Macellan’a Özgü Yürek (1519)

Nereliyim ben, hangi cehennemden geliyorum,
bugün ne günlerden, ne olup ne bitiyor,
ara sıra soruyorum kendime, uykunun ortasında,
kuru ot, ağaçta, gecede,
ve bir dalga, dünyaya yeni bir gün, kaplan burunlu
bir şimşek getiren bir gözkapağı gibi yükseliyor.
 

(I)
Birdenbire uyanıyorum geceleyin ve uzak Güney’i düşünüyorum

Gün gelip diyor ki: “İşitiyor musun suyu,
usul akan suyu,
Patagonya suyunu?”
Yanıt veriyorum: “Evet, efendim, işitiyorum”.
Geliyor gün ve soruyor: “Yaban bir koyun
yalıyor bir taşın donmuş renklerini uzakta,
taşrada. İşitiyor musun melemesini,
tanıyamadın mı
ellerinde ayın bir çanak olduğu
bu mavi alize rüzgârını, görmüyor musun davar sürüsünü,
rüzgârın nefretli parmaklarıyla
dokunduğunu dalgaya ve boş halkasıyla hayata?”
 

(II)
Hatırlarım Boğaz’ın yalnızlığını

Çam izliyor beni gecede nereye gidersem gideyim.
Ve sağır asit, yorgunluk, devriliyor
fıçının kapağı, dünyada sahip olduğum her şey.
Bir kar tanesi ağlıyor, ağlıyor kapımda
ve gösteriyor ışıklı ve yıpranmış giysisini
beni arayan bir küçük kuyruklu yıldız gibi hıçkırıyor.
Kimse aldırmıyor rüzgâr dürtmesine, mesafeye,
havanın çayırlarda ulumasına.
Yaklaşıp diyorum ki: Gidelim haydi. Dokunuyorum
Güney’e, koşuyorum
kuma, görüyorum kumu, kara bitkiyi, saf kökü
ve kayayı,
çırılçıplak kalmış adalar suyun ve göğün dışında,
Açlık ırmağı, Kül yürek,
Kederli deniz bahçesi; ve yalnız
yılanın tısladığı yerde, en son yaralı
tilkinin kazıp kanlı definesini sakladığı yerde
rastlıyorum fırtınaya ve çatlak sesine,
bu okunmuş ses, bu yüzlerce dudaklı ağız
anlatıyor bana havanın her gün soluduğunu.
 

(III)
Kâşifler geldilerdi ve bir şey kalmadı
onlardan geriye

Gemiye olanların hepsini hatırlar su.
Katı, yabancı toprak saklıyor onların
kafataslarını Güney’in kargaşasındaki boralar gibi,
ve öküz ve insan gözleri sunuyor günü
onların boşluklarına,
yüzüklerine, avutulmaz serin su seslerine.
İhtiyar gök bakınıyor yelkenin ardından,
hiç kimse
sağ kalmadı artık: Kırık gemi
yaşıyor buruk gemici külleriyle,
ve altın yerlerden pis kokulu tahılla
deri çadırlardan ve
gemi yolculuklarının soğuk alazı

(kaç çatırtı akşamları, kaya ve battı gemi nihayet)
oluyor bir kucak açış, yakılmış ve cesetsiz,
geriye,
sönmüş bir alevden
kara bir artıkla
dindi nerdeyse, amansız fırtına.
 

(IV)
Yalnızca avunulmazlık hüküm sürüyor

Ey yıldız, gece gibi, su, yavaşça parçalanan
buz gibi,
sonsuz bir genişlemesin sen, zamanın ve bitimin savaştığısın
eflatun damgasıyla,
yaban gökkuşağının mavi kabuğu,
ayaklarını batırıyor gölgene memleketim,
ve yıpranmış gül çığlık atıp savaşıyor ölüme karşı.
 

(V)
Eski kâşifi hatırlıyorum

Kanal boyunca yüzüyor gene
donmuş tahıl, kavganın sakalı,
buzul Sonbahar, yaralanmış ölümlüler.
Onunla, kocamış ölüyle,
hiddetli suda batmış olanla birlikte,
Onunla, acısında ve alnıyla birlik.
Hâlâ izliyor albatros O’nu, kemirilerek un ufak
edilmiş deri halat, bakıştan yoksun gözlerle,
ve kör gibi süzüyor kemirgen fare,
kızgın parıltıdaki kırık gemi omurgaları arasında,
düşerken yüzük ve kemik boşluğa
ve kayarken üzerinden deniz ineğinin.
 

(VI)
Macellan

Kimdir buradan geçen tanrı? Bak, kurt dolu sakalı
ve yoğun atmosferin yapıştığı pantolonu
kazazede bir köpek gibi yalanmakta:
Bedeni lanetli bir çapa kadar ağır,
ve okyanus vızıldıyor, ve poyraz
tez ayak geldi ıslak ayaklarına.
Karanlığın şeytanminaresi,
zamanın gölgesi,
kurt yeniği yollar,
kıyı kederinin eski efendisi, akrabası olmayan
kartal yetiştiricisi, tutsak kaynak, Boğaz’ın
çamuru yönetiyor seni,
ve yok göğsünde bir haç bile, denizden
bir çığlık yalnızca, deniz ışığından ve
pençelerden bir beyaz çığlık, sıçrayıştan sıçrayışa,
bozulmuş devinimden.
 

(VII)
Pasifik’e varır nihayet

Değil mi ki bitimlidir bu kasvetli deniz günü
ve teker teker keser gecesel el kendi parmaklarını,
bitene dek, insanın doğumuna dek
ve kaptan bulur çeliği kendinde,
Amerika yükseltir kabarcığını
ve kıyı kaldırır, sabah kızıllığına bulanmış,
doğumla pürüzlü solgun kayalığın mercanını
gemiden yükselen bir çığlığa ve boğar onu
ve bir çığlık daha ve şafak doğar
köpükten.
 

(VIII)
Herkes öldü

Bitli ve et yiyen bir gezegenden gelen
sudan yapılmış biraderler:
Gördünüz mü nasıl da ufalandı direk fırtınada?
Gördünüz mü taşın ezilişini rüzgâr çarpışının
çılgınlığında, acımasız karda?
Şimdi artık kaybettiğiniz cennet sizin,
artık sizin lanetli kışlanız,
nihayet öpüyor yelin havalandırdığı hayaletiniz
ayıbalığının kumlardaki izlerini.
En sonunda erişiyor çorak ülkenin körpe güneşi
yüzüksüz parmaklarınıza, dalgalardan ve taştan
hastanesinde titriyor bu ölü gün.

[“Evrensel Şarkı”nın üçüncü bölümü “Kaşifler”den]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy