Altının Yolu

 

İçeri girin, efendim, buyurun alın anayurdu ve toprağı,

meskenleri, kutsamaları, istiridyeleri,

burada her şey satılır.

Barutlarınızla düşmeyecek hiçbir kule yoktur,

bulunmuyor isteklerinizi reddedecek herhangi bir başkanlık,

vergi tasarrufu yapacak herhangi bir ağ da yok.

 

Burada bizler rüzgâr kadar “özgür” olduğumuzdan

satın alabilirsiniz rüzgârı, şelaleyi

ve geliştirilmiş selülozda

düzenleyebilirsiniz yerinde olmayan fikirleri

ya da toplayabilirsiniz

esnaf çarşaflarına özgü lakayt sevdaları.

 

Giysi değiştirdi altın ve gitti

yıpranmış kâğıttan paçavra giysilerle,

görünmeyen yapraklarla soğuk yumurtalar,

burkulmuş parmakların kemerleri.

 

Yeni sarayındaki genç kıza

getirdi babası dişlerini göstererek

banknotla dolu tabağı,

o güzel kız bir anda yuttu banknotları

ve yere çarptı tabağı ani bir gülümseyişle.

Altının yüzyıllar boyunca ataması

emredildi Piskopos tarafından, açtı kapıyı

yargıçlar için, yaydı o kalın halıları,

genelevlerde titremesini sağladı gecenin,

savurdu rüzgârda dalgalanan saçlarını.

 

(Bunlar hüküm sürdüğü zamanda yaşamıştım.

Gördüm tüketilen çürümüşlüğü,

gübreden piramitler eziliyor

onurdan: Yıkayan yağmurun

isteksiz kayserleri,

ikna ettiler terazilerin

kararını, ölümün kaskatı

oyuncak bebeği, kireçlenmiş

onların katı, tüketen külünden).

 

[“Evrensel Şarkı”nın on birinci bölümü “Punitaqui’nin Çiçekleri”nden]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy