Derek Walcott


Deniz Tarih’tir

Nerede sizlerin anıtları, muharebeleri, şehitleri?
Nerede kabilelerinizin anısı? Efendiler,
şu gri kasada. Deniz. Deniz
kilit altına aldı onları. Deniz Tarih’tir.

Önce, dalgalanan petrol vardı,
kaos gibi ağır;
sonra, bir tünelin sonundaki ışık misali,

bir karavelanın feneri,
ve Başlangıç’tı bu.
Sonra tıka basa çığlıklar,
necaset, inilti:

Hicret.
Kemiğe mercanla lehimlenmiş kemik,
köpekbalığı gölgesinin takdisiyle sarmalanmış
mozaikler,

buydu işte Sözleşme’nin Sandukası.
Sonra deniz dibinde güneş ışığından
çekilmiş tellerden geldi

Babil köleliğinin iniltili arpleri,
boğulmuş kadınların kelepçelerinde kümelenmiş
beyaz deniz salyangozları misali,

ve şunlar Neşideler Neşidesi’nin
fildişi bilezikleriydi,
fakat okyanus boş sayfaları çevirmeyi sürdürdü

bulmak için Tarih’i.
Sonra çapalar kadar ağır gözleriyle geldi adamlar,
batıp yittiler mezarsız,

eşkıyalar ızgarada kızarttı sığırları,
palmiye yaprakları gibi kıyıya bıraktı kömürleşmiş kaburgalarını,
sonra Port Royal’ı yutan gelgit dalgasının

o köpüren, kudurmuş gırtlağı,
ve Yunus’tu bu,
fakat nerede sizlerin Rönesans’ı?

Efendim, deniz savaşçılarının battığı yerde,
resifin karışık rafı arkasında
kilitlenmiştir o deniz kumlarında;

şu sualtı gözlüğünü takın, oraya sizi kendim götüreceğim.
Bunların hepsi muğlaktır ve deniz dibindedir,
mercan revaklar arasında,

deniz yelpazelerinin Gotik pencerelerini geçtikten sonra
dazlak bir kraliçe misali, mücevherleriyle ağırlaşıp çöken
akik gözlü, zırhlı orfozun göz kırptığı yerde;

ve taşlar gibi dizilmiş
kıskaçlı bu değirmi mağaralar
bizim katedrallerimizdir,

ve kasırgadan önceki bu sıcak:
Gomorra. Yeldeğirmenleri öğüttü kemikleri
marna ve mısır ununa,

ve buydu İnleyişler –
buydu işte İnleyişler,
Tarih değildi fakat bu;

sonra geldi, ırmağın kurumuş dudağındaki kirli köpük gibi,
köylerin kahverengi kamışları
yayıldı ve pıhtılaşıp var kıldı kentleri,

ve akşam, titrersineklerin koroları,
ve onların üstünde, Tanrı’nın yan tarafını
mızraklayan kuleler

sanki Oğul doğmuş gibi, ve bu Yeni Sözleşme idi.

Sonra geldi beyaz bacıların alkışı
dalgaların ilerleyişine,
ve buydu Bağımsızlık –
zafer şenliği, ey zafer şenliği –
deniz dantellerinin güneşte kuruması misali
hızla yitip gitti,

fakat bu Tarih değildi,
sadece inançtı bu,
ve sonra her bir kaya parçalandı kendi ulusuna;

sonra geldi sineklerin kilise kurulu,
sonra geldi sekreter balıkçıl,
sonra geldi bir oy için haykıran iri kurbağa,

aydınlık fikirli ateşböcekleri
ve hızla kanat çırpan elçiler gibi yarasalar
ve bej giysili polisler gibi peygamber develeri,

ve her bir dosyayı yakından inceleyen
hakimler gibi kürklü tırtıllar,
ve sonra eğreltiotlarının karanlık kulaklarında

ve deniz gölcükleriyle
kayaların tuzlu kıkırdamalarında, ses vardı
hiç yankısı olmayan bir söylenti gibi

ciddi ciddi başlıyordu Tarih.

Derek Walcott (23 Ocak 1930 – 17 Mart 2017)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yaz Ortasında, Tobago

Engin güneş taşlı sahiller.
Ak sıcak.
Yeşil ırmak.
Bir köprü,
Kavruk sarı palmiyeler.
Yaz uykusu evinde
Pinekler Ağustos sayesinde.
Kavradığım günler,
Yitirdiğim günler,
Kız çocukları gibi büyüyerek,
Liman ellerime küçük gelen günler.

Derek Walcott (23 Ocak 1930 – 17 Mart 2017)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy