Aynı uçurumdan ölüler, tek bir koyaktan gölgeler,
ta en dipten geldi böylece
büyüklüğünün kucağına gerçek,
her şeyi yok eden ölüm,
ve delik deşik edilmiş kayalardan,
kan kızılı sütun başlıklarından
tırmanan su kemerlerinden
çakıldınız biricik ölüme bir güz hasadı gibi.
Bugün ağlamıyor artık boş hava,
tanımıyor toprak balçıklı ayaklarınızı,
şimdiden unutuldu çömlekleriniz ki süzmüştü
gökyüzünü akarken şimşeğin bıçağı üstünde.
Ve yuttu sis, rüzgârın yardığı
güçlü ağacı.
Zamanın sonuna gökyüzünün şakağından
ansızın düşen el çarptı ona.
Yoksunuz artık:
Dokuma ağdan eller,
kırılgan lifler,
karmaşık doku:
Her ne idiyseniz atıldınız öteye: Alışkanlıklar,
aşınmış heceler, göz kamaştırıcı ışıktan maskeler.

Ama kaldı gene de taşın ve sözün sürekliliği:
Kent yükseldi herkesin elindeki bir kadeh gibi,
ölülerin, yaşayanların ve sesi kesilmişlerin ellerinde,
onca ölüyle, onca hayatla yükseldi bir duvar
taşlaşmış çiçekten bir nabız taşı: Kalıcı gül,
meskenimiz: Buzul sömürgelerin And Dağı ışığı.

Döndüğünde bu toprak grisi el, toprağa,
bu güzelim gözkapağı kaba duvarlarla,
ve kapandığında kalelerle dolarak,
ve bütün bir insanlık korkuyla sindiğinde deliğinde,
mükemmelliğin görkemli hedefi kalacak geriye:
İnsanlık şafağının yüce kalesi,
sessizliği koruyan en uzun çömlek:
Bunca hayattan kalan taştan bir hayat.

[“Evrensel Şarkı”nın ikinci bölümü “Macchu Picchu’nun Dorukları”ndan]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy