Ezra Pound


1.Kanto

Ve sonra indik gemiye,
Sürdük karinayı dalgalara, ilerledik tanrısal denizde, ve
Direkle yelken taktık o yağız gemiye,
Koyun taşıyordu, ve ağlayışla ağır
Bedenlerimizi de, ve kıç taraftan esen yeller
Şişirip yelkenleri taşıdı bizi öteye,
Süslü hotoz takan tanrıça Circe’nin teknesidir bu.
Yekeyi zorlarken rüzgâr, oturduk geminin ortasında sonra,
Böylelikle gergin yelkenle, gün sonuna dek sefer ettik deniz üstünde.
Güneş pineklemekteyken, gölgeler bütün okyanusu kaplarken,
Vardık en derin suyun sınırlarına derken,
Kimmerlerin topraklarına, ve kalabalık kentleri
Örtülüydü sık örgülü sisle, delip geçmemiş hiç
Güneş ışınlarının parıltısı, ister yayılmış olsun yıldızlar
İsterse bakıp dursun göğün gerilerinden,
Hep en koyu gecedir oradaki sefillerin üstündeki.
Okyanus ters yöne akarken, geliverdik derken
Circe’nin öngördüğü yere.
Burada Perimedes ve Eurylochus ayinler yapmıştı,
Ve çekerek belimden kılıcımı
Kazdım kaba bir dörtgen çukuru;
Döktük adak içkilerini her bir ölüye,
İlkin ballı içkiyi ve tatlı şarabı, sonra beyaz unla karılmış suyu,
Sonra onca duayla yakardım hastalıklı kafataslarına;
İthaca’da adet olduğu gibi, en iyilerinden kurbanlık
Kısır boğaları ve malları yığarak ölü ateşine,
Sadece Tiresias için siyah ve sürünün başı bir koyun bıraktık.
Koyu kan aktı çukurun içine,
Gelinlerin, gençlerin ve çok çekmiş yaşlıların
Pörsümüş ölü ruhları Erebus’tan,
Taze gözyaşlarıyla lekeli ruhlar, narin kızlar,
Başları tunç mızrakla yaralanmış onca erkek,
Cenk meydanında israf olmuşlar taşıyor hâlâ avuntusuz silâhlarını,
Onca kalabalık üşüştü etrafıma; daha çok hayvan için
Bağırdım adamlarıma betim benzim atmışken;
Boğazlandı sürüler, tunçla katledildi koyun;
Akıtıldı merhem, yakarıldı tanrılara,
Kudretli Pluto’yu, ve Proserpine’yi övgüledik;
Kınından çıkarıp ensiz kılıcımı
Sabırsız ve kudretsiz cesedi uzaklaştırmak için oturdum,
Tiresias’ın sözlerini dinlemek için.
Fakat önce Elpenor geldi, dostumuz Elpenor,
Gömülmemiş, fırlatılmış engin toprağa,
Acele işlerimizden ötürü Circe’nin evinde terk ettiğimiz
Kollar ve bacaklar, ağıtsız, mezarsız, kefensiz.
Zavallı can. Ve hemencecik konuştum:
“Elpenor, nasıl oldu da bu karanlık sahile geldin?
“Yürüyerek mi geldin buraya, denizcilerden önce?”
Ve ağır ağır konuştu O:
“Kötü kader ve bol şarap. Uyudum Circe’nin ocağı yanında.
“İnerken uzun merdivenden aşağı tedbirsiz,
“Düştüm payandaya,
“Darmadağın oldu boynum, yöneldi ruhum Avernus’a.
“Fakat sen, ey Kral, rica ederim anımsayın beni, ağıtsız, mezarsız,
“Deniz kenarında bir mezar olsun yığılacak silahlarım, ve yazılsın taşıma:
“Bahtsız bir adam, ve sürüp gidecek adı
“Ve dostların arasında çektiğim küreğimi dik üstüne.”

Ve döverek kovduğum Anticlea geldi, ve sonra Thebaili Tiresias,
Tutarak altın asasını, tanıdı beni, ve ilk O konuştu:
“İkinci sefer mi? Neden? Yıldızı hasta adam,
“Yüzleşiyorsun güneşsiz ölüyle bu keyifsiz diyarda?
“Çukurdan uzak dur, kanlı içeceğimi bırak bana
“Kehanet için.”
Ve geriye çekildim,
Ve kanla güçlenen O dedi ki: “”Odysseus
“Geri dönecek kindar Neptune’u aşıp, karanlık denizlerde,
“Yitirecek bütün yoldaşlarını.” Sonra Anticlea geldi.
Rahat uyu Divus. Andreas Divus’tur kasdettiğim,
Officina Wecheli’de, 1538, Homeros’tan alıntı.
Ve yelken açtı, Sirenlerin yanından ve oradan geçti ve uzaklaştı
Ve Circe’ye vardı.
Venerandam,
Giritli deyimiyle, altın taçlı Aphrodite,
Cypri munimenta sortita est, neşeli, oricalchi, altın
Kemerli ve göğüs kuşaklı, kara göz kapaklı
Taşırsın Argicidia’nın altın dalını. Öyle ki:

 

Ezra Pound (1885-1972)

Çeviren: İsmail  Haydar Aksoy

Reklamlar

2.Kanto

Salla gitsin tümden, Robert Browning,
Sadece tek bir tanecik “Sordello” olabilir.
Fakat o Sordello benim Sordello’m mudur?
Lo Sordels si fo di Mantovana.
Yayıktaymış gibi çalkalandı denizde So-shu.
Kayalıklar altında püsküren
Köpüklü suyun çemberlerindeki fok oyunları,
Parlak kafa, Lir’in kızı, Picasso’nun gözleri
Siyah kürk başlığın altında, Okyanus’un kıvrak kızı;
Ve dalga koşar kıyının oyuğunda:
“Eleanor, έλέναυς ve έλέπτλις”
Ve zavallı ihtiyar Homeros kördür, kör, bir yarasa gibi,
Denizin kabarışına kulaktır, ihtiyar adam seslerinin şikâyetine kulak:
“Dönsün kız gemilere bırak,
“Grek yüzlerin arasına, bize bulaşmasın diye fenalık,
“Fenalık ve daha çok fenalık, ve bir beddua ilenmiş çocuklarımıza,
“Kımıldar, evet kımıldar bir tanrıça misali
“Ve yüzü bir tanrının yüzü gibi
“Ve Schoeney’in kızlarının sesi,
“Ve O’nun adımlarıyla birlikte gelir hüküm,
“Dönsün kız gemilere bırak,
“Grek seslerin arasına.”
Ve kıyı akıntısı yanında, Tyro,
Deniz tanrısının kıvrılmış kolları,
Suyun kıvrak tendonları, çapraz tutarak kavrar O’nu,
Ve dalganın mavi gri aynası çadır olur üstlerinde,
Suyun keskin gök mavisi, soğuk karmaşa, sıkışık sığınak.
Dingin güneş yanığı engin kumlukta
Yayar martılar kanatlarını,
Gagalarlar meyilli tüylerinin arasını;
Yıkanmaya gelir bataklık çullukları,
Dışa doğru bükerler kanat eklemlerini,
Yayar ıslak kanatlarını güneşin titreşen ışığına,
Ve Scios açıklarında,
Naxos geçidinin solunda,
Gemi biçimli o azman kayanın
Kenarlarından salınır yosunlar,
Sığlıklarda şarap kızılı bir alaz,
Göz kamaştıran güneşte kalaydan bir ışıltı.
Scios’a demir attı gemi, kaynak suyu istedi adamlar,
Ve kayadaki su oyukları yanında,
Üzüm şırasıyla ağırlaşmış genç bir oğlan,
“Naxos’a mı? Tamam, biz götürürüz seni Naxos’a,
“Haydi atla gemiye, delikanlı.” “O tarafta değil ki!”
“Tabii ki, bu tarafta Naxos.”
Ve ben “Bu gemi şaşmaz bir gemidir” dedim.
Ve İtalya’dan eski bir mahkûm
Tek yumrukla yıktı beni ön istralyaların oraya,
(Toscana’da cinayetten aranıyordu)
Ve adamların yirmisi de bana karşıydı,
Birazcık köle parası almak için deli divaneydiler.
Ve Scios’tan alıp götürdüler kızı
Ve alıkoydular yolundan …
Ve oğlan kendisine geldi, o gürültü patırtıyla,
Ve bakıp durdu pruva üstünden,
Ve Doğu’ya doğru baktı, ve Naxos geçidine doğru.
Sonra tanrının kerameti, tanrının kerameti:
Denizin kabarışında büsbütün çakılı durur gemi,
Kürekler üstünde sarmaşık, Kral Pentheus,
Üzümlerde çekirdek yok, fakat deniz köpüğü var,
Loçada sarmaşık.
Tabii ki, ben, Acoetes, durdum orada,
Ve durdu tanrı yanı başımda,
Dalgalanan su karinanın altında,
Deniz dalgası geminin kıçından öne doğru,
Geminin başından akıp gidiyor dümen suyu,
Ve küpeştenin olduğu yerde şimdi üzüm kütükleri var,
Ve halatların olduğu yerde asma filizleri,
Iskarmozlarda üzüm yaprakları,
Yüklü üzümler kürek saplarında,
Ve gaipten bir nefes,
Sıcak bir nefes bileklerimde,
Camdaki gölgeler misali yırtıcı hayvanlar,
Gaipten kürklü bir kuyruk.
Eskiden katran kokusunun olduğu yerde
Vaşak mırıltısı, ve yırtıcı hayvanların süpürge otu kokusu,
Yırtıcı hayvanların koklaması ve sessiz ayakları,
Karanlık havada göz parıldaması.
Gök sarkıp durur, kuru, fırtınasız,
Yırtıcı hayvanların koklaması ve sessiz ayakları,
Diz kapaklarıma sürtünen kürk,
Havasal kılıfların hışırtısı,
Eter içindeki kuru biçimler.
Ve tersanedeki bir karina gibi gemi,
Salındı bir öküz misali demircinin izbirosunda,
Keresteleri yapıştırılmış yapı iskelesine,
Üzüm salkımı çivileme tezgâhının üstünde,
Posta bürünür boş hava,
Kaslara bürünür cansız hava,
Panterlerin kedimsi aylaklığı,
Leoparlar koklamakta loçadaki asma sürgünlerini,
Panterler ön ambarın kapağı yanına çömelmiş,
Ve deniz koyu mavi etrafımızda,
Gölgelerde yeşil kırmızımsı,
Ve Lyseus: “Bundan sonra, Acoetes, benim sunaklarım,
“Tutsaklıktan korkmaksızın,
“Korkmaksızın ormanın hiçbir kedisinden,
“Vaşaklarım tarafından korunarak,
“Üzümle besleyerek leoparlarımı,
“Olibanumdur benim tütsüm,
“Büyüsün asmalar hürmet ederek bana.”
Geri dönen dalga şimdi dümdüzdür dümen zincirlerinde,
Lycabs’ın olduğu yerde
Bir yunusun siyah burnu,
Kürekçilerin üstünde balık pulları.
Ve tapınırım ben.
Görmüş olduklarımı gördüm.
Oğlanı getirdiklerinde şunları dedim:
“Hangi tanrı olduğunu bilmesem de
“İçinde bir tanrı vardır O’nun.”
Ve tekmeleyip yıktılar beni ön istralyaların oraya.
Görmüş olduklarımı gördüm:
Medon’un çehresi bir dülger balığının çehresi gibi,
Kollar büzüşmüş yüzgeçlerin içine. Ve sen, Pentheus,
Kulak vermeliydin iyisi mi Tiresias’a, ve Cadmus’a,
Yoksa bütün talihin terk edecek seni.
Kasık kasları üstünde balık pulları,
Vaşak mırıltısı denizin ortasında …
Ve bir sonraki yıl,
Solgun şarap kızılı yosunda,
İstersen aban kayaya,
Dalganın ışıltılı pulu altındaki mercan yüz,
Su değişimi altındaki gül solgunluğu,
İleuthyeria, deniz kıyılarının güzel Dafne’si,
Dallara dönüştü yüzücünün kolları,
Kim diyebilir hangi yılda,
Firar ederek triton güruhundan,
Pürüzsüz alınlar, görüldü, ve yarı görüldü,
Şimdi fildişi durgunluk.
Ve yayıktaymış gibi çalkalandı denizde So-shu, So-shu da,
O uzun ayı bir yayık çubuğu gibi kullanarak …
Suyun kıvrak dönüşü,
Poseidon’un tendonları,
Siyah gök mavisi ve şeffaflık,
Tyro’daki sırça dalgalar,
Sıkışık sığınak, dinginsizlik,
Dalga halatlarının parıldayan karmaşası.
Sonra suskun su,
Suskun sarımsı kumlarda,
Deniz kuşu gererken kanat eklemlerini,
Yarı kumullar yanındaki dalga akışlarının
Kaya oyuklarına ve kum oyuklarına vurarak;
Dalganın sırça ışıltısı gelgit yarıklarında güneş ışığına karşı,
Hesperus’un solgunluğu,
Dalganın boz tepesi,
Dalga, üzüm posasının rengi,
Yakından bakılınca kurşuni zeytin,
Uzaktan, akan kayanın duman grisi,
Balık şahininin somon pembesi kanatları,
Fırlatır suya boz gölgeler,
Tek gözlü büyük kaz misali o kule
Kaldırır boynunu zeytinliğin üstünden dışarı,
Ve duyduk faunların Proteus’a çıkıştıklarını
Zeytin ağaçlarının altındaki saman kokularında,
Ve faunlara karşı şakıyan kurbağalar
Yarı ışıkta.
Ve …

Ezra Pound (1885-1972)

Çeviren: İsmail  Haydar Aksoy

3.Kanto

Oturdum Dogana’nın basamaklarında,
Çünkü o yıl, gondollar aşırı pahalıydı,
Ve “o kızlar” yoktu, tek bir yüz vardı, (1*)
Ve Buccentoro yirmi yarda ötedeydi, inleyerek “Stretti” diye (2*) (3*)
Ve ışıklandırılmıştı çapraz direkler, o yıl, Morosini’de, (4*)
Ve Kore’nin evinde tavus kuşları vardı, ya da olabilirdi. (5*)
Tanrılar salınırdı gök mavisi havada,
Parlak tanrılar ve Toscanalılar, dönmüşler çiy yayılmadan önce.
Işık: ve ilk ışık, çiy henüz hiç düşmeden önce.
Panisk’ler, ve meşeden dryas, (6*) (7*)
Ve elmadan maelid, (8*)
Ve tüm orman arasından, seslerle doluydu yapraklar,
Ve fısıltıyla, gölün üstüne eğilip selâmlar bulutlar,
Ve onların üstünde tanrılar var,
Ve suda, badem beyazı yüzücüler,
Paggio’nun fark ettiği gibi (9*)
Dik meme ucunu sırla kaplar gümüşsü su.
Turkuvazda yeşil damarlar,
Ya da sedirlerin altına götüren boz basamaklar.

Benim Cid’im atla gitti Burgos’a, (10*)
Vardı iki kulenin arasındaki o süslü kapıya,
Vurdu mızrağının altıyla, ve bir çocuk çıktı dışarıya,
Una niña de nueve años, (11*)
Kulelerin arasında, kapının üstündeki küçük bir cumbada,
Okuyarak fermanı, voce tinnula: Ki kimse konuşmayacak, (12*)
Beslemeyecek, yardım etmeyecek Ruy Diaz’a, (10*)
Istırapla yüreği söküldü, geçirildi bir mızrağın ucuna
Ve her iki gözü oyuldu, ve bütün malına mülküne el konuldu,
“Ve burada, Myo Cid, mühürler, (10*)
Büyük mühür ve yazı.”
Ve Bivar’dan geldi, Myo Cid, (13*)
Tüneklerinde hiç şahin kalmamıştı orada,
Ve hiç elbise yoktu dolaplarda,
Ve bırakmıştı sandığını Raquel’le Vidas’a, (14*)
Ki o kum dolu büyük kutuyu tefecilere,
Uşaklarının maaşını ödeyebilmek için;
Valencia’dan geçirmişti yolunu.
İgnez da Castro öldürüldü, (15*)
Ve bir duvar
Burada çırılçıplak soyuldu, bırakıldı burada.
Kasvetli harabe, kabarıp dökülür boya taştan,
Ya da pul pul sökülür sıva, Mantegna boyamıştı o duvarı. (16*)
Lime lime olur ipek,
“Nec Spe Nec Metu.” (17*)

Ezra Pound (1885-1972)

Çeviren: İsmail  Haydar Aksoy

 
Çeviri Notları:
(1*) “O kızlar”: Robert Browning’in “Sordello” adlı şiirine gönderme. “Sordello” şiirine başka bir gönderme Ezra Pound’un 2.Kanto’sunda da bulunur.
(2*) Buccentoro: Dogana’nın gemisinin adı.
(3*) “Stretti”: Popüler bir İtalyan aşk şarkısı.
(4*) Morosini: Venedik’te bir saray.
(5*) Kore: Yeraltı tanrıçası Persephone’nin başka bir adı.
(6*) Panisk: Pan’ın hizmetkârı küçük satir.
(7*) Dryas: Ağaç perisi.
(8*) Maelid: Meyve ağacı perisi.
(9*) Paggio: 1380-1459 yılları arasında yaşamış İtalyan hümanist Gian Francesco Poggio Bracciolini. Manastırlardaki kayıp Latin klasiklerini bulmakla ünlenmişti.
(10*) Cid, Myo Cid ya da Ruy Diaz: Yaklaşık 1040-1099 yılları arasında yaşamış Rodrigo Diaz de Bivar. İspanyol Ortaçağ Şiiri olan “Poema del Myo Cid”in baş kahramanı. Valencia ve Murcia’yı zapt edip, elinden tekrar alınana kadar oraların hakimi olmuştu.
(11*) Una niña de nueve años: Dokuz yaşında bir çocuk.
(12*) Voce tinnula: Berrak bir sesle
(13*) Bivar: Cid’in doğum yeri. Kuzey İspanya’da Burgos yakınlarındadır.
(14*) Raquel’le Vidas: Kurnazlığıyla tanınan Cid’in aldattığı Yahudi tüccarlar. Cid onlara para yerine kum dolu bir sandık verir. Ezra Pound bu yüzden Cid’i över.
(15*) İgnez da Castro: Kastilya prensi Pedro gizlice kendisiyle evlendiğinden ötürü, Kastilya Kralı tarafından acımasızca öldürtülmüştü. Kralın ölümünden sonra tahta geçen Pedro, İgnez da Castro’yu mezarından çıkartıp, saraydakiler kendisine hürmet göstersinler diye, cesedini tahtta yanına oturtmuştu.
(16*) Mantegna: 1431-1506 yılları arasında yaşamış İtalyan Rönesans ressamı Andrea Mantegna. Gonzaga ailesi için 1460-1506 yılları arasında Mantua’daki sarayda freskler yapmıştı.
(17*) “Nec Spe Nec Metu”: “Umut yok, korku yok.” Mantua’daki saray duvarlarından birinde yazılı olan bir deyim.

4.Kanto

Dumanlı ışıkta saray,
Sadece için için yanan sınır taşlarının yığınıdır Truva,
ANAXİFORMİNGES! Aurunculeia!
Duy beni, ey Altın Pruvaların Cadmus’u!
Pırıltılı taşları yakalayıp parıldar gümüş aynalar,
Biz uyanıncaya dek sürüklenir yeşil serin ışıkta şafak;
Çayırda bulanıklaştırır çiyin buğusu kımıldayan solgun bilekleri.
Elma ağaçlarının altında, yumuşak çimenlikte,
Küt, küt, vın, pat,
Chores nympharum, kâh keçi ayaklı, kâh solgun ayaklı sonra;
Mavi fışkıran suların yarımayı, sığlıklarda yeşil altın renginde,
Siyah bir horoz öter deniz köpüğünde;

Ve divanın oymalı, kıvrımlı ayağı yanında,
O pençeli ayağın ve aslan başının yanında, yaşlı bir adam
Oturmuş konuşur kısık bir mırıltıyla: …
“İtyn!
“Et ter flebiliter. İtyn, İtyn!”
Ve pencereye doğru gitti kadın ve kendini aşağı attı,
“Bütün bu esnada, bu esnada, kırlangıçlar çığlık çığlığa:
“İtyn!”
“Tabaktaki yürek Cabestan’ın.”
“Tabaktaki yürek Cabestan’ın mı?.”
“Hayır, başka bir lezzet değiştirmeyecek bunu.”
Ve pencereye doğru gitti kadın,
İnce beyaz taş çubuk
Bir çift tak oluşturmuştu,
Sağlam solgun taşı kavrarken bile parmaklar sağlamdı;
Sallandı bir an için,
Ve Rhodez’den esen yel
Yakaladı kadını gömleğinin kolundan.
… çığlık çığlığa kırlangıçlar:
“’Tis. ‘Tis. Ytis.
Actaeon. . . .
Ve bir vadi,
Yapraklarla dolu bir vadi, yapraklarla, ağaçlarla,
Gün ışığı parıldar, parıldar tepeden,
Balık pulundan bir çatı misali,
Poictiers’deki kilisenin çatısı misali
Altından yapılmış gibi sanki.
Onun altında, onun altında
Bir ışın değil, bir kıymık değil; güneş ışığının
Kara yumuşak sulara pul pul dökülen zayıf bir çemberi değil;
Su perileri yıkarken bedenlerini, su perileri ve Diana,
Akça pakça su perileri toplanırlar O’nun etrafında, ve hava, hava,
Çalkalanır, hava ışıklanır tanrıçalarla,
Karanlıkta tutuşarak saçları,
Kaldırıp kaldırıp dalgalandırırlar:
Fildişi batırılır gümüşe,
Gölgelenmiş, aşırı gölgelenmiş
Fildişi batırılır gümüşe,
Bir leke değil, güneş ışığının yitmiş bir parçası değil.
Sonra Actaeon: Vidal,
Vidal. Orman boyunca tökezleyen
Yaşlı Vidal’dır konuşan,
Bir leke değil, güneş ışığının yitmiş titrek ışığı değil,
Tanrıçanın solgun saçı.

Actaeon’un üstüne saldırır köpekler,
“Buraya, buraya, Actaeon”,
Ormanın benekli erkek geyiği;
Bir tutam altın saç, altın,
Bir buğdayın şeridi gibi kalın,
Alevler, güneşte alevler,
Actaeon’un üstüne saldırır köpekler.

Tökezleyen, orman boyunca tökezleyen,
Mırıldanan, Ovid’i mırıldanan:
“Pergusa… göl… göl… Gargaphia,
“Göl, Salmacis’in gölü.”
Kuğu yavrusunun hareketi gibi titrer boş zırh.

Böylece yağmur gibi yağar ışık, böylece bardaktan boşanır,
E lo soleills plovil, tanrıların dizleri altındaki
Sıvı ve akışkan kristal.
Kıvrım kıvrım, suyun ince pırıltısı;
Ak taçyapraklarını taşıyan derenin zarı
(Takasago’daki çamlar
İsé’nin çamlarıyla birlikte büyür”)
Su anaforlanıp kaldırır kaynağın ağzındaki parlak sarı kumu
”Bakın Çehrelerin Ağacı’na!”

Çatallanmış dal uçları, yanıyor sanki lotusla birlikteymiş gibi,
Kıvrım kıvrım
Sığda burgaçlanan sıvı,
Tanrıların dizleri altında.

Köşedeki ocağın ateşini çakan
Göz kamaştıran parıltıda erir meşaleler,
Mavi mücevher kaplar gökyüzünü, (Gourdan’daki gibi o vakitler),
Reçine püskürtüsü,
Safran terlikteki taçyaprakları gibi ensiz ayağı: Hymenaeus İo!
Hymen, İo Hymenaee! Aurunculeia!
Al bir çiçek atılmış kireç beyazı taşa.

Ve So-Gyoku der ki:
“Bu rüzgâr, efendim, kralın rüzgârıdır,
“İmparator fıskiyelerini sallayan
“Sarayın rüzgârıdır bu rüzgâr.”
Ve yakasını açarak Hsiang der ki:
“Bu rüzgâr dünyanın torbasında kükrer,
“Donatır suyu hasır otlarıyla;
“Hiçbir rüzgâr kralın rüzgârı değildir:
“Bırak her inek saklasın buzağısını.”
“Bu rüzgâr tutsaktır tül perdelerde”
Hiçbir rüzgâr kralın değil…

Deve güdenler oturur merdiven kıvrımında,
Tepeden bakarlar Ecbatan’ın entrikalı sokaklarına,
“Danaè ! Danaè !
“Hangi rüzgâr kralındır?”
Duman asılı kalır ırmağa,
Parlak yapraklarını suya serper şeftali ağaçları,
Sürüklenir ses akşamın pusunda,
Ağaç kabuğu sıyrılır ırmak geçidinde.
Yaldızlı payandalar siyah suda;
Üç basamak açık alanda
Boz taş-direkler yol gösterir…

Père Henri Jacques konuşmak isterdi Senin’le, Rokku’da.
Rokku Dağı kayayla sedirlerin arasında,
Polhonac,
Trakya tabağına konulmuş şölen yemeği gibi Gyges,
Cabestan, Terreus.
Tabaktaki yürek Cabestan’ın.
Vidal, ya da Ectaban, Ectaban’daki varaklı kule üstünde
Yatır tanrının gelinini, yatır sonsuzca, bekleyerek altın yağmuru.
Garonne yanına. “Saave!”
Garonne koyudur boya gibi,
Yürüyüş alayı, – “Et sa’ave, sa’ave, sa’ave Regina!” –
Kımıldar bir solucan gibi, kalabalıkta.
Adige, görüntülerin ince örtüsü.
Adige’nin karşısında, (Stefano’nun yaptığı) Madonna in hurtulo,
Cavalcanti’nin O’nu gördüğü gibi.
Dünyanın balçığına ekin eker Kentaur’un topuğu
Ve biz otururuz burada….
Orada, arenada…

Ezra Pound (1885-1972)

Çeviren: İsmail  Haydar Aksoy

5.Kanto

Muazzam hacim, dev kütle, aynı anlama gelir;
Ecbatan, saat işler ve yok olur
Tanrı’nın dokunuşunu bekleyen gelin; Ecbatan,
Biçimli sokaklarıyla o şehir; hayal gücü yeniden:
Aşağıda viae stradae’de, harmanili ve eli silahlı kalabalık,
Koşuşturuyorlar kalabalığın işlerine,
Ve Mısır’dı Kuzey,
Ve siper duvarından aşağı bakınca
Alçaktaki çorak toprağı kesen
Göksel Nil, koyu mavi,
Yaşlı adamlar ve develer
Çalıştırırken su çarklarını,
Ölçülemez denizler ve yıldızlar.
İamblichus’un ışığı, yükselir ışık,
Keklik sürüsü gibi kıvılcımlar.
“Ciocco” misali, av hayvanına basılmış dağlama demiri,
“Et onmiformis”: Hava, ateş, solgun yumuşak ışık.
Topazın üstesinden gelebilirim, ve üç çeşit mavinin;
Fakat zamanın kancasındadır onlar.
Ateş mi? Her daim, ve hayal gücü her daim,
Kulak cansız, gönlünce uçuşan ve yiten
Hayal gücüyle belki. Örüyor altın uçlarla.
Altın sarısı, safran … Romalı Aurunculeia’nın ayakkabısı,
Ve ayakların sürüyüp gelir, ve haykırır: ” Da nuces!
Nuces!” övgüsünü, ve Hymenaeus ”kızı kocasına götürün”,
Ya da ” Sextus burada gördü kızı.”
Etrafımda sesin kıkırdayışı, her daim.
Ve ”Hesperus”tan…
Eski o şarkının huzuru: ”denizin sırtındaki ışık söner,
“Ve Lydia’da yürür kadınlar çifter çifter
“Çiftlerin arasında emsalsizler, ki bir kere Sardis’te
“Doya doya…”
“Denizin sırtındaki ışık söner, ve uzaklara konulmuş
“Birçok şeyler getirilir hatırana,” ve üzüm kütükleri
Kendi başına uzanır, taze yapraklar gelir sürgünlere,
Kuzey rüzgârı ısırır dalı, ve yürekteki denizler
Savurur soğuk dalgaları,
Ve üzüm kütükleri kendi başına uzanır,
Ve uzaklara konulmuş birçok şeyler getirilir
Hatırana, ey Attis, ey bereketsiz.
Konuşmalar akıp gitti gecede uzun uzun.
Ve yeni kazandığı rütbeyle dinç Mauleon’dan
Yağmur merdivenlerine yaklaşmanın labirentindeki Poicebot’a –
Kadınlarla doluydu hava.
Ve Savairic Mauleon
Toprak verdi O’na ve şövalyelik payesi, ve o kadınla evlendi O.
Romerya’ya doğru yolculuk arzusu doğdu içine;
Ve İngiltere dışında yavaşça kalkan göz kapaklarıyla bir şövalye
Lei fassa furar a del, bir cazibe ekledi kadına …
Ve teslim etti kadını sekiz aydan sonra.

“Bir kadınla olma arzusu doğdu içine,”
Poicebot, şimdi İspanya’nın Kuzey yolunda
(Denizin değişmesi, suda bir grilik)
Ve kentin ucunda küçük bir evde
Buldu bir kadını, değişmiş fakat tanıdık bir çehre;
Çetindi gece, ve sabahleyin ayrılış.

Ve Pieire kazandı aşıkların atışmasını, Pieire de Maensac,
Şarkı ya da toprak üstüne bahis vardı, ve dreitz hom
Ve De Tierci’nin karısını aldı yaptıkları savaşla:
Auvergnat’taki Truva.
Bu esnada limandaki kiliseyi üst üste yığıyordu Menelaus,
Tyndarida’yı alıkoydu. Dauphin durdu de Maensac’la birlikte.

Nihayet yıkandı John Borgia. (Saatin tıklamaları deler hayal gücünü)
Tiber, pelerinle karanlık, ıslak kedi, kısmen parıldayan.
Toynakların tıkırtısı, süprüntü arasından,
Yapışarak sıkıca kaygan taşa. “Ve aktı pelerin.”
İftira çabuk ölür.
Fakat Floransalı Varchi,
Başka bir yılla yumuşamış, ve düşünüp taşınarak Brütüs’ü,
Sonra ”SİGA MAL AUTHİS DEUTERON!”
(Alessandro’ya) “Köpek gözü!!,
“Floransa Aşkı için hem; Venedik’e O’nunla birlikte gelen
“O adamı gördüm. Gerçekleri isteyen biriyim ben
“Ve adi işler bana göre değil… Ya da gizli bir kin için mi?”
Diyerek terk-i diyar ediyor Varchi,
Bizim Benedetto terk-i diyar etmekte.
Fakat “O adamı gördüm. Se pia?
“O empia? Çünkü Lorenzaccio ulu orta vurmayı düşünmekte
“Fakat kesin değil (çünkü Dük korumasız gitmezdi hiç)
“Ve O’nu duvardan aşağı atmayı isterdi
“Gene de O’nun işini bitiremeyeceğinden korkardı,” ya da
Alessandro iyisi mi “bilmesin diye ölümün kiminle geldiğini,
O se credesse, “Ayak kaydığında, ölüm gelip O’nu bulduğunda,
“Kuzenim Dük Alessandro kendi başına düştüğünü ve
“Ve kendisini düşüşten kurtaracak arkadaşı olmadığını düşünmesin diye.”
Caina attende.
Buz gölü orada benim altımda.
Varchi’ye olanların hepsini düşünde görmüştü önceden
Perugia’da, Del Carmine tarafından bir yıldız labirentinde yakalanıp,
Fırlatılıp doğum kağıdına, bir yorumlama eklenerek, anlatıldı,
Hepsi anlatıldı Alessandro’ya, anlatıldı üç kere,
Ölümüne ferman vereni.
In abuleia. Ne ki Don Lorenzino
Floransa Aşkı için hem … fakat
”O se morisse, credesse caduto da sè.”
SİGA, SİGA
Fark edildi ahşap mavnasında Schiavoni,
Dağıtıyor döleşini, Giovanni Borgia,
Papa’nın fillerini dürttüğü ve taçlandırılmadığı gecelerde
Peşine takılmaz artık Barabello’nun, ki orada
Mozarello giderdi Calabrian sokağında, ve en sonunda
Boğuldu bir katırın altında,
Bir şairin sonu,
Küflenmiş bir kuyu deliğinde, ah bir şairin sonu. “Sanazarro
“Yalnızdı ve bütün sarayda kendisine sadık olan tek kişiydi”
Çünkü Napoli’nin kaygıları hakkındaki dedikodu yol alır Kuzey’e,
Fracastor (ebesi yıldırımdı) Cotta, ve Ser D’Alviano,
Al poco giorno ed al gran cerchio d’ombra,
Mars kurbanlıklarının her yılki yakıcısı
Navighero’yla konuşmaktalar pazarlık konusunu,
(Boşuna yas tutmaktadır köle)
Ve en sonra gelen der ki “Dokuz yara vardı,
“Dört adam, beyaz at. Önündeki eyere tutunmuştu…”
Toynaklar tıkırdar ve kayar kaldırım taşlarında.
Schiavoni … pelerin… “İndir şu kahrolası şeyi!”
Sıçrayan su uyandırır ahşap mavnasındaki adamı.
Uykuya dalar Tiber, ay ışıklı kadife,
Kısmen parıldayan ıslak bir kedi.
“Se pia”, Varchi
“O empia, ma risoluto
“E terribile deliberazione.”
Her iki lakırdı da rüzgârla sürüklenir,
Ma si morisse!

 

Ezra Pound (1885-1972)

Çeviren: İsmail  Haydar Aksoy

6.Kanto

Ne yaptın sen, ey Odysseus,
Biliriz senin ne yaptığını …
Ve o Guillaume satıp savuşturdu elindeki toprakları
(Poitiers’in yedide birini, Aquitain’in dokuzda birini).
“Tant las fotei com auzirets
“Cen e quatre vingt et veit vetz …”
Elimdeki taş canlıdır, ekinler
Gür göverecek öldüğüm yıl …
Ve (e maire del rei jove) kızı Kral Henry ile evli olan
Normandiya Düşesi’yle evlenecek
Bir erkek evlat (ki O’nu, yani Guillame’yi) doğuracak
Eleanor’la evlenene dek Louis …
Gün sonuna dek deniz üstünde gittiler (O, Louis, Eleanor’la)
Vardılar nihayet Acre’ye.
“Ongla, amca” dedi Arnaut
Amcası Acre’yi yönetiyordu
Ve çocukluğunu biliyordu Eleanor’un
(Theseus, Aegeus’un oğlu)
Ve O, Louis, rahat değildi o kentte,
Ve rahat değildi Ürdün Irmağı yanında
Ve Eleanor hurma bahçesine atla giderken
Eşarbı Saladin’in miğferindeydi.
O yıl boşadı O’nu, O Louis,
Böylelikle Aquitaine’den de boşanmış oldu.
Ve o yıl evlendi O’nunla
(17 talibini tepmiş olan) Plantagenet
Et quand lo reis Lois lo entendit
Mout er fasché.
Nauphal, Vexis, Harry Jüpiter
Kendi hayatının ve bütün mirasçılarının hayatının
Sahibi Gisors olacaktı, ve Neufchastel’deki Vexis,
Fakat eğer mirasçı yoksa Gisors geri verecekti …
“Alix’le evlenmeye gerek yok … bölünmez
Mukaddes Teslis adına … Bir zamanlar babasının vesayetindeki
Alix’le evlenmesine gerek yok biraderimiz Richard’ın ve …
Fakat her kimi seçerse seçsin … çünkü Alix, vs …

Eleanor, domna jauzionda, Richard’ın annesi,
Otuz yaşını doldurdu (bundan önce yıllar geçti tabii ki)
Nehir bataklığı kıyısında, süslü kilise avlusunda,
Malemorte, Correze, ki O’na:
“Ventadourlu Hanımefendim
“Eblis tarafından içeri kapatıldı
“Ve ne şahin uçuracak ne de av avlayacak
“Ne de havadan beleş kapacak hanımımı
“Ne de balıkların olta yemine çıktığını seyredecek
“Ne de ateş böceği uçacak ışık saçarak dere kenarında
“Ben burada bulundukça, Madam.
“Que la lauzeta mover”
“Eblis’e sözlerimi iletmenizi rica ederim
“Bu işleri yapanı siz gördünüz
“Ve bu şarkı gibi şarkıları uzaklarda bana söyleten
“Ve havaya öyle bir ışık yayan
“Kadınımı ola ki serbest bırakır.”

E lo Sordels si fo di Mantovana,
Yoksul bir şövalyenin oğlu, Sier Escort,
Ve neşelendirdi kendi kendisini şarkılarda
Ve haşır neşir oldu sarayın adamlarıyla
Ve Richard Saint Boniface’nin sarayına gitti
Ve orada tutuldu O’nun karısına
Cunizza da Romano’ya,
Ki azat etmişti kölelerini bir Çarşamba günü
Masnatas et servos, şahittir
Picus de Farinatis
Ve Don Elinus ve Don Lipus
Farinato de’ Farinati’nin oğulları
“Özgür kişi, özgür istençtir; özgürdür
“Satın almakta, şahitliğinde, satmakta ve vasiyetinde,
“A marito subtraxit ipsam …
“Dictum Sordellum concubuisse:
“Kış ve Yaz O’nun zarafetinin şarkısını söylerim,
“Nasıl güzelse gül, öyle güzeldir yüzü,
“Hem Yaz hem de Kış şarkısını söylerim O’nun,
“Kar O’nu hatırlamamı sağlıyor.”

Ve Sarlat’dandı Cairels …
Troezene’dendi Theseus
Ve O’na zehir vermek isterlerdi
O’nun kılıcı altında yaşamasalardı.

 

Ezra Pound (1885-1972)

Çeviren: İsmail  Haydar Aksoy

7.Kanto

Eleanor (bozuldu bir Britanya ikliminde)
Ελανδρος ve Ελεπτολις, ve
Zavallı ihtiyar Homeros kördür,
Bir yarasa gibi kör,
Kulaktır, denizin kabarışına kulaktır;
İhtiyar adam seslerinin şıngırtısına.
Ve sonra hortlak Roma,
Oturulacak dar mermer
“Si pulvis nullus” dedi Ovid,
“Erit, nullum tamen excute.”
Sonra tabur ve meşaleler, e li mestiers ecoutes;
Sadece savaş sahnesi, fakat sahne gene de,
Sancaklar ve bayraklar y cavals armatz
Darbe üstüne darbe değil sadece, kör anlatı,
Ve Dante’nin ”ciocco”su, av hayvanına basılmış dağlama demiri.

Un peu moisi, plancher plus bas que le jardin.

“Contre le lambris, fauteuil de paille,
“Un vieux piano, et sous le baromètre …”

İhtiyar adamların sesleri, sahte mermer sütunları altında,
Son moda ve yarı karanlık duvarlar,
Daha temkinli yaldız, ve tahta paneller
İzlenimi bırakılmış, çünkü kiralık bu daire
Belirsizlik içerir … üç meydan ötede;
Ev aşırı dolu, tablolar
Azıcık fazla yağlı.
Ve o büyük kubbeli baş, con gli occhi onesti e tardi
Kımıldar önümde, ağırlaşmış hareketleriyle bir hortlak,
Grave incessu, içerek nesnelerin tonunu,
Ve o ihtiyar ses yükseltir kendisini
Örerek bitimsiz bir cümleyi.

Biz de bulunduk hortlaksı ziyaretlerde, ve bizi
Tanıyan merdiven, buldu bizi yeniden kendi dönemecinde,
Boş odalarda kapıları çalarak, aradık defnedilmiş güzelliği;
Ve güneşle esmerleşmiş, hoş ve düzgün biçimli parmaklar
Kaldırmaz bükülmüş bronzdan sürgüyü hiç, Empire marka kulp
Dönmez hiç kapı tokmağının düşmesiyle; yanıt veren ses yok.
Yabancı bir kapıcı, o gutlu ayaklının yerine.
Bütün bunlara karşı kuşku duyarak arar insan yaşayanı,
İnat ederek gerçekliğe. Solmuş çiçekler
Tesirsizce süpürülüp atılmış yedi yıl kadar önce.
Kahrolası tahta perde! Duvar kağıdı, koyu kahverengi ve gergin,
Entipüften ve kahrolası tahta perde.
İone, ölü uzun yıl
Benim sövem, ve Liu Ch’e ‘nin sövesi.
Lastik silgiyle silinip gitti zaman.
Bir isim taşır Elysée geleceğe
Ve ardımdaki otobüs asılmam için bir tarih verir bana;
Alçak tavan ve Erard piyano ve gümüş,
Bunlar “zaman” içindedir. Dört sandalye, kavis cepheli dolap,
Masadaki sepet, aşağı sarkmış örtünün ucu.
“Heykel kaidesinde bira şişesi!
“O, Fritz, çağdır, bugün geçmişe karşı,
“Çağdaş.” Ve sürer tutku.
Onların eylemlerine karşı, aromalara. Odalar, tarih kayıtlarına karşı.
Smaragdos, chrysolithos; De Gama çizgili pantolonlar giyerdi Afrika’da
Ve “Denizin dağları süvari bölüğü doğurdu”;

Le vieux commode en acajou:
Değişik katmanların bira şişeleri,
Fakat Tyro gibi öldü mü kadın? Yedi yıl içinde?
Ελέναυς, Ελανδρος, Ελεπτολις

Deniz koşar kıyının oyuğunda, sallayarak yüzen çakıl taşlarını,
Eleanor!
Kırmızı perde daha az kırmızı bir gölge fırlatır;
Buovilla’da lamba ışığı, e quel remir,
Ve bütün o gün
Nicea hareket etti önümde
Ve o soğuk gri hava rahatsız etmedi O’nu.
Çıplak bütün güzelliğine rağmen, ısırılmadı tropik derisi,
Ve o uzun narin ayakları kondu kaldırım taşının çevresine
Ve O’nun kımıldayan endamı önüme geldi,
Biz vardık sadece.
Ve bütün o gün, başka gün:
İnsanlar gibi tanıdığım ince kapçıklar,
Göçmüş çekirgelerin kuru miğferleri
Söyleyerek söylevin bir kavkısını …
Sandalyelerle masa arasına destekli …
Sözcükler çekirge kavkıları misali
Kımıldadı içinde bir yaratık olmadan;
Ölümü çağıran bir kuruluk;

Sahte Mycenae duvarlarının, “taklit” sfenkslerin,
Sahte Memphis sütunlarının arasında, başka bir gün,
Ve cazcıların altında bir kılıf, bir sertlik ya da sessizlik,
Eski evin kavkısı.
Kahverengi-sarı ağaç, ve renksiz sıva,
Kuru profesör konuşması …
Şimdi diniyor o mendebur tempolu müzik,
Bu ev tarafından evden atıldı ev.

Omuzlar bile yamyassı ve saten ten,
Raks eden kadının geçmiş yanakları,
O ölü kuru konuşma hâlâ, zehirli gaz misali –
On yıl geçmiş, kadehi etrafında kaskatı kesildiği,
Havanın taş kesilişi.
O zevksiz eski okul odası durur kendi başına;
Delikanlılar, asla!
Konuşmanın kavkısı yalnızca.
O voi che siete in piccioletta barca,
Dido boğuldu hıçkırıklarla, çünkü O’nun Sicheus’u
Ağırca yatıyor kollarımda, ölü ağırlık
Boğulur göz yaşlarıyla, yeni Eros,

Ve sürüp gider hayat, çıplak tepelerde dalgın dolaşarak;
Elden sıçrar yalaz, ilgisizdir yağmur,
Gene de içer susuzluğu dudaklarımızdan,
Yankı gibi güvenilir,
Yağmur pusunun titrek ışığında bir biçim yaratma tutkusu;
Fakat boğuldu Eros, boğuldu, ağır, Sicheus için akan
Gözyaşlarıyla yarı ölü.

Devinimi küçümseyen hayat:
Değil mi ki kapçıklar, önümde, devinir,
Sözcükler tıkırdar: kavkılar yayılmış kavkılar tarafından.
Ülkelerin ve hapishanelerin canlı insanı,
Sallar kuru tohum zarlarını,
Arar eski niyetleri ve dostlukları, ve o büyük çekirge miğferleri
Eğilir zevksiz masaya,
Kaldırırlar kaşıklarını ağızlara, batırırlar çatalları pirzolalara,
Ve seslerin avazı gibi avaz avazalar.
Lorenzaccio
Onlardan daha canlı, yalazlarla ve seslerle daha dolu.
Ma se morisse!
Credesse caduto da sè, ma se morisse.
Ve o uzun ilgisizlik kımıldar,
Daha bir yaşayan kavkı,
Yazgının havasında sürüklenir, kuru fakat sağlam hortlak.
Ey Alessandro, üç kere uyarılmış reis ve nöbetçi,
Nesnelerin sonsuz nöbetçisi,
Nesnelerin, insanların, tutkuların.
Gözler yüzmekte kuru karanlık havada,
E biondo, cam grisi irisle, yanlara eşit yatırılmış saçlarla
Sert, sessiz yüz hatları.

 

Ezra Pound (1885-1972)

Çeviren: İsmail  Haydar Aksoy

Sonraki Sayfa »