Caracas’taki Miguel Otero Silva’ya Mektup (1948)

 

Nicolas Guillén verdi bana mektubunu, yazılmış

görünmeyen sözcüklerle onun ceketine, gözlerine onun.

Ne mutlu sana, Miguel, ne mutlu bizlere!

Taşlaşmış çıbanlardan bir dünyada

sadece bizler kalmışız, sonsuzca mutlu.

Uçup geçişini gördüm kuzgunun, bir zararı dokunamaz bana.

İzliyorsun akrebi ve siliyorsun gitarını. Vahşi hayvanların

arasında yaşıyoruz bizler, şarkı söyleyerek, ve dokunduğumuz zaman

bir insana, şu ya da bu olduğunu sandığımız bir maddeye,

ve küflenmiş bir pasta gibi dağılırken o,

toparlıyorsun o zaman kurtarılacak ne varsa

Venezüella ata yadigarından, savunurken ben

hayatın kömür ateşini.

Ne sevinç, Miguel!

Soruyorsun bana nerede olduğumu. Söylemek isterim sana

– Hükümete sadece önemli olmayan ayrıntıları veriyorum –

ki tarlayla denizin, dalgalarla çamların,

kartallarla fırtına kuşlarının, köpüklü dalgalarla çayırlıkların

bir olduğu yaban öncesi taşın sahilindeyim.

Bütün gününü harcayarak ve yakından izledin mi

deniz kuşlarının nasıl uçtuğunu? Sanki

dünyanın mektuplarını taşıyorlar gitmeleri gereken yere.

Pelikanlar uçuşuyor rüzgârın tekneleri gibi,

diğer kuşlar uçuyorlar ok gibi ve getiriyorlar

ölmüş krallardan iletileri, And kıyılarında

turkuvaz kordonlarla gömülmüş prenslerden,

ve bilye yuvarlağı beyazlıktan yaratılmış martılar

unutuyorlar sürekli olarak iletilerini.

Ne kadar da mavi hayat, Miguel, doldurduğumuz zaman,

bizler onu sevda ve kavgayla, ekmek ve şarap gibi sözcüklerle,

daha sataşamayacakları sözcüklerle doldurduk,

çünkü bizler tüfek ve şarkılarla çıktık sokaklara.

Önümüzde yitip gitti onlar, Miguel!

Bizi öldürmekten başka ne yapabilirler ki, ve bunu yapmaları bile

kötü bir şey olur onlar için, yapabilecekleri tek şey

karşımızdaki binada bir daire kiralayıp bizi gözetlemek olabilir

nasıl gülündüğünü ve ağlandığını öğrenmek için bizlerden.

Aşk şiirleri yazdığım zaman ve dolup taşarken her yer

bu şiirlerle ve ben kıvranırken korkaklıkla,

kararsız, terk edilmiş, ve kemirirken alfabeyi ben,

dediler ki: “Ne büyüksün, ey Theokrit!”

Theokrit değilim ben: Tutundum hayata,

karşılaştım hayatla çırılçıplak, öptüm onu bırakıncaya dek kendini,

ve gittim maden dehlizleri arasından

görmek için diğer insanların nasıl yaşadığını.

Ve ellerim kirle ve acılarla lekeli olarak gittiğim için

kaldırdım ellerimi, gösterdim onları altın zincirlere

ve dedim: “Suçlarınıza ortak olmuyorum ben”.

Öksürdüler, nefret ettiler benden, selâm vermediler bana,

artık çağırmıyorlardı beni Theokrit diye, ve en sonunda

arkamdan konuşup gönderdiler polis ordusunu üzerime

hapsetmek için beni,

çünkü artık metafizik şeylerle uğraşmıyordum ben.

Fakat sevinci fethettim ben.

O zamandan beri erkenden kalkıp okuyorum deniz kuşlarının

uzaklardan kendileriyle birlikte getirdikleri mektupları,

ıslak gelen mektupları, yavaşça ve emin bir şekilde

peyderpey çevireceğim iletileri: Bu garip uğraşta

bir mühendis gibi kesin ölçüm yapıyorum.

Ve ansızın gidiyorum pencereye. Şeffaflıktan bir

dikdörtgendir, berrak uzaklıktır

çayırlara ve kayalara, ve işte böyle çalışacağım

sevdiğim bu şeyler arasında: Dalgalar, taşlar ve yabanarıları,

denizin taşıdığı bir mutlulukla esrikleştiren.

Fakat kimse hoşlanmıyor sevinçli olmamızdan, biçmişler

sana iyi huylu adam rolünü: “Fakat abartmayın şimdi,

kendinize kaygı yaratmayın” diyorlar

ve beni de gözyaşlarının adamı olarak

bir böcek koleksiyonu için şişe geçirmek istiyorlar gibi,

boğsun diye beni gözyaşları ve onlar da mezarımın başında

konuşmalarını yapsınlar diye.

Hatırlıyorum tuzlu güherçile bozkırlarında

bir günü, beş yüz adam

grevdeydi. Tarapacá’nın kor gibi

öğleden sonrasıydı. Ve yüzler yutmuşken

bütün kumu ve çölün kanayan, kuru güneşini,

fark ettim ben – nefret ettiğim plastik bardak gibi – o eski

melankolinin kalbime sökün ettiğini. Bu kriz zamanında

tuz çöllerinin avuntusuzluğunda, yenilebileceğimiz

zayıf anında bu kavganın,

söyledi madenlerden gelen soluk, küçük bir kız

cesur sesiyle kristalle çeliğin buluştuğu yeri,

senin bir şiirini, Amerika’da, anayurdumda bütün işçilerle köylülerin

kırışmış gözleri arasında dolaşan senin eski şiirlerinden birini.

Ve senin şarkının bir parçası ışıldadı ansızın

ağzımda bir eflatun çiçek gibi

ve döküldü kanımın içine, yeniden doldurdu

senin şarkından doğmuş, taşan bir sevinçle.

Ve sadece seni düşünmedim, fakat senin acılı

Venezüella’nı da düşündüm.

Birkaç yıl önce bir öğrenci görmüştüm

bilekleri taşıyordu bir generalin yol açtığı yaraları, ve anlatmıştı

zincire vurulmuşların nasıl çalıştıklarını yollarda

ve yitip gidilen hapishanelerde. Böyle çünkü Amerika’mız:

Yok eden ırmaklarla bir yayla ve kelebeklerden

takımyıldızları (bazı yerlerde zümrüt serttir elmalar gibi),

fakat gecenin ve ırmakların kenarında

her zaman kanayan bilekler vardır, daha önce

yakınındaydı petrolün, bugün yakınında güherçilenin,

Pisagua’da, kirli bir zorbanın ülkemin çiçeğini

ölsün diye gömdüğü ve kemiklerini satabileceği yerde.

Bu yüzden, bu yüzden işte söylüyorum şarkımı,

şerefi lekelenmiş ve yaralı Amerika’mızın kelebeği

tekrar titresin ve toplasın diye zümrütlerini

cellatların ve tüccarların ellerinde kurumuş

korkutan kanı olmaksızın cezanın.

Anladım mutlu olduğunu, Orinoco yakınlarında,

şarkını söylerken avuntusuzca ya da evine şarap satın alırken,

kavgada ve sevinçte dururken yerinde,

bu çağın şairleri gibi omuzları geniş,

– beyaz giysiler ve gezinti ayakkabılarıyla.-

O zamandan beri hep yazmayı düşündüm sana,

ve Guillén geldiğinde, senin hakkında söylenenler

düşerken giysisinden onun

ve yayılırken evimin etrafındaki kestane ağaçlarına,

“şimdi” diye söyledim kendi kendime,

ama gene de yazamadım sana.

Fakat bugün artık zamanıdır. Penceremin önünden

uçan yalnız bir tane deniz kuşu değil, fakat binlercesidir,

ve kaybolup gidene dek dünyanın genişliklerine yayılan

kimsenin okumadığı mektupları okumak için kavrıyorum onları.

Ve okuduğumda yazdığın her bir sözcüğü

ve yazdığım, düşlediğim, şarkıladığım gibiydi onlar,

ve o zaman sana pencereden bizim olan dünyaya bakmak için

burada bitireceğim bu mektubu göndermeye karar verdim.

 

[“Evrensel Şarkı”nın on ikinci bölümü “Şarkının Irmakları”ndan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy