Meksika’nın Duvarları Üzerinde (1943)

 

Irmaklar boyunca uzanıyor ülkeler,

arıyor o yumuşak memeyi, gezegenin dudaklarını,

sen Meksika, ulaştın alıç dikeninin yuvasına,

kanlı kartalın ıssız yüceliklerine,

yaban savaşçı ordunun balına.

 

Başkaları bülbülü aramıştı ve bulmuşlardı

dumanı, vadiyi, insan derisi gibi yöreleri:

Sen Meksika, gömdün ellerini toprağın derinine,

vahşi bakışla büyüdün taşta.

Ağzın değdiği zaman çiğdemin gülüne

dönüştürdü gökyüzünün kırbacı onu sızılara.

İki denizin dalgalanmış köpükleri arasında

bıçaklardan bir rüzgâr gibiydi kökenin.

 

Göz kapakların açıldı hiddetli bir günün

kabaran gelinciklerinde,

ve yayıldı kar canlı ateşin sende mesken kurduğu

o müthiş eserinde senin.

 

Tanıyorum senin nopala-armağanlarından tacını

ve yeraltı biçimlerini biliyorum,

Meksika, biçimleniyor köklerinin dibinde

toprağın saklı suyundan

ve madenlerin kör metalinden.

 

Ah toprak, ah parıltısı

kalıcı ve sert coğrafyanın,

Kaliforniya denizinin dağılmış gülü,

Yucatán’ın hiddetle söylediği o yeşil şimşek,

Sinaloa’nın sarı sevdası,

Morelia’nın kızaran göz kapağı

ve kalbimi endamına zincirleyen

sonsuz çizgisi baharatlı agave ağacının.

 

Velvelelerden ve kılıçlardan oluşan yüksek Meksika,

gece daha büyükken dünyada,

böldün mısırın beşiğini insanlar arasında.

Yükselttin elini doluyken kutsal toprakla

ve bıraktın insanların arasına

ekmekten ve rayihadan yeni doğmuş bir yıldız gibi.

O zaman barutun ışığında görmüştü köylü

kurtarılmış toprağının

filizlenen ölülerin üzerinde parıldadığını.

 

Morelos için şarkım. Düştüğünde

onun delici ışıltısı,

toprağın altında bağırmak için

küçük bir damla almıştı, kendi kanıyla

dolsun diye kupa, ve kupadan fışkırdı bir ırmak

Amerika’nın sessiz kıyılarının hepsini kaplayana

ve gizemli gücünde boğana dek.

 

Cuauhtémoc için şarkım. Onun

ay akrabalıklarını hissediyorum

ve işkence görmüş tanrı gibi güzel gülüşünü.

Neredesin şimdi, eski zamanların kardeşi,

kaybettin mi yoksa o uysal direncini?

Neye dönüştürdün kendini?

Nerede yaşıyor ateşinin mevsimi?

 

Yaşıyor o bizim karanlık ellerimizin derisinde,

yaşıyor o kül grisi buğdayda:

Gecesel gölgelerin ardından,

şafağın asmaları dağılırken,

açıyor Cuauhtémoc gözlerinin uzak ışığını

yaprağın yeşil hayatı üzerinden.

 

Cárdenas için şarkım. Oradaydım,

gördüm Kastilya’nın isyanını.

Hayatın kör hiddetli günleriydi.

Dayanılmaz acılar zalim dallar gibi

yaralamıştı taciz edilmiş anamızı.

 

Terk edilmiş üzünçtü, sessizliğin duvarı,

ihanet ettikçe, saldırdı ve yaraladı

şafaklardan ve defnelerden oluşan bu vatanı,

O zaman sadece Rusya’nın kızıl yıldızı parlıyordu

ve insancıl gecede

Cárdena’nın bakışı.

General, Amerika’nın Başkanı, bu şarkıyı

sana sunuyorum

İspanya’dan toparladığım parıltının

küçücük bir parçası.

 

Meksika, kapılarını ve ellerini açmıştın

gezgine, yaralıya,

mülteciye, kahramana.

Sadece bu şekilde anlatılabilir,

ve ben isterdim

sözcüklerim yeniden yapışsın öpücük gibi duvarlarına.

Açmışsın savaşan kapılarını ardına dek

ve ışıltılı tacın dolmuş yabancı oğullarla,

sert ellerinle kavradın

oğlunun yanaklarını,

sanki dünyanın gözü yaşlı fırtınası doğurmuş gibi seni.

 

Burada bitiriyorum, Meksika,

burada bırakıyorum el yazımı

şakaklarının üzerinde

silsin diye zaman bu yeni söylevi

seni, özgürlüğünü ve derinliğini seven birinin saçtığı.

Elveda diyorum, ama gözden yitmiyorum.

Gidiyorum, ama elveda

diyemiyorum.

Çünkü hayatımda yaşıyorsun ey Meksika,

yolunu şaşıran bir kartal gibi damarlarımda dolanıyorsun,

ve önce ölümün kanatlarını açması gerekiyor bir kez

uyuyan asker kalbimin üzerinde.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on beşinci bölümü “Ben”den]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy