Cuacuhtémoc (1520)

Genç birader, hatırlanmaz zamanlarda
asla dinlenmedin sen, asla avutulmadın,
ey delikanlı, dolandın Meksika’nın
metalik karanlığında, elinden alıyorum
çıplak memleketinin armağanını.

Orada filizlenip büyüyor gülüşün senin
ışıkla altın arasındaki bir çizgi gibi.

Orada işte dudakların, ölümle kapatılmış,
en berrak sessizlik, gömülmüş.

Dalgalanan kaynak, dünyanın
bütün körfezlerinde batmış derine.

İşittin mi, işittin mi belki
suyun sesini, uzak Anáhuac’tan,
ezilmiş ilkbaharın meltemini?
Belki sevda ağacının sesiydi bu.
Beyaz bir dalgaydı Acapulco’dan.

Ne ki kaçtı yüreğin geceleri
bir geyik gibi,
sınırlara doğru, umutsuzca,
acımasız heykellerin arasında,
ürküten ayın altında.

Büsbütün karanlık düzenledi karanlığı.
Dünya kasvetli bir mutfaktı,
taş ve demlik, kömür karası buhar,
isimsiz duvar, sana seslenen
dokunaklı bir hüzün memleketinin
gece karanlığı maden filizinden.

Ama bayrağında yok tek bir karanlık.

Müjdeleyen zaman geldi işte,
ve halkının ortasında
ekmek ve kök, mızrak ve yıldızsın.
Kâşif durdurdu seferini.
Moctezuma sönüp gitmedi
çürümüş bir taç gibi,
şimşek ve zırhtır O,
quetzal kuşunun tüyü, halkın çiçeği,
gemiler arasında ateşli zırh çalısıdır O.

Ne ki sarıldı gırtlağına, taştan yüzyıllarcasına
sert bir el. Mühürlemediler senin
gülüşünü, mahvetmediler
gizlenmiş mısır tanesini,
ama sürüklediler seni,
ey tutsak utkunun kumandanı,
memleketinin yaygın genişlikleri boyunca,
çağlayan ve zincirler arasında,
kumullar ve dikenler üstünde,
sabit bir direk gibi,
işkence edilen tanık gibi,
ta ki bir ip fırlatılıncaya dek
arılığın sütununa
ve yükseltinceye kadar asılmış bedeni
musibetli toprağın üstüne.

[“Evrensel Şarkı”nın üçüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy