Gabriela Mistral


ANA
Anam görmeye geldi beni; oturdu yanı-başıma, ve hayatımızda ilk defa o ürkü-veren an hakkında konuşan iki kız-kardeş gibiydik.

Titreyerek duyumsadı karnımı ve açtı göğüslerimi usulca. Ve elleriyle dokunurken duyumsadım açıldığını içimin usulca ve bir süt dalgasının memelerime yükseldiğini.

Kızararak ve şaşkın bir şekilde anlattım O’na ağrılarımı ve bedenimdeki ürküyü; bağrına gömdüm sonra başımı ve kollarında ölesiye ağlayan küçük bir kız oldum yeniden.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

GECE ŞİİRİ

Göklerdeki Baba,
beni neden terkettin!
Hatırladın yemişi şubat ayında
ve yakut-kızılı tendeki yarayı.
Öylesine açık benim sayfam da
ne ki görmek bile istemiyorsun sen.

Ansıdın kara üzümü
ve bıraktın kızıl üzüm-ezeceğine
Ve nefesinle kımıldattın
ılık havada kavak-yapraklarını.
Ama ölümün büyük ezeceğinde
sıkmak bile istemiyorsun benim bağrımı henüz!

Yolumda menekşelerin açtığını gördüm,
ve içtim rüzgârın kekre şarabını.
Ve yumdum soluk gözkapaklarımı
görmemek için ne ocağı ne de nisanı.

Ve yürüdüm şakıyamayacağım o boğulan dizeyle
içime kapanmış olarak
Yaraladın sonbaharın göğünü
ve artık benimle de bitti işin!

Yanağımdan öpen ihbar etti beni,
yoksul giyitim yüzünden terk etti beni.
Senin çiy’deki kanayan yüzün gibi
bir yüz verdim O’na dizelerimde.
Ve geceleri Bağ’da Yuhanna korkaktı
ve Melek düşmancaydı bana karşı.

Sonsuz yorgunluk geldi nihayet
gözlerimi kaplamaya:
Ölen günün yorgunluğu,
şafağın yorgunluğu gelmek üzere.
Kurşun grisi gökyüzünün yorgunluğu,
çivit mavisi gökyüzünün yorgunluğu.

Çözüyorum şimdi ayağımı sıkan sandalı,
ve saç örgülerim uyumak için izin istiyor.
Bana öğrettiğin şikayeti
tekrarlıyorum geceleyin yitirerek kendimi.
Göklerdeki Baba,
Beni neden terkettin!

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

KOCAM’A

Kucaklama beni, sen, kocam benim. Sendin bir nilüfer gibi varlığımın derininden O’nun fışkırmasını sağlayan. Şimdi bırak da durgun su gibi olayım.

Sev beni, sev beni şimdi biraz daha fazla! Ben, ki mini-minnacığım, iki kat yapacağım seni yollarda. Ben, ki çok yoksulum, vereceğim sana başka gözleri, başka dudakları dünyanın tadını çıkarabilmen için. Ben, ki çok alınganım, yarılırım bir şarap-testisi gibi aşktan, hayatın şarabı aksın diye benden.

Bağışla beni! Beceriksizim yürürken, beceriksizim uzatırken sana kadehini; ama doldurdun beni böylece ve verdin bana bu şaşkınlığı, böylelikle kımıldıyorum eşyalar arasında.

Bana karşı her zamankinden daha çok şefkatli ol. Kımıldatma kanımı arzunla senin, soluğumu kor-alazı yapma.

Şimdi bir peçeyim ben yalnızca. Bütün bedenim altında bir çocuğun uzanıp uyuduğu bir peçedir!

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

SANATÇI İÇİN ON EMİR
1) Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olan güzelliği seveceksin.

2) Tanrısız sanat olmaz. Yaratan’ı sevmesen bile, O’nun yarattığı gibi yaratmakla doğrulamış oluyorsun O’nu.

3) Güzelliği duyular için bir tuzak yemi olarak üretmeyeceksin, ama ruhun doğal gıdası olarak üreteceksin.

4) Güzelliği, şehvet ya da kendini beğenmişlik için bir bahane olarak kullanmayacaksın. Güzellik tanrısal bir alıştırmadır.

5) Ya pazarlarda satılığa çıkarmayacaksın yapıtını ya da aramayacaksın güzelliği. Güzellik bakiredir ve pazardaki haspalara benzemez.

6) Yüreğinden yükselecek güzellik şarkısıyla arınan ilk kişi sen olacaksın.

7) Senin güzelliğinin adı aynı zamanda şefkat ve insan yüreklerine avuntu olacak.

8) Çocuğunu doğurur gibi doğuracaksın yapıtını ve besleyeceksin yapıtını yüreğinin kanıyla.

9) Güzellik senin için mışıl mışıl uyutan afyon olmayacak, ama seni eyleme geçiren soylu bir şarap olacak. Kadın ya da erkek olmayı bıraktın mıydı, sanatçı sayılmazsın artık.

10) Her yapıttan sonra utanç duymalısın. Çünkü senin düşlerinin ilkelerine göre yaşamıyor yapıtın.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

OĞUL ŞİİRİ

Bir oğul, bir oğul, bir oğul
Senin ve benim olacak bir oğul için yalvardım,
bu alazlı kucaklaşma günlerinde,
yayılırken bu muhteşem ışık alnıma
ve işlerken senin tatlı sözlerin yüreğime.

‘Bir oğul’, diye bağırdım
taze filizleri göğe doğru yayan
İsa gözlü bir oğul, kocaman ve berrak,
şaşırtıcı alnı ve arzulu dudaklarıyla.

Çelenk gibi kolları boynumda kenetlenmiş,
hayatımın bereketli kaynağı damarlarında,
ve içimden yükselen muhteşem, müsrif bir esans
kutsuyor yeryüzünün bütün tepelerini.

Hamile kadınları gördüğümüzde bakıyorduk
titreyen dudaklarla ve yalvaran gözlerle,
ve aşkla meşkle geçtik kalabalık içinden
iki tatlı çocuk gözü kör koydu gitti bizi!

Geceleri, mutluluktan ve hayallerden ötürü uykusuz,
kimse gelmedi şehvetten yanarak yatağıma.
Şarkılarla kuşanmış olarak uzattım elimi
doğacak olana doğru, gerdim göğsümü…

Günışığı yeterince güçlü değildi O’nu yıkamam için,
İlentiyle baktım kaba dizlerime.
Yüreğimin kulağını titretti bu büyük armağan,
ve alçakgönüllüce aktı gözyaşlarım.

Ölümün kirli ayrılışında korkmadım;
çocuğun gözleri beni karanlıktan kurtarırdı çünkü.
Dolaşmak isterdim bakışım için resmiyle O’nun
duraksayan ışıktaki sabah güneşi gibi.

Şimdi otuz yaşındayım, ve şakaklarımda
izleri var ölüm küllerinin. Günlerime
damlıyor efkarın usul gözyaşları
tuzlu ve soğuk kutupların dinmez yağmuru gibi.

Çam-ağacı tutuşup yanarken kayıtsızca
düşünüp durdum oğlumun nasıl olabileceğini
– yorgun ağzımla, acılı yüreğimle ve yenik sesimle
bana benzeyen bir bebecik.

Ve senin yüreğinle, ey zehirli meyva,
beni yeniden geri çevirmek isteyen dudaklarınla senin.
Göğsümde kırk ay bile uyumayacaktır,
değil mi ki senin oğlundur
Ve terkedecektir beni O en kısa zamanda.

Çiçeklenen hangi bahçelerde,
dalgalanan hangi göller boyunca
yunmak mı isteyecek kanından benim üzüntümü
ilkbahar geldiğinde
bütün adımlarım efkarın karanlığında gömülüyken
ve her akşam konuşurken kanında ağır bir gizemle?

Ve bir gün gönül kırıcı bir ağızla bana
tıpkı benim babama sorduğum gibi
bir soru sormasının korkusu:
– Neden senin acılı tenin benim kaynağım oldu,
neden aktı anamın göğsünden nektar?

Acıyla karışık sevinç duyuyorum şimdi toprağın altında
yatağında uyuduğun için, ellerimde bir oğulu
tutamayacağım için
Değil mi ki ben de elemsiz ve tövbesiz uyuyacağım
altında bir böğürtlen çalısının.

Ve gözlerimi kapayacağım, serkeşce
dinleyeceğim ölümün arasından, erimiş dizlerim üstünde,
acıyla çekilmiş ağzımla göreceğim O’nu geçerken
bakışındaki heyacanımla.

Ve bulmayacak beni Tanrı’nın huzuru:
kötülük kırbaçlayacak suçsuz tenimi
ve akacak sonsuzca damarlarımdan kanım
geriye çekilen gözleri ve alınları için çocuklarımın.

Beni boğan memelerim ve zürriyetimin öldüğü
dölyatağım kutlu olsun!
Anamın yüzü dolaşmıyor artık dünyada
ve sesi bir şikayeti çığlıklıyor rüzgârda.

Yükselen ve yere düşen küle dönüştü orman,
tekrar yeşil ve yeşil baltanın vuruşu için.
Hasattan sonra gitmemek için düşünüyorum
soyumla birlikte gidiyorum değişmez gecede.

Sanki ödedim bütün ırkımın borcunu
sızladı durdu memelerim acıların vızıltısıyla.
Her bir saati tam ve hakkını vererek yaşıyorum.
Damarlarımda akıyor kan kekrece denize akan bir ırmak gibi.

Benimle kör olacak elbet zavallı ölülerim
ki bakarlar korkuyla gündoğumuna ve batımına.
Ve ateşli duaları susturur dudaklarımı
şarkı söyleyeceğim zaman, tamamen dilsizleşmeden önce.

Yiyecek yığmadım ambara, eğitmedim kendimi
güvencelemek için en son nefesimdeki merhameti,
yatağımda uzanırken dilsiz ve felçli
ve yoklarken elim ince çarşafı.

Başkalarının çocuklarına dadılık ettim, doldurdum ambarı
cennetsi buğdayla, ama beklediğim Sen’din sadece,
Cennetteki Baba: kabul et benim dilenci suratımı,
ölürsem eğer bu gece!

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

YALNIZ DEĞİLİM BEN

Çıplak yatıyor gece
dağla deniz arasında.
Ama beşik sallayan ben
yalnız değilim!

Çıplak uzanıyor gök
ve düşüyor ay denize.
Ama seni bağrına basan ben
yalnız değilim!

Çıplak yatıyor dünya
ve ten hüzünlü.
Ama seni sarmalayan ben
yalnız değilim!

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

UTANÇ

Bana baktığında çiy altındaki çimen kadar güzelleşiyorum
Uzun otlar anımsamıyor benim gururlu
çehremi, yürüdüğümde ırmak boyunca.

Utanıyorum kederli ağzımdan ötürü,
paslı sesimden, kaba dizlerimden ötürü.
Gelip bana baktığında
öyle yoksul ve çıplak hissettim ki kendimi.

Yolda hiç bir taş bulmadın
şafağın ışığındayken daha da çıplak olan
bu kadına baktın
ve duydun şarkısını.

Ova yolunda susuyorum ki
kimse anlamasın mutlu olduğumu
Geniş alnımın ışığından
ya da titreyen elimin deviniminden.

Gece ve düşüyor çiy ota.
Bak bana uzun uzun ve konuş tatlı sözlerle.
Öptüğün kadın güzellikle ışıyacak yarın
yürürken ırmak boyunca!

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

UMUTSUZLUK

Sis koyu ve sonsuz, çünkü unutmalıyım
denizin tuzlu dalgalarının beni fırlattığı yeri.
Vardığım ülkenin ilkbaharı yok:
yalnızca beni bir anne olarak saklayan uzun gecesi.

Uluyor yel evimin çevresinde ve hıçkırıyor.
Bir cam gibi kırıyor çığlığımı.
Ve beyaz ovaların sonsuz ufukları boyunca
görüyorum görkemli ve acılı günbatımının ölümünü.

Kimi çağırabilir ki buraya düşmüş kadın,
yalnızca ölüler O’ndan daha çok yol gidebilirse?
Kendileriyle sevdiklerinin kolları arasından
sessiz ve katı bir denizin yükselişini yalnızca ölüler görür.

Limanda beyaz yelkenleri parıldayan gemiler
geliyorlar kimselerin bilmediği ülkelerden;
açıkgöz tayfaları bilmiyorlar ırmaklarımı
ve geliyorlar denizlerimin ışığını görmemiş solgun meyvalarla.

Ve boğazıma bir düğüm gibi takılan sorunun
yanından geçişini gördüm onların, yitip gittiğini, yenildiğini:
yabancı lisânlar konuşuyorlardı, yaşlı annemin
altın ülkelerde türkü söylediği canlı dili değil.

Toz gibiydi mezara düşen kar,
bir ölümlü gibi görüyorum sisin büyüyüşünü,
ve delirmemek için saymıyorum her bir saniyeyi,
çünkü uzun gece yeni başladı daha.

Görüyorum yenik ovaları ve topluyorum kederlerini,
çünkü yitik manzaraları görmeye geldim.
Kardır gördüğüm yüz pencerelerimden;
her zaman düşsün o beyaz ışık göklerden!

Her zaman üstüme kar, Tanrı’nın büyük bakışı gibi
Her daim beyaz portakal çiçeği evimin üstüne;
Her zaman, kaderin hiç yorulmaması ya da yok olmaması gibi

düşer gökten beni örtmek için, korkunç ve mükemmel.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

TÜRKÜ

Başka biriyle giderken
gördüm O’nu.
Yolun bu derin huzurunda
duyuldu rüzgârın ezgisi.
Ve bu alçak gözler
gördü O’nu giderken.

Başka birini seviyor şimdi O
yeryüzünün çiçek bahçesinde.
Alıç dikeni batıyor elime
ve bir nakarat işitiyorum.
Başka birini seviyor şimdi O
yeryüzünün çiçek bahçesinde.

Başka birini öpüyor şimdi O
denizin uzun sahili boyunca.
Limon sarısı parıldıyor ay
dalganın karanlık suyunda.
Kanım asla coşmayacak artık
denizin gelgiti gibi.

Sonsuza dek bir başkası taşıyacak parmağında
sevdiğimin nişan yüzüğünü.
Gökyüzü ışıl ışıl üstlerinde.
(Sus pus olmuş Tanrı)
Sonsuza dek bir başkası taşıyacak parmağında
sevdiğimin nişan yüzüğünü.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

TINGIR MINGIR

Sonsuzca sallıyor deniz
binlerce dalgayı.
Dinliyorum denizlerin sevdasını
ve sallıyorum bebeğimin beşiğini.

Geceleyin avarelik eden mısır
sallanıyor rüzgârda tıngır mıngır.
Rüzgârların sevdasını dinliyorum
ve sallıyorum bebeğimin beşiğini.

Tanrı Baba sallıyor usulca beşiğini
binlerce gezegenin.
Karanlıkta hissediyorum O’nun elini
ve sallıyorum beşiğini bebeğimin.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

ŞİRİNLİK

Uyuyan çocuk hatırına benim içimde taşıdığım gizem dolu dehlizim. Ve bütün yüreğim dua dolu, taşıyorum gizemi içimde çünkü.

Sevgiyle hafiflemiş sesim yumuşacık, çünkü uyandırmaktan korkuyorum O’nu.

Gözlerimle arıyorum şimdi yabancı yüzlerin içlerindeki acıyı, çünkü başkaları görecek solgun yanaklarımı ve anlayacak nedenini.

Ellerim yokluyor bıldırcınların yuva yaptığı çimdeki şefkatin sıkıntısıyla. Ve ben dolanıyorum sessizce ve dikkatle otlakların arasından: Uyanık kalıp da kendi üzerlerine eğilen ağaçların ve eşyaların uyuyan çocukları var galiba.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

ŞARKI

Bir kadın şakıyor ovada. Yayılıyor alacakaranlık ve silip süpürüyor O’nu; ne ki şarkısı yeşertiyor O’nu tarlada.

Yüreği, ırmak taşına çalınıp kırılan bir kadehti bu akşam. Ne ki şakıyor hâlâ; gizli yara şarkının telini gerip, inceltiyor. Değişiyor sesin tonu ve ıslanıyor kanla.

Tarlada dilsizleşiyor başka sesler de ölen günle. Biraz önce öldü gitti en son kuşun şarkısı. Ama ölümsüz yüreği, acılarla yaşayan ve acılarla parıldayan yüreği topluyor bütün o suskun sesleri kendi sesinde.

Akşam vakti dilsiz kesilen bir koca için mi söylüyor şarkısını, yoksa bağrında uyutacağı çocuğa ninni olsun diye mi şakıyor? Gecenin patlayışında yalnız kalan bir çocuktan daha da korkmuş olan yüreğini avutmak için mi yoksa?

Bu şarkının annesi olmak ve karşılamak için onu, geliyor gece; yıldızlar insansı bir şefkatle parıldamaya başlıyor, bütün bir gökkubbe insancıllaşıp, anlayış gösteriyor dünyanın acılarına.

Yakamoz kadar berrak şarkı, temizliyor ovayı ve yunuyor insanların birbirinden nefret ettikleri günü. Sürdürüyor kadın şarkısını, gırtlağıyla nefes alıyor gün ve yükseliyor yıldızlara doğru.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

ŞAFAK

Acı çektim bütün bir gece, bütün gece korkudan titredi durdu etim taşıdığı armağanı getirmek için. Şakaklarım yıkandı ölüm terinde; ama ölüm değildi o, hayattı!

Ve şimdi çağırıyorum seni Sonsuz Şirinlik adıyla, ah Tanrım, sen doğurtacaksın O’nu usulca.

Doğmasına izin ver artık, ve bırak yükselsin acı dolu çığlığım şafakta ve kuş cıvıltılarına karışsın.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

SONSUZ ACI

Soluyor yüzüm, eğer acı çekiyorsa O içimde, O’nun gizli baskısı acı veriyor bana, ve göremediğim bir devinimiyle ölebilirim O’nun.

Ama inanma saklarken O’nu içimde, düğümlenmiş olduğuna sadece benim içimle. Bir gün yollarda sere-serpe koşarken O, benden çok uzaklardayken de, O’nu kırbaçlayan rüzgâr eskiyecek etimde, ve çığlığı O’nun açacak yolları gırtlağımda. Ağlayışım ve gülüşüm senin yüzünle başlıyor, oğlum!

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

ÖPTÜ BENİ

Öptü beni O, ve daha şimdiden bir başkasıydım ben: damarlarımdaki nabız atışını iki katına çıkaran nabız atışı yüzünden ve soluyuşumda işittiğim soluyuş yüzünden. Şimdi yüreğim kadar soyludur ceninim…

Ve buluyorum da çiçeklerin kokusunu soluğumda: bütün bunların hepsi O’nun yüzünden, uyuyor karnımın içinde, çim üstündeki çiy kadar hoş.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

O’NUN İÇİN

O’nun için, çayır altında küçük bir kaynak gibi uzanıp uyumam O’nun için – acı çektirme bana, zahmete sokma beni.

Bağışla bana her şeyi: benim örtülü masalarla çevrili hoşnutsuzluğumu ve bütün seslere karşı duyduğum isteksizliğimi.

Anlatın bana evinizin sıkıntılarını, yoksulluğu ve ızdıraplarınızı – ama önce altını değiştireyim çocuğumun.

Alnımda, göğsümde, dokunduğunuz her yanımdadır çocuğum ve sızlanır durur sizlerin O’na eklediği yara üstündeki bir yanıt gibi.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

NASIL OLACAK O?

Nasıl olacak O? Uzun süredir bakıp duruyordum bir gülün yapraklarına ve hoşlanıyordum onlara dokunmaktan: nasıl da istiyordum yanaklarının onlar kadar yumuşak olmasını. Ve oyalandım böğürtlen çalılığında, çünkü böylesine sevmek istiyordum O’nun kara ve kıvırcık saçlarını. Ne ki, önemi yok şimdi bunların, çömlekçilerin sevdiği kızıl balçığın hoş rengi gibi esmer olmasının, ya da saçının hayatım gibi düz ve sıradan olmasının.

İzliyorum dağlar arasındaki boşlukları sisle dolarlarken, ve sisle şekilliyorum küçük bir kızın, küçük şirin bir kızın silüetini: değil mi ki böyle bir çocuğum da olabilir.

Ama öncelikle istediğim, çocuğumun sevdiğim adamın tatlı bakışıyla bakması bana, ve sesinde aynı titreyişin bulunması konuşurken benimle. Çünkü beni öpen adamı sevdiğim gibi öylesine seveceğim O’ndan geleni de.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

KUTSAL YASA

Diyorlar ki, benim bedenimdeki hayat zayıfladı, ki damarlarım boşaldı üzüm ezecekleri gibi: bense yalnızca hafiflediğini hissediyorum memelerimin derin bir iççekişten sonra!

– Kimim ben diye soruyorum kendime, ki bir çocuğu dizlerimde avutacak olan ben?

Ve yanıtını kendim veriyorum:

– Sevmiş olan biriyim ve sevdası sonsuzluğu arzulamış olan biriyim ben, öpüldüğü zaman.

Görsün beni Dünya kollarımda bu çocukla ve kutsasın beni, palmiyeler kadar üretkenim şimdi.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

HUZUR

Artık yürüyüşe çıkamıyorum yollarda: yüzüm kızarıyor kalçalarımın genişliğinden ve gözlerimin altındaki kara çizgilerden. Ama gel çiçek vazolarıyla ve yanıma koy onları, ve daha uzunca çal benim için sitarını: O’nun hatırı için boğmak istiyorum kendimi güzellikte.

Uyuyan için okuyorum bu unutulmaz dizeleri. Saat be saat
emiyorum balkonda gürbüz gün-ışığını. Bir yemiş gibi damıtmak istiyorum balı özüme. Çam-ormanından esen yel yalıyor yüzümü.

Işık ve rüzgârlar boyayıp yunuyor kanımı, benim yunup arındıracağım şeyi seviyorum da ondan, nefret etmiyorum, sızlanmıyorum, seviyorum yalnızca.

Çünkü oturuyorum bu sessizlikte, bu huzurda ve örüyorum bir bedeni, tansıksı bir bedeni, damarları, ve çehreyi, ve gözleri, ve yürekteki arılığı.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

ÖTEKİ

Öldürdüm içimde birini:
Sevmemiştim o kadını.

Dağın yamacında yanan
kaktüs çiçeğiydi;
alazlanan kuraklıktı;
serinlik nedir bilmeyendi.

Taş ve gökyüzü vardı
ayaklarında, omuzlarında,
ve asla inip aşağıya
aramadı “suyun gözü”nü.

Nerede dinlenmişse,
kavuran soluğuyla
ve yüzündeki harlı alevle
buruşur küçülürdü çimen.

Hızla sertleşen reçine misali
katıydı konuşması,
serbest bırakılmış tutsak gibi
düşmezdi sözcükleri sevgiyle.

Eğilmeyi bilmezdi
bu dağ bitkisi,
ve hemen yanı başında
bendim eğilen.

Ölsün diye bıraktım,
yüreğimin kanını söktüm aldım.
Yiyecek bulamayan bir kartal misali
düştü güçten kuvvetten.

Kanatları çırpmaz oldu,
eğilip büküldü, solup gitti,
ve düştü ellerime
usulca sönüp giden közü…

Hâlâ kızgındır bacıları bana
O’nun için bağırırlar bana,
ve kızgın balçık yaralar beni
geçip giderken oradan.

Karşılaştığımda şöyle derim onlara:
Uçurumlarda arayın
ve bulduğunuz balçığı şekillendirin
başka bir yanan kartal gibi.

Bunu yapamıyorsanız şayet,
unutun O’nu.
Öldürdüm O’nu ben. Sizler de
öldürmelisiniz O’nu.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

ANLAT BANA, ANA

Ana, anlat bana bütün eski ağrılarını. Anlat bana, nasıl doğacağını O’nun, barsaklarımla örgülenmiş küçük bedenin nasıl çıkacağını gün-ışığına.

De bana, kendisi mi arayıp bulacak memelerimi, yoksa ben
mi çağıracağım O’nu süt emsin diye.

Ana, aktar bana bütün bildiklerini sevgi hakkında. Yeni okşayışları öğret bana, kocamın okşayışlarından daha da dikkatli olan okşayışları.

Gelen günlerde nasıl temizleyeceğim küçük başını O’nun? Ve incinmesin diye nasıl saracağım O’nu kundağa?

Ana, öğret bana beşiğimi sallarken söylediğin ninnileri. Bütün şarkılardan daha iyi bir uyku vereceğim O’na.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

BACI

Bugün bir kadının saban çektiğini gördüm. Kalçaları, benimkiler gibi, sevgiyle doluydu, ve çalışıyordu eğilerek toprağa.

Okşadım O’nun belini; beraberimde götürdüm O’nu  evime. Benim bardağımdan içecek o kaymaklı sütü ve dehlizlerimde tadını çıkaracak gölgenin, değil mi ki
sevginin gebeliğiyle yüklü karnı. Ve eğer benim göğsüm yeterince cömert değilse, arayacak benim oğlum dudaklarıyla O’nun varsıl memelerini.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

BEYAZ RENKLİ ÇOCUK GİYSİLERİ

Örüyorum tığ ile küçücük patikleri ve hazırlıyorum yumuşak çocuk-bezlerini: kullanacağı her şeyi kendi elimle yapıyorum. Kasığımdan gelecek O, tanıyacak yeniden benim kokumu.

Yumuşak koyun-derisi: O’nun için yüzüldün geçen yaz. Koyun bıraktı derisini sekiz ay boyunca şişsin diye, ve ocak ayında ağardı deri. Dikenin iğnesi ve böğürtlen-çalısı dikeni arama üzerinde. O’nun uyuduğu yer etimin yorgansı giyiti de öylesine yumuşacık.

Beyaz renkli çocuk-giyitleri! Görüyor onları O gözlerimin arasından ve gülümsüyor, ve biliyor yumuşacık olduklarını…

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

BİLGELİK

Şimdi biliyorum, neden yirmi yaz boyunca üzerime ışık düştüğünü, ve niçin beni hayrette bıraktığını tarlaların çiçeklerini koparmanın.

Niçin diye soruyorum kendime bu günlerde, niçin bu tansıksı armağan: bu sıcak güneş ve bu taze çimen?

Vereceğim tatlılığı bağışlamak için geçti gitti benden ışık, mavi bir üzüm-salkımıydım sanki. İçimin derininde, damarlarımda damla damla büyüyen o şey, şarabım benim.

Bunun için yalvardım Tanrı’ya, çünkü yaratılır çocuğum berrak balçığımdan benim. Ve okuduğumda bir şiiri hızla çarparken nabzım, çocuğum için yandı içimde bir güzellik ateşi, çünkü kendisiyle doldururdu O etimin söndürülmez alazını.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

DUA

Ama hayır! Benim kalçalarımı biçimlendiren Tanrı nasıl izin verebilirdi göğsümdeki goncaların kurumasına? Büyüdüğünü duyumsuyorum göğsümün, yükseldiğini büyük bir barajdaki su gibi, sessizlikte. Ve şişkinliği vuruyor söz-veren bir gölge gibi karnıma.

Kim bu vadide ıslaklığı memelerini doldurmayan benden daha yoksul olabilirdi ki?

Gecenin çiy’ini toplamak için kadınların dışarı koydukları çömlekler gibi, dönüyorum bağrımı Tanrı’ya; yeni bir ad veriyorum oğluma, Gerçekleştiren adını veriyorum O’na, ve yalvarıyorum O’na hayatın şerbeti için. Oğlum gelecek ve arayacak onu susuzluğuyla.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

DUYARLI

Artık oynamıyorum otlaklarda ve korkuyorum sallanırken genç kızlarla salıncakta. Meyva yüklü dal gibiyim çünkü.

O denli zayıfım ki, bir gülün kokusu bayıltabilir beni öğle-uykusundayken, indiğimde bahçeye doğru. Ve rüzgârın atışı akşamları tedirgin eder beni, boğar beni acılarda. Bu gece bana karşı acımasızsa eğer, öldürebilir beni efendimin tek bir bakışı bile.

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

DÜNYANIN RESMİ

Daha önce görmemiştim Dünya’nın gerçek bir resmini. Kollarında bir çocuk taşıyan kadının düşünceleri vardır dünyanın da (yaratıklarıyla o geniş kucaklayışta) .

Her şeyin anasal anlamını öğrenmek üzereyim. Beni izleyen dağ da anadır, ve bir çocuk gibi oynar akşamları sis omuzları ve dizleri etrafında.

Aklıma bir vadi-hendeği geliyor şimdi. Yabansılığın hâlâ sakladığı şakıyan bir dalga akıyor derin yatağında akıyor onun. Ben şimdi o hendek gibiyim; ta derinimde duyumsuyorum o küçük ırmağın türkü söylediğini, ve veriyorum etimi O’na yabansılık gibi, çıkana değin O gün-ışığına.

 

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

DÜŞ

 

Tanrı dedi ki bana: – Sana bıraktığım tek şey bir kandil gece için. Ötekiler aceleyle gittiler, sevda ve arzu içinde. Sana Düşlerin Kandili’ni bıraktım, ve yaşayacaksın böylece ılık ışığında bu kandilin.
Ne sevdanın onu seçenlerin yüreklerini kavurduğu gibi kavuracak bu lamba yüreğini, ne de arzu çanağının başka ellerde çatladığı gibi çatlayacak kandilin. Alazı huzur saçacak.
Eğiteceğin zaman insan-oğullarını, bu ışıkta eğit ve böylece derslerin tatlılık olacak. İplik eğireceğin ya da yün ve keten dokuyacağın zaman, püskül bu ışığın hâlesiyle büyüyecek.
Konuştuğun zaman sözlerin daha yumuşak olacaktır onları katı gün ışığında düşündüğünden.
Ateşi besleyen yağ yüreğinden akacak ve bazan acı verecek yüreğin, ezildiğinde bal ve yağla dolan yemiş gibi. Hiç önemi yok bunun!
Gözlerinden yansıyacak uysal hâlesi kandilin, ve gözleri şaraptan ya da ihtirastan yanan herkes soracak: Neyin nesidir bu alaz, ki ne hummalı bir ateşle kavurur ne de yakar  yok eder O’nu?
Ne ki sevecekler seni, çünkü senin acınacak biri olduğunu sanacaklar; evet, sana merhamet gösterdiklerini sanacaklar. Ama gerçekte merhamet gösteren sensin, bakışınla avuturken onları tam ortasındayken onların.
Bu kandilin hâlesinde insanın çektiği acılar gibi doğmuş olan ateşli şiirleri okuyacaksın, ve açıklayacak onlar kendi gizlerini sana. Kemanlardan yükselen müziği duyacaksın, ve bakarken dinleyen yüzlere bileceksin ki, sen daha derinden inciniyorsun ve daha fazla zevk alıyorsun müzikten. İnancıyla sarhoş rahip seninle konuşmaya geldiğinde, uysal ve kalıcı bir Tanrı sarhoşluğu görecek gözlerinde, ve diyecek ki sana: – Bu inanmışlık sende her zaman için varolacaktır, ne ki ben ancak kendimden geçtiğimde yanabilirim Tanrı aşkıyla.
Ve büyük âfetlerde, insanlar yitirirken altınlarını, kadınlarını ya da sevdiklerini – ki kabul ettikleri ne varsa kandilin yerine – anlayacaklar ki, gerçekte en zengin olan sensin, çünkü senin boş ellerin, kısır dölyatağınla birlikte, avutulmaz evinde, yundu arındı lambanın parıltılı ışıltısında. Ve utanacak onlar sana kendi mutluluklarını sunmak istediklerinden ötürü.

 

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

EFKARLI ANNENİN TÜRKÜSÜ

(I.) -Bırakılmış-

Babam evden kovacağını söyledi beni. Bağırıp çağırdı anneme, dedi ki bu geceden sonra ben O’nun babası değilim artık.

Gece sakin; yıldızların ışığında gidebiliyorum en yakın köye doğru; ama ya şimdi doğurursam çocuğumu? Hıçkırığım çağırıyor belki de O’nu; belki de yüzümün nasıl olduğunu görmek için bir an önce doğmak isteyebilir. Ve titrer durur gece havasında soğuktan, örtsem bile O’nu bedenimle.

(II.) -Niçin geldin sen! –

Niçin geldin sen? Kimse sevmeyecek seni, güzel olmana rağmen çocuğum. Bütün diğer çocuklar gibi, dünya güzeli gülüşüne rağmen, öpmeyecek kimse seni benden başka, çocuğum. Ve küçücük ellerin oyuncak bulmak için uzansa bile, bulup bulacağı göğsüm ve gözyaşlarımın ince teli olacak, çocuğum.

Niçin geldin sen, seni dölleyen nefret ederken senden, öğrendiğinde dölyatağımda olduğunu?

Ama hayır! Sen benim için geldin, yalnız olan benim için yalnızca, ta ki sarmalayana dek beni Tanrı kollarında, çocuğum!

(III.) -Belirtmeler-

Temuco’nun yoksul bir sokağından, bir öğle sonrası geçerken, halktan bir kadının kulübesinin eşiğinde oturmakta olduğunu gördüm. Neredeyse doğurmak üzereydi ve yüzü derin bir acıyla kaplıydı.

Bir adam yanından geçti ve hayasızca bir şeyler söylemiş olmalı ki, kadın kıpkırmızı kesildi.

O anda, cinsiyetimin olanca dayanışmasını duyumsadım, bir kadının bir başka kadına duyabileceği sonsuz merhameti, ve yürürken düşündüm ki: – İçimizden birileri söylemeli bunu, (madem ki erkekler söylemiyor) : bu acı dolu ve kutsal duruma saygı duyulmalı. Eğer sanatın görevi herşeyi sonsuz bir şefkatle güzelleştirmek ise, neden şimdiye değin bu nefretli gözleri temizleyemedik?

Ve sonra yukarıdaki şiiri neredeyse dinsel bir amaçla yazdım. Ne ki, bu zalim ve doğal gerçeğe gözlerini yuman bazı kadınlar, iffetli görünmek amacıyla, acımasız bir yargı verdiler bu şiir için. Bu kadınlar adına çok üzüldüm. Üstelik benden istedikleri bu şiirin üzerine sünger çekmemdi.

Bu kendi kendisine avunan kitapta, ki benim gözümde bu kendisiyle avunuş azaldı, bu insancıl düzyazı parçaları, belki de önyargısız hayatın şarkısını söylemek için birleşmişlerdir.
Üstüne sünger çekip de onları unutmak mı? !

Hayır! Bu şiir bu kitapta kalacaktır, değil mi ki hayatın kutsallığının analıktan fışkırdığını görebilen bir şiirdir bu, bu şiir bu yüzden kutsaldır da.

Eğer bu şiir şefkat uyandırıyorsa, bu bir kadının başkalarının çocuklarına bakmaya kendisini adaması ve anaları dünyanın bütün çocuklarının anaları olarak algılamasındandır.

 

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 

GÜZELLİK

Dünyadaki nesnelerin bize eklediği bir aşk yarasıdır şarkı.
Sen, hırçın adam, bir kadının kabaran etini dölleyen. Ne ki biz döllenip, delik deşik oluruz dünyadaki güzellik karşısında, çünkü yıldıza bürünmüş gecenin sevdası büyüledi bizi tensel sevda gibi.
Bir şarkı bizim dünyadaki güzelliklere yanıtımızdır, tiril tiril titreyen bir yanıt, çıplak bir meme karşısındaki titreyişin gibi karşı koyulmaz.
Güzelliğin okşayışına kanla karşılık verdiğimizde ve yanıtladığımızda sayısız çağırışları, inan senden daha çok acı çekeriz biz.

 

Gabriela Mistral (1899-1957)

[1945 Nobel Edebiyat Ödülü]

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy