José Miguel Carrera (1810)

(I) Öykü

Herkesten önce özgürlük dedin,
bir fısıltı yayılırken taştan taşa,
saklı bahçelerde, hayal kırıklığına uğramış.

Herkesten önce özgürlük dedin.
Özgür kıldın köle oğlunu.
Tacirler dolanırken gölgeler gibi
ve satarlarken yabancı denizlerin kanını
özgür kıldın kölenin oğlunu.

İlk basımevini kurdun.
Cahil bırakılmış halka ulaştı harf,
Gizemli hünerlere açıldı dudaklar.
İlk basımevini kuran sendin.
Manastırda verdin dersleri.
Kalın örümcek ağı geri çekildi
ve boğucu kilise vergisinin ini.
Manastırı okula çeviren sendin.

(II) Koro

İnsan tanısaydı bari senin soylu varlığını
kıvılcımlar saçan, savaşla tımarlanmış Efendi.
Bari tanısaydı senin canlılığının parıltısını
insan, memleket toprağında.
Cesur kaçış, menekşe renkli yürek.

Tanısaydı bari insan gecenin kilitlerini açan

senin dizginsiz anahtarlarını.
Yeşil süvari, fırtınada doğmuş şimşek.

Tanısaydı bari insan senin müsrif sevdanı
lambanın sersemleten ışığını.
Gürbüz asmaların salkımını.
Bari tanısaydı insan senin uçuşan parıltını,
avunmaz yüreğini, o her günkü alazı.

Kızgın demir, soylu taçyaprağı.
Bari tanısaydı insan senin tehditkâr şimşeğini,
darmadağın eden korkak kubbeleri.
Fırtına kulesi, akasya dalı.
Bari tanısaydı insan senin dikkatli kılıcını,
kudretten ve göktaşından atılmış temelini.
Tanısaydı bari insan senin şimşeksi büyüklüğünü.
Tanısaydı bari insan senin yılmaz vakarını.

 
(III) Öykü

Denizlerde dolanıyor, yabancı diller arasında,
giysiler ve garip kuşlar arasında,
eve getiriyor özgürlüğün gemilerini,
ateşle yazıyor bulutlara sunuyor,
Dikkatle inceliyor güneşi ve askerleri,
Baltimore’de geçiyor sisi
ve kapıdan kapıya gezip duruyor,
güven ve insanlar dalga dalga geliyor O’na,
bütün denizlerin dalgaları izliyor O’nu.
Montevideo’da denizin yakınlarında,
sürgünlüğünün meskeninde,
bir basımevi kuruyor: Bastığı ise mermiler.
Şili’ye doğru geriyor
isyancı liderliğinin okunu,
kristal hiddeti alazlanıyor
ki budur O’nu yönlendiren, ve sallanırken havada
yatıştırılmaz ölüm kavgasının
kasırgamsı yeleleri
komuta ediyor kurtuluş alayına.
İdam edilmiş kardeşleri
bağırıyorlar O’na intikamın duvarlarından.
Kendi kanı
boyuyor Mendoza’nın kerpiç duvarlarını
yalayan bir alaz gibi
acıklı ve boş tacını.
Titretiyor bozkırın bitkisel
barışı, cehennemsi ateşböceklerinin
bir girdabı gibi.
Kırbaçlıyor kasabaları
soyların ulumalarıyla.
Tutsakların kafalarına basıyor
mızraklarının fırtınasında.
Kurtarılmış ponchosu
parıldıyor mısır başağı gibi koyu dumanda
ve atların ölümlerinde.

Genç Pueyrredón, anlatma bana
O’nun en son avutulmaz
sıtmasını, acı çektirme bana
o terk edilmişin gecesiyle,
Mendoza’ya götürdüklerinde O’nu
çıkarıldı maskesinin fildişleri
ölüm savaşının yalnızlığı.

 

(IV) Koro

Ey memleket, koru O’nu yeleğinin altında,
sevda ver yeniden o evsiz barksıza:
Bırakma yuvarlansın aşağıya
kasvetli mutsuzluğunun uçurumuna:
Bu parıltıyı kaldır alnına,
bu unutulmaz lambayı,
bu azgın dizginleri topla,
çağır bu yıldız kuşanmış gözkapağını,
sakla kanın bu iplik çilesini
senin soylu örgün için.
Ey memleket, ver yeniden bu hayat akışını,
ışığı, ölüme yargılı yaralanmış damlayı,
bu ölen kristali,
bu volkansı yüzüğü.
Ey memleket, haydi dörtnal git ve koru O’nu
acele et, tez git, dörtnal koş.
 

(V) Göç

Mendoza’nın duvarlarına götürüyorlar O’nu,
acımasız ağaca, kutsanmış kanın
dik yokuşuna, o yalnız
ıstıraba, yıldızın soğuk bitişine.
Tamamlanmamış yollar boyunca yürüyor,
dikenli çalıları ve çatlamış duvarları geçerek,
solgun altınları fırlatan kavaklar boyunca,
bir paçavra fistandaymış gibi
yararsız gururunda övüldü
ölümün tozu ulaştı O’na.
Kanayan hükümdarlığını düşünüyor,
çocukluğun
yürek burucu meşeleri üzerindeki yeni ay’ı,
Kastilya okulunu ve İspanyol
ordusunun kızıl ve erkeksi kalkanını,
öldürülmüş soyunu, evliliğin
tatlılığını, sürgünlüğü
portakal ağaçları arasında, dünyadaki
savaşları,
O’Higgins’i, bayrağı taşıyan gizi,
Javiera’yı, Santiago’nun kıyısındaki
bahçelerde saf rahibeyi.
Öcünü alıyor siyah gelişinde Mendoza,
pataklıyor yenilmiş değerliliğini,
ve taş fırlatışlarının arasında yükseliyor O
ölüme doğru.
Hiçbir zaman böylesi yerinde
bir son bulmadı kimse. Şiddetli saldırılardan
rüzgâr ve hayvanlar arasında,
kanından gelen herkesin öldürüldüğü
bu sokağa kadar.
İdam sehpasının
her bir basamağı hazırlıyor O’nu kaderine.
Artık kimse sürdürmeyecek öfkeyi.
Öç, sevda kapatıyor kapılarını.
Tutuyor yollar o rahat görmemiş mahpusu.
Ve ateş ettiklerinde O’na ve kan
fışkırdığında elbiselerinden öteye
bu halkın ağasına, tanıyordu kan
bu utangaç toprağı, ulaştı kan
ulaşması gereken yere, susamış
üzüm preslerinin toprağına ki bekliyorlardı
O’nun ölümünün un ufak edilmiş salkımlarını.
Gözetledi araştırarak memleketin karını.
Her şey sisti bu tırmalanmış yaylada.

Parçalanmış aşkının doğmasına izin veren
demirlerden yapılma silahlar gördü,
köksüz hissetti kendini, bu yalnız kavgada
dumanın bir yolcusu gibi,
ve böylece indi aşağıya doğru, övüldü
tozda ve kanda, bayrağın iki kolundaymışçasına.

(VI) Koro

Musibet süvari, alazlı mücevher,
karla kaplı memleketin ortasında yanan dikenli çalı.

Ağlayın O’nun için, ey kadınlar, ağlayın
yumuşatıncaya dek göz yaşlarınız toprağı
ki sevmişti O toprağı, tanrısal bir sevgiyle.
Ağlayın, Şili’nin dayanıklı savaşçıları,
dağ ve dalgayla içli dışlılar,
bu boşluk bir kar çölü gibi,
bu ölüm bizi pataklayan deniz gibi.
Sorma niçin, kimse anlatamaz
barutla havaya uçurulmuş gerçeği.
Sorma kimdi O diye, kimse çalamaz
ilkyazın gelişimini,
kimse öldüremedi biraderin gülünü.
Öfkeyi, acıyı ve gözyaşlarını barındıralım daha
Avutulmaz bu boşluğu dolduralım haydi,
ve bırakalım hatırlasın gecede ateş
sönmüş yıldızların ışığını.
Ey bacı, koru kutsal hiddetini.
Halkın utkusu senin kırgın şefkatinin sesini
gereksiniyor.
Yay pelerinini O’nun ayrılışı üzerine
değil mi ki O – soğuk ve gömülmüş – sessizliğiyle,
memlekete güç verir.

Bir hayattan daha bir hayattı O’nun hayatı.

Bir alev gibi aradı bütünlüğünü.
Geriye bırakana dek onunla birlikteydi ölüm,
mükemmel ve yok olmuş sonsuza dek.

(VII)  Karşı dize

Acının defnesi korusun en son kışsı
özünü.
Kaldıralım parıltılı kumu taçyaprağına,
Araukanya aşiretinin bağları korusun
ölümün ayını,
mis kokulu boldo yaprağı, Şili’nin geniş, karanlık suyundan
beslenen kar,
O’nun sevdiği bitkiler, ağırbaşlı çanaktaki çiçek,
dayanıklı bitkiler, sarı kentaurun sevdiği,
siyah salkımlar
topraktaki elektrikli sonbaharla pırtlamış, kara
gözler
ki parıldıyordu O’nun topraksı öpüşü altında, mezarında
barışı kararlaştırıyorlar.
Memleket uçursun kuşlarını, söz dinlemez
kanatlarını, kızıl gözkapaklarını,
queltehue kuşunun sesi uçsun suyun üstünden
yaralı süvariye,
loica kuşu kanasın kızıl kokusunun lekesiyle
kutsamak için
memleketin düğün gecesinde kaçışını yayanı,
ve kondor, salınarak o değişmeyen
yükseklikte, kanlı tüylerle
taçlandırsın uyuyan göğsü, sıradağların eşiğinde
dinlenen ateşi,
koparsın asker öfkenin gülünü, zalim duvarın
direğini,
köylü salınsın kara giysisiyle at ve
köpüklenen katır üstünde,
tarlanın kölesine geri dönsün yas giyinmiş kalkan
köklerin barışı,
tamirci yükseltsin solgun kulesini, gecesel
kalaydan kurulmuş:
Ve kahraman ellerle örülmüş, söğüt dalından
yapılma beşiklerden doğan halk,
ki fırlar ileriye madenlerin kara taşından ve
kükürdün yataklarından,
yükseltsin halk şehadeti ve sandığı ve övsün O’nu
çıplak anılarıyla
demiryollarının azametinde, yara ve taşın
sonsuz dengesinde
ta ki mis kokulu toprak emir verene dek
Copihue asmalarına ve açık kitaplara
yenilmez çocuğa, şanlı boralara,
narin, dehşetengiz, katı askere.
Ve korusun O’nun adı savaşan halkın
katı tarlalarında
gemi adlarının dalgaları yarması gibi:
Yazsın memleket bu adı pruvasına ve
öpsün şimşek bu adı,
çünkü böyleydi işte O’nun özgür, ince ve ateşli hayatı.

 

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy