ÖFKELER VE ÜZÜNTÜLER

 

[Bu şiir 1934 yılında yazıldı. O zamandan bu yana ne çok şey olmadı ki! Bu şiiri yazdığım İspanya, harabelerden bir kuşağa döndü. Ah! Keşke dünyanın gazabını bir damla şiirle ya da aşkla yumuşatabilseydik – fakat bunu ancak kavga ve kararlı bir yürek yapabilir.

Değişti dünya ve değişti benim şiirim. Bu satırlara düşen, aşk gibi yok edilemez bir damla kan onlarda yaşayıp duracak. (Mart 1939)]

 

                                                                                    Yüreğimde öfkeler ve üzüntüler var …

                                                                                                                                  Quevedo

 

Yüreklerimizin derininde birlikteyiz,

kaplanlardan bir yazın arasında

dolanıp dururuz yüreğin sazlığında,

bir metre serin deriye bakınarak,

erişilmez dış deriden bir bukete bakınarak,

ter ve yeşil damarları dalgalandıran ağızlarla

karşılaşırız birbirimizle

öpüşleri düşüren o nemli gölgede.

 

Sen, ey onca ezilmiş düşten oluşan düşmanım

camdan bitkiler gibi iğneleyen, ağır tehditler altında

mahvolmuş çanlar gibi, siyah sarmaşığın

rayiha içindeki fışkını gibi,

geniş kalçalı düşmanım dokundu saçlarıma

kısık sesli bir çiyle, sudan bir dille

dişlerin dilsiz soğuğu ve gözlerin nefretine rağmen,

ve unutuşu tımarlayan ölen hayvanlardaki savaşım,

birlikteyiz şu ya da bu yerinde yazın,

susuzluğun işgal ettiği dudaklarla bakınarak.

Fosfor çemberle bir duvarı

delip geçen bir şey varsa

ve bazı uzuvların tatlı içini yaralayan

ve ısırırsa her bir yaprağı bir ormanda çığlıklarda,

o halde su geçirmez ve dizlerle sıradan ipekle kazanılmış

boğazların arasından geçebilen

kanlı ateş sineği gözlerim vardır benim de.

 

Toplantılarda rastlantıydı külün,

içeceklerin, o koyu havanın varoluşu,

fakat gözlerin av kokar orada

bağırları delik deşik eden yeşil ışıltınla,

kanın damladığı elmaları açan dişlerin,

iniltiyle güneşe yapışan bacakların,

ve sedeften memelerin ve gelincik ayakların,

gölgeyi arayan dişli huniler gibi,

kırbaçtan ve rayihadan güller gibi, ve dahası var,

dahası, dahası, göz kapaklarının arkasında bile,

göğün arkasında bile,

elbisenin ve yolculukların arkasında bile,

insanların işediği sokaklarda, duyumsarsın bedenleri,

çökmek üzere olan o ekşi kiliselerde,

denizin oyunundaki kamaralarda, bakınırsın

her şeye rağmen çiçeklenen dudaklarınla,

kesersin kendini ağacın ve gümüşün arasından,

ve büyük ürkünç damarların şişer:

kavkı yok hiç, mesafe ya da demir yok,

eller dokunur ellere,

ve düşersin ve gıcırdatırsın siyah çiçekleri.

 

Duyumsarsın bedenleri!

Fermanların altında kalmış bir böcek gibi

duyumsarsın kanın belini ve kollarsın

şafak kızıllığını geciktiren kasları,

ve titremelerin üzerine düşersin,

yıldırım ışıltısının ve kafaların, ve sana

yol gösteren dinlenen bacaklarını hissedersin.

 

Ey özel okların yol açtığı yaralar!

 

Nemin kokusunu alır mısın gecenin ortasında?

 

Ya da yanan güllerle apansız bir vazonun?

 

Çıplak geldiğin pis evlerde elbisenin, anahtarların,

bozuk paraların düştüğünü duyar mısın?

 

Sana o sessiz yolu gösteren yalnız bir eldir

benim nefretim, birinin kendini

uykuya fırlattığı çarşaflardır: gelirsin ve döşemeye

baş aşağı düşersin, pençe yemişsin ve ısırılmışsın,

ve tohumun eski kokusu doldurur ağzını unla

kül grisi bir boru çiçeği gibi.

 

Ah, hafif çılgın kupalar ve kirpikler,

acılı bir ırmak yatağındaki yalnız bir güvercin gibi

yarı açık bir ırmağı taşıran hava,

asi suyun bir vasfı gibi,

ah, maddeler, aromalar, hızlı kanatlı göz kapakları

ve bir titreyiş, uysal ve korkunç bir çiçekle,

ah, yüzler gibi ciddi ağır memeler,

ah, yeşil balla dolu dolgun baldırlar,

ve topuklar ve ayakların gölgesi ve yitik nefes

ve solgun taşın yüzeyleri,

ve ölüme karşı deride yükselen sert dalgalar,

göksel, kanla ıpıslak unla dolu.

Akar mı bu ırmak böyle

ikimizin arasında, ve ısırır mısın ağızları

bir kıyıda?

 

Böylelikle gerçekten ben, gerçekten çok uzakta mıyım,

ki yanan sulardan bir ırmak karanlıkta akıp gitmekte?

Ah, nefret ne kadar sık anmaz ki adını,

ne derindir karanlıkta, tanrı bilir hangi

tozlaşmış gübre yığının altında

heykelin yiyip bitirir yüreğimdeki yoncayı.

Elbiseni ve kızıl alnını

döven bir çekiçtir nefret,

ve dışlanmış kanın bulanık baykuşları gibi

düşer yüreğin günleri kulaklarına,

ve kolyeler oluşur göz yaşlarından damla damla

boğazında çelenk olur ve buzla yakar sesini.

 

Böyledir bu, ki asla, asla

konuşmayasın diye, bir kırlangıç asla, asla

dilinin yuvasını terk etmesin diye,

ve dikenler mahvetsin diye boynunu

ve sert bir gemi rüzgârı mesken kursun diye sende.

 

Nerede soyunursun?

Kızıl saçlı bir Perulu için bir vagonda mı

ya da bir hasat adamı için çıplak toprakta mı,

buğdayın şiddetli ışığında mı?

Yoksa koşar mısın korkunç bakışlı avukatların arasında,

çırılçıplak, gece suyunun genişliklerinde?

 

Bakıp durursun, ama görmezsin ayı ya da sümbülü,

ya da sıvıdan damlayan karanlığı,

ya da çamurdan treni, ya da yarılmış fildişini:

oksijen gibi ince belleri görürsün,

bekleyen ve dolgunlaşan memeleri,

ve ayla solgun açgözlülüğün safiri gibi

titrersin şirin göbekten güllere doğru.

 

Niçin? Ve niçin olmasın? O çıplak günler

getirir durmaksızın ezilen kızıl kumu,

günün açılışını yapan pak pervaneler gibi,

ve bir ay geçip gider kaplumbağa kabuğunda,

kısır bir gün geçip gider,

bir öküz, bir ölü,

Rosalía adında bir kadın geçip gider,

ve ağızda yalnızca saçın bir tadı kalır geriye,

ve altın dilin susuzlukla beslenen bir tadı.

Yalnızca yaşayan varlıkların bu kitlesi,

yalnızca köklerle bu kap.

 

Avlarım mahvolmuş bir tünelde gibi,

başka bir aşırılıkta gibi, haksız yere

unutacağım et ve öpüş, ve yitik sularda,

aynalar uçurumları yaşar kıldığında, yorgunluk,

o sıradan saatler vurduğunda banliyö otellerinin kapılarını,

ve o renkli kâğıt çiçek düştüğünde,

ve sıçanlar kirlettiğinde kadifeyi

ve o sefil çiftin yüzlerce kez kullandığı yatağı,

anlattığında her şey beni, bir gün bitmektedir,

birlikte olmuşuzdur, sen ve ben,

fırlatmışızdır bedenlerimizi baş aşağı,

kurmuşuzdur ne yaşayan ne de ölen bir binayı,

biz, sen ve ben, birlikte aynı ırmakta sürüklenmişizdir

tuzla ve kanla dolu zincirli ağızlarla,

biz, sen ve ben, almışızdır yeşil ışığı tekrar titremek için,

ve yeniden arzulamışızdır o büyük külü.

 

Belki bizim için asla belirlenmemiş

yalnızca bir günü anımsarım,

durdurulmayan bir gündü,

başlangıcı olmayan. Perşembe.

Bir adamdım, rasgele bir kadınla

birlikteydim şans eseri karşılaştığım, soyunduk

ölmek ya da yüzmek ya da yaşlanmak için sanki

ve birbirimizin içine işledik,

etrafımda bir delik gibi kapandı,

bir çanı çalan kimse gibi

ezdim onu,

çünkü beni yaralayan sesti o

ve o sert kubbe titremeye yazgılı.

Kıllarla ve deliklerle utandırıcı bir ilişkiydi,

ve ilikle şirinliğin kenarlarını çiğneyerek

ve taşlarla itaatkar devinimlerin arasında

ulaştık üreme organlarının o büyük taçlarına.

 

Limanlar hakkında bir anlatıdır bu

kişinin rasgele ulaştığı, ve birçok şey oluverir

tırmandığında insan yücelere.

 

Ey düşman, düşmanım,

acaba sevda batmış mıdır tozda,

sadece et ve kemikler mi kalmıştır aceleyle tapınılan,

yiyip bitirirken ateş kendisini

ve kızıl giyimli atlar dörtnal giderken cehenneme?

 

Yulafı isterim ve yıldırımı

derimin altında,

ve öfkede yayılan o aç gözlü taçyaprağı,

ve kiraz ağacının dudak biçimli yüreği Haziran ayında,

ve amaçsızca alazlanan yavaş karınlardaki huzur,

fakat gözü yaşlı kireçli bir toprağa ihtiyacım var

ve köpüğü bekleyebileceğim bir pencereye.

 

Hayat böyle işte,

koş yaprağın arasından, bir siyah

sonbahar geldi, koş yapraklardan bir etekte

ve sarı metalden bir kuşakta,

mevsimin sık sisi kemirirken taşları.

 

Koş ayakkabılarınla, çoraplarınla,

grice paylaştırılmış, ayağının çukuruyla,

ve yaban tütün gibi tapınmak isteyen bu ellerle,

çarp ayaklarını merdiven yukarı, yırt

o siyah kâğıt perdeleri kapılardan,

ve çık güneşin ortasından ve öfkeden bıçaklardan

bir günde, üzünçten ve kardan bir güvercin gibi

atılmak için üzerine bir bedenin.

 

Tek bir saati vardır, bir damar gibi uzun,

ve asitle hiddetli zamanın sabrı arasında

yok oluyoruz, ayırırken korkuyla

sonsuzca yok edilmiş

şefkatin hecelerini birbirinden.

 

[“Üçüncü Konaklama (1935-1945)” kitabından]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Not: Francisco de Quevedo y Villegas 1580-1645 yılları arasında yaşamış, İspanyol Altın Çağı’nın en önemli şairidir.