Sılaya Varmalıyız

Sılaya varmalıyız! Neden böyle aylakça dolaşırız? –
Bilmeyiz ki sıla nerededir, sıladan onca uzağız, –
Sadece çocukların yüzlerinde – ve o annenin yüzünde –
Yani elmaların çiçeklendiği bazı güzel yerlerde
Donukça düşleriz sılayı, imgelem durulaştırana dek
Gözyaşlarından hoşnut geçici hevesin gözlerini de.

Sılaya varmalıyız – çünkü hayli zamandır
Ayrıyız sıladan, neredeyse sonsuz bir gün gibi!
Ve öyle hasret içinde büyüdük ki
Dünyanın kahkahası figandır
Bıkmış kulaklarımıza, ve şarkısı nafile, –
Sılaya varmalıyız – Sılaya varmalıyız gene!

Sılaya varmalıyız! Özleriz yürekle ve ruhla bulmayı
Çoktandır kaybettiğimiz yolumuzu, ve geri dönmeyi!…
Yorgunca yol alan, el ele tutuşup arayan yaşlılar zümresi
İçinden yükseldi bir çocuk çığlığı,
Fakat yüzler ışıldamakta, bulutlar en sonunda sanki
Yağdırır biz geçip giderken üstümüze gün ışığını.

Sılaya varmalıyız: burada kalmak öyle acı verir ki
Şefkatli kalpler her bir gözyaşıyla eriyip gitmek zorunda sanki,
Ve burada ıslak kirpiklerle dolaşmaktır bunun en iyi anlamı,
Ki en gerek duyduğumuzda, o denli azalır huzuru bulma umudu;
Ne kadar artarsa sevince ihtiyacımız, o denli büyür acımız –
Sılaya varmalıyız – Yeniden sılaya varmalıyız!

Sılaya varmalıyız – basit şeylerin sinesine –
Gündüzsefaları yükseltir iplikleri döne döne
Ve abartır rengi, gölgelendikleri için mavide…
Ve beyazdır arasından kaçıştığımız bahçe kapıları üstünde;
Gölgeliğiyle birlikte o uzun bağ evi,
Eflatunla kaplanmış ve mavidir yeşil olduğu gibi.

Sılaya varmalıyız: Her şey öyle sessiz ki sılada:
Seven ellerin dokunuşu alnına ve saçına –
Gün ışığı o loş odalarda yumuşatılır –
Annenin ve çocuğun o kayıp sevgisi onarılır
Yağmurun huzurlu ninnileriyle, –
Sılaya varmalıyız – Sılaya varmalıyız gene!

Marul tarhlarının ötesinde istiflenmiş
Sıra sıra mısırlar ve Çin fasulyeleri,
Vahşi bir övünçle ahır kapısını ve dışardaki patikayı
Koruyan dev günebakan eğilmiş;
Gülhatmilerin tam ortasında hanımelleri, handiyse
Tırmanır kırlangıcın şimşir kerestesine.

Sılaya varmalıyız, başımızı sallarken ve pineklerken sılada,
Nazımızı çeker zaman ve dolaşır evin içinde parmak uçlarında,
Ve bebek gibi uyurken bizler, en iyi şekilde sever bizi,
Damlalarca gözyaşlarıyla değil, fakat düşlerle doldurur yumuk gözlerimizi,–
Halis düşler ki ne bozmayı bilir, topraksı lekeyi ne de –
Sılaya varmalıyız – Sılaya varmalıyız gene!

Sılaya varmalıyız! Söğüt ıslığının çağrısı
Titreşir gevrekçe ve akar şelale misali –
Kiraz ağaçlarındaki o titrek sesleri alaya alarak
Ve bunlar gibi uyakların ayarını bozarak,
Ki ne âhengi bilir ne de ritmi fakat bilir kuşları
Ki önce kuşlar şakır – peşi sıra sılanın tüm ozanları.

Sılaya varmalıyız; ve hatırlamayarak orayı
Diğer yerlerdeki bütün ihtirasların tüm kazançlarını,
Arın şimdi ateşli utkudan, çünkü fethin tacı
Viran görkemiyle batırır bizi. –
Şöhretin alımlı armağanlarını horgörüyle geri fırlatırız. –
Sılaya varmalıyız – Yeniden sılaya varmalıyız!

Sılaya varmalıyız gene – mutlaka – mutlaka! –
(Yağmursu yüzlerimiz soyuldu tozda)
Beyhude arayıştan döneriz sürünerek bitmeyen kavganın arasında
Herhangi bir yer bulmak için değil bütün bu hayatta,
Kutsandığımız zamankinden daha mesut bir mutluluktur aradığımız…
Sılaya varmalıyız – Yeniden sılaya varmalıyız!

James Whitcomb Riley (1849-1916)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

NOT: Çeviri, Ayşegül Tabak’a 2019 yılı armağanı olarak sunulmuştur.

Reklamlar