Bernardo O’Higgins Riquelme (1810)

O’Higgins, seni övebilmek için
loş ışıkla aydınlatılmalı salon.
Güney’in sonbaharındaki yarım ışığıyla
kavakların sonsuzca titreyişi arasında.
Sen Şili’sin, yarı patrik yarı çiftçi,
sen taşradan bir kepeneksin,

adını henüz bilmeyen bir çocuksun sen,
inatçı ve utangaç bir okul çocuğusun,
hüzünlü bir taşra delikanlısısın sen.
Santiago’da yabancı hissedersin kendini,
süzüp dururlar sana çok bol gelen siyah elbiseni
ve bağladıklarında etrafına hamaylıyı,
bize bağışladığın memleketin bayrağıydı
bağrına vuran sabah çimeninin kokusu,
kırsal bir heykelin bağrına.

Delikanlı, senin öğretmenin Kış
alıştırdı seni yağmura,
ve Londra’da, sokakların üniversitesinde
aldın sisin ve yoksulluğun doktor unvanını,
ve seçkin bir dilenci, özgürlüğümüzün
perişan alazı,
verdi sana bilge kartalın öğüdünü
ve Tarih’e doğru ilerletti seni.

”Adınız ne sizin”, güldü
Santiago’lu “yüce efendiler”,
sen bir kış gecesi sevgisinin ürünüsün,
babasız olarak doğmuş olmanın kaderi
kardı senin köylü harcını.
Güney’de evlerde ve kerestede
işlenmiş her şeyi belirleyen bir değerle,
her şeyi değiştirir zaman, senin yüzünden başka.

O’Higgins, sen değişmez bir saatsin
tek bir zamanı gösterir senin parıltılı plakan:
Şili’nin zamanısın sen, geriye kalan
en son dakikasın sen savaşan
onurun ateş kızılı zaman çizelgesisin sen.

İşte böyle de kalacaksın, gül ibrişimden
mobilyalar ve Santiago’nun kızları arasında,
ölüm ve barutla çevrili Rancagua’daki gibi.

Sen, babası olmayıp da bir anayurdu
olanın basılı resmisin,
sevgilisi olmayanın, ama
portakal çiçekli bu toprak
topçuluk gibi fethetti seni.

Peru’da mektup yazdığını görüyorum.
Böyle bir sürgün görülmedi, böyle bir gurbet.
Bütün bir ülke sürüldü toprağından.

Şenlik ateşi gibi tutuşurdu Şili
sen orada olmasaydın eğer. Yaban bir israf içindeyken
senin Aztekli disiplinini

değiştirdiler zenginlerin dansıyla,
ve anayurt kazanıldı kanın arasında,
sen olmasaydın halkın dışarıda bırakıldığı
bir balo gibi yönetilirdi memleket.

Terle, kanla ve Rancagua tozuyla örtünmüş olarak
katılamazdın elbet eğlenceye.
Yakışık almazdı
başkentin seçkin ağaları için.
Seninle birlikte gelmiş olurdu köy yolları,
ter ve at kokuları
ve anayurdun ilkbaharındaki kokular.

Bu baloya katılamazdın sen.
Senin balon patlayışların bir kalesidir.
Vızıldayan dansın kavgadır.
Senin balonun bitişi titreten yenilgidir,
Mendoza’ya doğru yola
çıkan uğursuz gelecektir, kucağında anayurtla.

Güney’e doğru tepeden bak haritaya,
Şili’nin dar kuşağına doğru,
ve kar yağarken getir genç askerleri,
kumda getir düşünceli delikanlıları,
parlayan ve sönen siper kazıcılarını.

Kapa gözlerini, uyu ve düşle biraz,
tekrar tekrar yüreğine düşen
biricik düşün senin: Güney’deki
üç renk, yağan yağmur,
toprağın üstündeki kırsal güneş,
halkın silâh atışları isyan sırasında
ve mutlaka gerekliyse
senden iki üç sözcük.

Düşledin mi, bugün düşünün gerçekleşeceğini
En azından mezarında düşle bunu.
Daha fazlasını bilmeyeceksin, eskiden olduğunca
utkulu savaştan sonra,
dans ediyor hanımefendiler Saray’da
ve tıpkı eskisi gibi bakıyor aç suratları
caddenin karanlığından.

Ama senin kararlığını miras aldık biz,
senin inatçı, suskun yüreğin
senin bükülmez babacan onurun
ve eski süvarilerin göz kamaştıran
çığında, sağlıklıların arasında,
mavi ve altın sarısı üniformalarda
aramızdasın sen bugün, bizden birisin,
halkın babası, her daim asker.

[“Evrensel Şarkı”nın dördüncü bölümü “Kurtarıcılar”dan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy