Başka bir sefer, başka bir gece, gittim daha öteye.
Kıyı sıradağları boyunca,
Büyük Okyanus’a doğru geniş ırmaklar boyunca,
ve o zamandan beri geçtim, Valparaiso,
kıvrılan caddelerden, geçitlerden ve sokaklardan.
Vardım bir denizcinin evine.
Oturmuş bekliyordu annesi beni.
“Dünden önce bilmiyordum” – dedi – “oğlum anlattı
geleceğinizi, ve Neruda adı
bir titreyiş gibi geçti içimden.
Sonra, hangi rahatlığı, hangi ikramı
sunabiliriz ki oğlum?, diye sorduğumda
bizdendir O, yoksuldan yanadır – dedi oğlum –
ne alay eder ne de hor görür
yoksul yaşantımızı, O yüceltir ve
savunur onu sonuna dek. – İyi, dedim, öyleyse.
Bundan böyle sizlerindir de bu ev”.
Kimse tanımıyordu bu evde beni.
Lekesiz masa örtüsüne, en derin geceden gelen
kristal kanatlar gibi bana ulaşan
hayat kadar temiz su sürahisine
ilişti gözüm.
Yaklaştım pencereye: Valparaiso açtı
titreyen binlerce göz kapağını,
gecesel deniz havası sökün etti ağzıma,
tepelerdeki ışıklar,
denizcil ay ışığının suda titreyişi,
yeşil elmaslarla süslenmiş
bir krallık gibi karanlık,
hayat gibi bütün bu yeni barış
sunuldu bana.
Baktım: Donatılmıştı masa,
ekmek, peçete, şarap, su,
ve nemlendirdi asker gözlerimi
toprak ve merhamet kokusu.

Valparaiso’daki bu pencerede
günler ve geceler geçirdim.
Yeni evimdeki denizciler
denize açılabilmek için
bir gemi aradılar her gün.
öyle çok kandırıldılar ki
peşpeşe.
Ne “Atonema” alabilirdi onları,
ne de “Sultana” gemisi.
Açıkladıkları şuydu bana:
Şu ya da bu kaptanın kumar borcunu
ya da fuhuşunu ödediklerinde,
daha çok ödüyordu yalnızca ötekiler.
Her şey çürümüştü
Santiago’daki Saray gibi.
Burada doluyordu
kâhyayla sekreterin cepleri,
yeterince büyük değildi ne ki
Başkan’ın cepleri gibi,
gene de yoksulların iskeletini kemirecek kadar büyüktü.
Musibete uğramış cumhuriyet,
hırpalanmış hırsız çocuğun elleri gibi,
yollarda yalnız uluyan,
polisin adamakıllı ıslattığısın.
Musibete uğramış millet, Gonzales Videla’nın
kâbusa uğrattığı, sahte oyuncular tarafından
ispiyoncuların kusmuğuna fırlatılmış,
alelâde sokak köşelerinde satılmış,
en son paçavraya bürünmüş.
Zavallı cumhuriyet öz kızını satan
ve anayurdunu yaralı, dilsiz ve domuza bağlı
kılarak teslim edenin pençelerinde.
Sonra iki gemici geldi ve çuvallar,
muz ve yiyecek taşımaya gittiler,
bitkin düştüler
dalgaların tuzundan,
denizin ekmeğinden,
yüce gökten.
Benim yalnız günümde çekildi deniz:
İzlerken tepelerin yaşayan alazını,
sallanan her evi, Valparaiso’nun
çarpan nabzını:
Yayılmış tepeler hayat dolu boyanmış kapılar
firuze, kızıl ve gül renklerine,
dişsiz merdivenler,
alelâde kapıların yığını,
handiyse çökecek kulübeler,
her şeyin üstüne tuzdan ağlarını atan
sis ve duman,
kaya çatlaklarına sımsıkı yapışan
umutsuz ağaçlar,
insana yakışmayan meskenlerin kollarına asılı
ıslak çamaşırlar,
ansızın, kısık ıslık sesi,
işareti gemiye binmenin,
tuzlu suyun sesi,
sisin, tok sesli çatırtının ve fısıltının yarattığı,
denizcil ses,
bütün bunlar sardı işte gövdemi,
bir dünya giyiti gibi,
ve yoksulların bu haşmetli kentinde
oturdum böylece
bu yüce pusta.

[“Evrensel Şarkı”nın onuncu bölümü “Sığınmacı (1948)”den]

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy