Mürekkkepbalığı’na Övgü

 

Mürekkepbalığı’nın en önemli özelliği kolcuklarıyla
bir desene benzemesidir,
ama çenesi ve mürekkebiyle de dikkati çeker
ve bu üç şeyin inanılmaz bileşkesi
bir canavarın bölümleri olarak yorumlanabilir.

Karanlıkta yaşar, nahoş deliklerde
aşağıda, ölü gemicilerin ruhlarını mürekkebe dönüştürdüğü
suyun derininde,
sarıp sarmalarmış yüzücüleri ince uzun kollarıyla
ve kendisiyle birlikte götürürmüş suyun derinine
yemek için iştâhla.

Derler ki ayrıca, on kollu bir mürekkepbalığı
büyüyebilirmiş sonsuzca
ve otuz metreden uzun olanlarına rastlanmış.
Bir raket gibi yaratılmıştır
ve sessizce kımıldar
ve ışık hızıyla devinir kendi elementlerinde.

Bir firkateynin güvertesinden çekilmiş
yüzyıllık bir fotoğrafta
görünüyor sekiz kollu bir mürekkepbalığının
telaşla yapıştığı dev bir mavi-balinaya.

(Bilinmiyor bu çekişmeyi kimin kazandığı)

Ama mürekkepbalığının bir çeşit canavar olduğunu unutursak
gerçekte en şahânesidir
şahâne hayvanların
ve şimdi izin verdiğimde kendime seni
bir mürekkepbalığıyla karşılaştırmaya
öyle geliyor ki bana söyleyebileceğim
en güzel şeyleri söylüyorum sade senin hakkında değil
her tür mürekkepbalığı hakkında da.

Bir dansöz gibi kıvrılır suda
mürekkepbalığı
arınmış bütün fizik yasalarından
bedenleşmiş bir ruh gibi
dokunmak, kucaklamak ve sevmek için yaratılmış
ve bir yürek gibi
sonsuz arayış içerisinde bedeninden koparılmış bir yürek gibi

Daha zariftir mürekkepbalığı
bütün diğer kuşlardan ve balıklardan
turnakuşu ve avcı şahin, kılıçbalığı ve uçarkefal
hepsi de bu listeye dahildir.

Bir kadından daha da kadınsıdır mürekkepbalığı
ve daha asil
ve daha hüzünlüdür gözleri
karşılaştığım bir tanrının
ya da peygamberin gözlerinden.

Mürekkepbalığı güzellik, cazibe
ve kadınsılıktır
bedenleştirilmiş
zerâfet ve hüzün.

En son denizkızıdır mürekkepbalığı.
Bir zamanlar Türkiye’nin Ege-kıyılarında
bir mürekkepbalığı vurmuştum berrak suda:
Vurulduğunda baktıydı bana
bir anne ya da sevgili gibi.
Sonra tentaküllerini dolayarak bedenime
– beni kendisiyle birlikte dibe gömmek için değil de
sanki okşamak istiyordu
her bir kolcuğuyla merak ya da ayrılış içerisinde.
Ölmeden önce, mahçup, mürekkepten bir bulut içinde.

Mürekkepbalığının eti sarımsı beyaz ve oldukça kaygan
Çin fildişi gibi ve kekremsi şirin bir tat bırakıyor ağızda.
Ne zaman mürekkepbalığı eti yesem
öyle bir hisse kapılıyorum ki
sanki çok eski bir tabuyu çiğniyorum
Tanrı’yla alay ediyorum sanki
bir mezarı yağmalıyorum ya da ensest yapıyorum.

Ama gene de, ya da belki de salt bu yüzden
seviyorum tadını mürekkepbalığının.
Eğer bir zaman kendim bir hayvan-yemi
olacaksam en sonunda
bir mürekkepbalığı tarafından yenmek isterim.

[1975]

Henrik Nordbrandt (d.1945, Danimarka)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy