STALİNGRAD’A ŞARKI

 

Geceleri uyur çiftçi, uyanır ve batırır

elini karanlığa ve sorar şafağa: anlatın bana,

ey seher, ey sabah güneşi, ey gelen gün ışığı

insanın pak elleri savunur mu hâlâ

onurun kalesini, söyle bana ey şafak,

çatlamak üzere mi alnındaki çelik,

yerli yerinde mi insan, yerli yerinde mi şimşek,

söyleyin bana der çiftçi, o kanlı kahramanların kanı

topraksı gecenin sonsuzluğuna düşer de

işitmez mi dünya, söyle bana,

gökyüzü ağacın üzerinde mi asılı hâlâ

söyle bana, şakır mı barut hâlâ Stalingrad’da?

 

Ve korkunç denizde dolanır denizci,

nemli yıldızların çalkantısında arar

birini, yanan kentin kızıl yıldızını,

ve bulur yüreğinde bu yanan yıldızı,

ve mağrurluğun yıldızı ellerinde dokunmayı özler,

gözlerinin oluşturduğu o ağlayışın yıldızı.

 

Ey kent, kızıl yıldız der deniz ve insan,

ey kent, kapat ışınlarını, kapat sert kapılarını,

kapat ışıltılı ve kanlı defnelerini ey kent,

ve kılıçtan bir gezegenin arkasında

bırak titresin gece gözlerinin karanlık ışıltısıyla.

 

Ve İspanyol anımsar Madrid’i ve der: diren

bacım, sen onurun başkentisin, diren:

topraktan fışkırır İspanya’nın döktüğü kan,

ve İspanya için ayağa kalkar yeniden,

ve yüzünü duvara çevirmiş İspanyol

Stalingrad yaşıyor mu diye sorar:

ve adınla duvarları delik deşik eden

kara gözlerden bir zincir vardır hapiste,

ve İspanya’da silkelenir kanın ve ölülerin,

çünkü sen ruhunu ödünç vermiştin ey Stalingrad

kahramanların gibi kahramanlar doğarken İspanya’da.

İspanya senin bugün bildiğin gibi

biliyor yalnızlığı ey Stalingrad,

tırnaklarıyla yardı toprağı İspanya

her zamankinden daha alımlıyken Paris.

İspanya döktü kandan o muazzam ağacını

Londra, Pedro Garfias’ın anlattığı gibi,

bakım yaparken çimenliklerine ve kuğu göllerine.

 

Bugün artık kendin biliyorsun, ey güçlü bakire.

Bugün tanıyorsun soğuğu ve yalnızlığı, ey Rusya.

Yararken binlerce el bombası yüreğini,

zehirleri ve suçlarıyla akrepler yaklaşıp

bağırsaklarını ısırmak için yaklaşırken sana, ey Stalingrad,

dans ediyor New York, düşünüp duruyor Londra,

ve sana “ısır” diyorum, çünkü artık dayanmıyor yüreğim

ve yüreklerimiz

artık dayanmıyor, artık dayanmıyor

kahramanlarının yalnız öldüğü bir dünyada.

 

Yalnız mı bırakacaksınız onları? Sıra size de gelecek sonra!

Yalnız mı bırakacaksınız onları?

Hayat mezara mı girsin, ve insan gülüşleri boğulsun mu

lağımlarda ve acı dolu hikayelerde?

Gökyüzüne değene dek istiflenecek daha çok

ölü mü istiyorsunuz Doğu Cephesi’nde?

Fakat o zaman da sadece cehennem kalacak geriye.

Madagaskar’da generallerin ellibeş tane maymunu

kahramanca öldürmesi gibi

çocuksu işlerden bıktı artık dünya.

 

Bir şemsiyenin yönettiği

sonbahar toplantılarından usandı dünya.

Ey kent, ey Stalingrad, dokunamıyoruz

duvarlarına, uzaklardayız.

Biz Meksikalıyız, Araukanyalıyız,

Patagonyalıyız, Guaranyalıyız,

Uruguaylıyız, Şililiyiz,

milyonlarca insanız.

 

Tesadüfen ailede akrabalarımız var hâlâ,

fakat henüz seni savunmaya gelemedik, anne.

Ey kent, sen ateşin kentisin, diren geleceğimiz

güne kadar, kazazede yerliler yetişmeyi umut eden

oğullarının öpüşleriyle dokunana dek duvarlarına.

 

İkinci Cephe yok daha Stalingrad,

fakat düşmeyeceksin sen, gece ve gündüz

kemirse de seni demir ve ateş.

Ölsen bile, ölmeyeceksin!

 

Değil mi ki biliyor şimdi insanlar ölmemeyi,

fakat zafer senin ellerine geçene dek

sürdürüyorlar dövüşmeyi düştükleri yerde,

ne kadar yorgun, delik deşik ve ölü olsalar bile.

Değil mi ki, ellerin düşerken ekecek diğer kızıl eller

kahramanlarının kemiklerini toprağa

ki doldursun diye tohumun bütün dünyayı.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy