Orizaba Yakınında Melankoli (1942)

 

Bir ırmaktan, bir geceden, soğuk havada kendisini gösteren

ve dağıtan gökyüzünün bütün enlemlerinde

bazı yapraklardan başka ne var ki sana?

O yüzden açılıyor aşkın yelesi

kar gibi ya da bölünmüş adalar denizinin suyu gibi,

ateşin yeraltındaki gıcırtısı gibi,

ve tekrar bekliyor kulübelerde

yaprakların çok sık olarak titreyerek

düştüğü yerde, bu esneyen gırtlakta yutulduğu yerde,

ve yağmur parıltısı yayıyor kendi sarmaşık bitkilerini

gizli mısır tohumunun çanlarla ve damlalarla dolu

yapraklarla buluşmasından, değil mi?

 

Uğuldayan ne kadar da nemli bir sesi var

uyuyan atın kulağında

ve sonra dibe çöken malt yapılmış buğdayın altınına

ve üzümde berrak bir gün getirir gün için.

Seni çağıran dehlizsiz, duvarsız Güney’deki yerde

ne bekler seni?

Toprak çanak elinde dinliyorsun ova çiftçisi gibi

ve kulak kabartıyorsun köklere:

Uzaklardan korkunç bir fırtınası yarıkürenin,

karabinalıların dörtnalları don soğuğunda:

Sudan yapılmış incecik liflerle zamanı diken iğnenin

ve yıpranmış dikişinin çatladığı yerde:

Maviyle dolu ağzıyla uğuldayan

gecenin yaban yarığında bulduğun ne?

 

Belki bulunur uzun süredir saklanmış bir gün, bir diken

uzatıyor o eski günde çözünen suçunu

ve yırtıyor o çok eski bayrakları.

Kim korudu o kasvetli ormandan bir günü, kim

bekledi taşın bazı saatlerini, kim dönüyor etrafında

zamanın mahvettiği mirasın, kim kaçıyor

havanın merkezinden uzaklaşmadan?

 

Bir gün, umutsuz yapraklarla dolu bir gün,

bir gün, bir ışık, gök yakut mavisi soğuğuyla parçalanmış,

önceki günün boşluğunda saklı bir sessizlik dünden,

uzak bölgelerin kibirli sessizliğiyle.

 

Seviyorum meşinden karmakarışık saçını senin,

senin yabanlıktan ve külden Antarktik güzelliğini,

dövüşken göklerinin acı dolu ağırlığını:

Seviyorum beni beklediğin o günün esen havasını,

biliyorum ki toprağın öpüşleri değişmez, ve değişmiyor,

biliyorum ağacın yaprağı düşmez, ve düşmüyor:

Biliyorum aynı şimşek koruyor metallerini

ve bu korunmasız gece aynı gecedir,

fakat bu benim gecemdir, fakat bu benim bitkimdir,

saçlarımı tanıyan buz soğuğu gözyaşlarındaki su.

 

Keşke beni dün insanda bekleyen şey olabilseydim,

defne yaprağıyla, külle, yığınla, umut

yayıyor göz kapaklarını kanda,

mutfağı ve ormanı dolduran kanda,

siyah tüyle örtünen demir gibi fabrikalar,

kükürt ekşisi terle delik deşik madenler.

 

Sadece bitki ülkesinin ısıran havası değil bekleyen beni:

Sadece kar ihtişamı üstündeki şimşek değil:

Soğuktan iki ürperti gibi yükseliyor gözyaşları ve açlık

anayurdun kulesine ve çalıyor çanları:

Ve bu yüzden, ortasında hoş kokulu göğün,

bu yüzden, Ekim parıldadığında ve Antarktik

ilkbahar kaydığında şarabın pırıltısında,

işitilir bir şikayet ve bir tane daha ve bir tane daha

ve bir tane daha kar ve bakır bulana kadar, yolları ve gemileri,

ve sızana dek gecenin ve toprağın içinden

ta onları işiten kanayan gırtlağıma.

 

Halkım, ne diyorsun? Gemici,

piyade, belediye başkanı, güherçile işçisi, işitiyor musun beni?

İşitiyorum seni ölmüş birader, yaşayan birader, işitiyorum seni,

özlediğin her şeyi, toprağa gömdüğün şeyi, her şeyi,

kuma ve denize akıttığın kanı,

korkutan ve savaşmaya devam eden rast gelinen yürek.

Ne buluyorsun Güney’de? Nereye düşüyorsun, yağmur?

Ve arada, hangi ölüler kırbaçlanmış?

Benim, Güney’den gelenler, terk edilmiş kahramanlar,

acı öfkeden dağılmış ekmek,

kalıcı üzünç, açlık, katılık ve ölüm,

düştü yapraklar üzerlerine onların, bu yapraklar,

askerin göğsü üzerindeki ay, bu ay,

sefilliğin sokağı, ve insan

sessizliği her yanda, soğuk damarları

tepedeki kampanaya kaçamadan

ruhumun ışığını duyarsız bir metal gibi katılaştıran.

Filizlerden oluşan anayurt, çağırma beni,

uyuyamam kristalden ve karanlıktan oluşan bakışın olmadan.

Boğuk çığlığı suların ve yaratıkların titretiyor beni

ve dolaşıp duruyorum düşlerde kıyısında yüceltilmiş köpüğünün

ta senin mavi kuşağındaki en kıyıdaki adada.

Fakir bir gelin gibi uysalca çağırıyorsun beni.

Çelikten büyük ışığın kamaştırıyor beni ve arıyor beni

köklerle örtülmüş bir kılıç gibi.

Anayurt, paha biçilmez toprak, yiyip bitiren, alazlı ışık:

Ateşin ortasındaki kömürün düşüşü gibi

korkunç tuzun, çıplak gölgelerin senin.

Beni dün bekleyen şey olsaydı yalnızca, ve

bir avuç gelincikte ve tozda direnç gösteren şey olsa yarın.

 

[“Evrensel Şarkı”nın yedinci bölümü “Şili’nin Evrensel Şarkısı”ndan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy