımızın ve oğullarımızın lambaları
Alçaktaki yıldızlar arasında güvenlikle kımıldasın.


(1959)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bir Kış Gemisi

Ahım şahım iniş alanı yok bu iskelenin.
Kırmızı ve turuncu mavnalar doldurur burayı,
Bağlanmışlar rıhtıma, eski, cırlak renkli,
Ve görünüşe göre dayanıklı.
Nabzı atar denizin petrolden bir derinin altında.

Martının biri korur duruşunu bir varoş mahya kirişinde,
Rüzgârın akışında ilerler, sağlam durur
Ağaç gibi ve ciddîdir, külden bir ceket içinde,
O yassı limanın tamamı demir atmıştır
Onun o değirmi sarı göz düğmesine.

Bir gözlem balonu su yüzüne çıkar bir gündüz ayı
Veya bir teneke kutu gibi, balık buzları üstünde puro gibi.
Görünüş kasvetlidir eski bir asitle dağlanma misali.
Üç varil küçük pavurya boşaltıyorlar.
İskelenin kazıkları çökmek üzere sanki

Ve onlarla birlikte uzaktaki o sarsak anıtları
Toptancı mağazalarının, maçunaların, vapur bacalarının
Ve köprülerin. Etrafımızdaki her şeyi kaydırır su
Ve dedikodusunu yapar gevşek argosuyla,
Nakleder kokularını ölü morinaların ve katranın.

Daha uzakta, dalgalar çiğner buz kurabiyelerini –
Berbat bir aydır bu parkta uyuyanlar ve sevgililer için.
Gölgemiz bile soğuktan mavileşti.
Gelmesini isteriz Güneş’in
Ve bizi karşılamasını, bu buz kaburgalı gemi yerine,

Püsküllü ve bitkin, ayazdan oluşan bir albatros,
Sert havadan arta kalmış şey, her bir bocurgat ve istralya
Sarmalanmış camsı bir zar ile.
Eli kulağındadır Güneş’in eksilmesinin:
Her bir dalga ucu parıldar bir bıçak misali.

(1959)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Enkaza Dönmüş Yüz

Bir sirk misali tuhaf, enkaza dönmüş yüz
Gezer pazar yerini, dehşetengiz ve afetzede
Bazı tarifsiz hayal kırıklıkları yüzünden,
Hazindir sızıntılı gözden şişmiş buruna.
İki iğne gibi bacak sendeletir kütlenin tabanını.
Istıraplı bir şekilde mor, inlemeyle kılıçtan geçirilmiş ağız,
Geçmiş uygundur o eve, o bütün ihtiyatların geçmişine –
Kendim, kendim! – edepsiz, kederli.
Budalanın o apaçık kem bakışı daha iyidir
Hissiz insanın o taş suratından,
Kadifeyi savuşturur riyakâr:
Daha iyi, daha iyi, ve daha kabul edilebilir
Ürkek çocuklar için, sokaktaki hanımefendi için.
Ey Oedipus. Ey İsa. Kullanıp hasta ettiniz beni.

(19 Mart 1959)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Keçi Vantuzu

Eski keçi çobanları yemin ederler, nasıl da bütün gece boyunca
O kuşun uyaran pırpırlarını ve vırıltılarını işittiklerini,
Ki uyanırmış kuş karanlıkla birlikte ve şafağa kadar yoğun çalışırmış,
Vampir gibi emip bütün sütünü her bir keçinin büyük memesinden.
Dolunaydır ay, karanlıktır ay, tedbirli mandıra çiftçisi
Düşler en semiz sığırının zayıflamasını, ateşli hastalığa yakalanmasını
Cırnak vuruşlarıyla Keçi Vantuzu’nun, nam-ı diğer İblis Kuşu’nun,
Gözü, alazla tutuşmuş, yakut ateşten bir parçadır.

Sonra der ki fabl, o Keçi Vantuzu hareket edermiş, abanoz bir havada
İnsan gözüne görünmez olurmuş, cadı giysisiyle kanatlanmış olarak,
Tam yerinde bir tanımla, kötü şöhretli rezil bir gece uçuşuymuş,
Gene de hiçbir keçiyi sağmamış veya icabına baktığı hiçbir ineği öldürmemiş
Ve sadece gölgelermiş– mağara-ağız kabarıp saldırır –
Mayıs böcekleri ve o solgun yeşil ay pervanesi.

(1959)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bendylaw’ın Boğası

Denizin önünde böğürdü o siyah boğa.
Deniz, o güne kadar itaatkârdı,
Kabardı Bendylaw’a karşı.

Dut kameriyesinde dik dik baktı kraliçe
İskambil kağıtlarındaki kız gibi sert duruyordu.
Kral parmakladı sakalını.

Mavi bir deniz, dört azgın boğa ayağı,
Bir boğayla dalgalanmış deniz durulmak istemiyordu,
Coşkundu bahçe kapısında.

O süslü güneş altında şimşirler boyunca yürüyüşlerde
O külhani böğürmeler boyunca ve geri dönüşlerde
Kaçıştı efendiler ve hanımefendiler.

O büyük bronz kapı yarılmaya başladı,
Deniz parçaladı her bir yarılmada,
Paldır küldür, siyaha dönüşen mavi.

Bir dalga misali yükseldi ve alçaldı boğa,
Ne bir papatya zinciri yatıştırabilirdi onu
Ne de herhangi bir bilge.

Ah kralın deniz altındaki tertipli arazisi,
Ve boğanın karnındaki saltanat gülü,
Ve kralın anayolundaki boğa.

(1959)

Sylvia Plath (1932-1963)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sonraki Sayfa »