SANATÇI VE ÇAĞI

Albert Camus (1913 – 1960)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

– Sanatçı niteliğinizden ötürü mü tanık olma rolünü üstleniyorsunuz?

Kendimi beğenmişlik duygusuna kaptırırım, böyle bir görevi üstlenmeyi kabul edersem, ki bunu istemiyorum. Kişisel olarak, hiç bir rol oynamak istemiyorum, ve bildiğim tek bir gerçek ödev var. İnsan olarak kendimi mutlu hissetmek istiyorum. Sanatçı olarak da, hâlâ hayat vermem gereken insanların olduğunu sanıyorum, ve bunu savaşlardan ya da mahkemelerden yardım almadan yapmak zorundayım. Ne ki, herkese gidilir gibi geliniyor bana. Geçmiş zaman sanatçılarının, hiç olmazsa zulüm karşısında susulmasına izin veriliyordu. Fakat, zulüm bugün oldukça gelişmiş durumda; artık suskun ya da tarafsız olmanıza da izin verilmiyor. Kişi, düşüncesini ifade etmek zorunda bırakılıyor, taraf ya da karşı olmak zorunda. Madem ki iki seçenek var, öyleyse ben muhalifim.

Fakat bu, rahat bir rol olan tanıklığı seçmek anlamına gelmiyor. Zamanı olduğu kabul etmektir bu yalnızca, kısaca söylemek gerekirse insanın işine gücüne bakmasıdır bu. Ayrıca unutuyorsunuz ki, günümüzün insanı örneği görülmemiş bir çabuklukla dolanıp durmakta yargıçların, davalıların ve tanıkların etrafında. Eğer bir seçimde bulunursam, ve bir seçimde bulunacağıma belki inanırsınız, bu halde hiç bir zaman yağ çalmayacağım yargıçlara ne de ayaklarını yalayacağım onların, ki bir çok filozofumuzun yaptığı işte budur. Bundan öte, eyleme geçmek için bir dürtüyü bulmak da güç değil, her ne kadar görece de olsa bu dürtü. Özellikle sendika-hareketi içerisinde oldukça zengin olanaklar var bu konuda bir şeyler yapmak için.

– Sizin son dönemlerdeki çalışmalarınızı suçlamak için kullanıldığı sanılan bu Don Kişot’çuluğun varlığını, sanatçının rolünü idealist ve romantik bir tanımla açıklamak mümkün değil mi?

Sözün anlamını, eski anlamlarını taşıdıkları müddetçe değiştiremezsiniz. Ve benim için, romantik kişi, kuşkusuz ki tarihin sonsuz devinimini seçen kimsedir, o muhteşem kahramanlık şiirini, ve mahşer günü bir mucize gerçekleşeceğini ön-görebilendir. Benim tanımlamaya çalıştığım şey, tarihin ve insanın ortak varoluşundan başka bir şey de değil üstelik, o gündelik yaşam en keskin ışıktan sökülüp alınmış gibi, kendisinin ve başkalarının aşağılanmasına karşı yürütülen o inatçı kavga gibi.

En kindar yaklaşımıyla, idealizm aynı zamanda şudur:

İnsan, tarihsel bir anlayıştan her bir eylemi ve her bir gerçeği ortadan kaldırırken, ortaya çıkan durumları belgeleyemez, ve bu yüzden de her halükarda mistik bir sonu amaçlar. Tarihin yasalarını gelecekle değiştirmek olarak algılamak mı olmalı gerçekçilik, ki gelecek henüz tarih de olmamıştır, ve olup olmayacağını da bilmiyoruz daha.

Tam tersi bir düşünceye sahibim, ki bu yüzden, hem mantık-dışı hem de zararlı olan mitoloji karşısında, ve ister burjuva olsun isterse sözde devrimci olsun romantik nihilizme karşı, gerçek gerçekçiliği savunuyorum,. Ben, kesinlikle romantik bir kişi değilim, ve bir yasanın ve düzenin var olması gerektiğine inanıyorum, işte bütün anlatmak istediğim bu. Ve yasa olan şey, kesinlikle önemsiz bir şey değil. Gereksinim duyduğumuz yasanın bize, yasası olmayan toplumumuz tarafından ya da daha da kötüsü kendilerini her bir yasadan ve vicdan-azabından kurtardığını iddia eden sözüm ona doktrinlerden gelmesi de şaşırtıcı olur.

– Marxistler ve onların ardılları, hümanist olduklarını söylüyorlar. Fakat gene onlara göre, insan doğası, ancak geleceğin sınıfsız toplumunda kendisini kabul ettirebilir.

Öncelikle, bunların bizi bugün dıştaladığı görülüyor, ki bu hümanistler insanı yargılamakta. Benzeri bir davranış politika evreninde geçerli olmaya başlarsa ve bu durum onları suçlu durumuna getirirse, bu anlaşılır olmaz mı? Varolan insan, geleceğin insanı adına red ediliyor. Bu denli iddialı bir red-ediş, dinsel bir karakter taşıyor. Niçin bu düşünce biçimi, gelecekte cennet vaat eden dinlere oranla daha geçerli olsun ki? Gerçek şu ki, bulunduğumuz sınırlı koşulların içerisinde, bizim insanlık tarihinin sonu hakkında aklı başında gerekçelerimiz yok. Bu yüzden yalnızca inanç ve yeni mistikleştirmeler gündemde olabilir. Bugünün mistikleştirmeleri, koloni politikasının baskıyı gavur olanın ruhunu kurtarmak için ona baskı uygulanması gerektiğini ileri süren geçmişin mistikleştirmelerinden pek de kötü sayılmaz.

– Özellikle yukarıda söylediğiniz düşünceler mi ayırıyor sizi solcu entelektüellerden?

Her halde, bu düşüncelerin o entelektüelleri solculardan ayırdığını söylemek istiyorsunuz. Haksızlık, batıl-inanç ve baskı hep birlikte düşünülen ve birbirlerine bağlı olgular oldukları için, solcuların bunlara karşı savaşmaları, her zaman için, bir olmazsa olmaz olmuştur. Batıl-inancın adaleti ya da devlet-kontrolünün özgürlüğü getirdiği düşüncesi yenidir. Gerçek şu ki, günümüzdeki bazı solcu entelektüeller (ne mutlu ki hepsi değil) güç ve etkincilikten o denli büyülenmişler ki, bu sağcı entelektüellerimizin savaştan önce ve savaş sırasındaki durumlarına benziyor. Davranış biçimleri değişik olabilir, fakat teslim bayrağını çekmeleri aynı. Eskiler gerçekçi milliyetçi olmak istiyorlardı, yenilerse gerçekçi sosyalist. Sonuç olarak her iki taraf da aynı oranda ihanet ediyor milliyetçiliğe ve sosyalizme, ve gerçek diye şimdiye değin içi boş ve galiba sözcüğün tam anlamıyla etkili bir tekniğe taptılar.

Her şeye rağmen insanın anlayabilmesi, bir baştan çıkarmadır. Fakat, soruyu ister tersine çevirin isterse düzüne, kendilerini solcu sanan bu insanlarda şöyle bir anlayış ortaya çıkıyor, ki şöyle diyorlar: madem ki tarihin savunulmaz yörüngesini izliyor, o halde bazı zulüm biçimleri savunulabilir. Anlayacağınız, el üstünde tutulacak bazı cellâtlar bulunmalı toplumda, onları el üstünde tutacak bir şey olmaksızın. Aşağı yukarı böyle bir şeydi Joseph de Maîstre’nin (**), başka bir bağlamda söylediği sözler, ve anarşist olduğu için hiç bir zaman söz verilmedi ona. Fakat işte böyle bir tezi, kişisel olarak ben geri çeviririm. Kendilerini solcu olarak nitelendirenlerin arasında gelenek olmuş şu bakış-açısını yansıtmama izin verin: bütün cellâtlar aynı aileye mensupturlar.

– Bugünün dünyasında bir sanatçı ne yapabilir?

Sanatçıdan ne ortak çalışma hakkında bir şeyler yazması bekleniyor, ne de ondan yüreğinin kulaklarını başka insanların çektiği acılara kapatması. Benden, benim hakkımda ve benim için konuşmamı istediğiniz için, elimden geldiğince yalın olmaya çalışacağım. Sanatçı olarak çağımızın işlerine karışmamız belki de gerekmiyor. Fakat insan olarak, kesinle karışmamız gerekiyor. Sömürülen ya da kurşunlanan küçük çocuklar, sömürge-kamplarındaki köleleştirilmiş işçiler, bütün gezegen üstünde sayısızca kovuşturmaya uğramış insanlar, işte bütün bu insanlardan konuşmasını bilenler, sırayla suskunluklarını bozarak ortak olan davaları için çalışmalılar. Her gün polemik dolu yazılar ve makaleler yazıyorsam ve ortak kavgaya katılıyorsam, bu benim dünyayı Yunan heykelleriyle ya da şaheserlerle görmek istememden kaynaklanmıyor elbet. Fakat içimde öyle bir insan var ki, böyle bir istekle yanıp tutuşuyor. Böyle bir insan, yalnızca fantezi-ceninine hayat verebilmekle uğraşıp durur ancak. İlk yazımı yazdığım andan, son kitabımı tamamladığım ana kadar yazdıklarımla, belki de çok fazla yazdım, çünkü kendimi gündelik hayat tarafından ve kim olurlarsa olsunlar hakarete maruz bırakılan insanlara karşı alınıp götürülmüş hissetmekten kendimi alamıyorum. Bu insanların umuda gereksinimleri var, ve eğer çevrelerindeki her şey suskunluktan ibaretse ya da eğer iki çeşit aşağılanmadan birini seçmeleri isteniyorsa, sonsuza dek umutsuzluk içinde kalacaklar onlar, kuşkusuz bizler de onlarla birlikte. Bu düşünce bana dayanılmaz geliyor, fakat bu düşünceye dayanamayanın uyuşuk olmaya da hakkı yoktur. Ahlâk bağlamında değil, fakat organik olduğu söylenebilecek bir çeşit hoşgörüsüzlükten ötürü, ve bu şey insanın ya hissedip ya da hissetmeyeceği bir şey. Bu tür duygular beslemeyen bir çok insan tanıyorum, ve onların uyuşukluklarını kıskanmıyorum.

Bu, bizim sanatsal yetilerimizi şu ya da bu sosyal vaaz için kurban etmemiz anlamına gelmiyor kesinlikle. Başka bir vesileyle günümüzde sanatçının neden daha gerekli olduğu konusunda konuşmuştum. Fakat eğer sanatçı bir insan olarak araya girerse, elbette ki bu durum onun dilini de etkiler. Ve eğer öncelikle ve her şeyden önemlisi dilimizi kullanırken sanatçı değilsek, o halde sanatçı olarak ne değerimiz vardır ki? Politik olarak aktif bir hayatımız varken, yapıtlarımızda çöllerden ve bencil aşklardan da söz etsek, politik etkinliklerimizin amacı ücretlerin yükseltilmesi ve hem çölleri hem de aşkları yaşayan insanlarla imârlandırmaktır. İşte tam, kendimizi nihilizmden uzaklaştırmış olduğumuz bu anda, elbette ki yaratıcı sanatın değerlerini insancıl değerlerin karşısında (ya da tam tersini) aptalca yadsımaya kalkmam. Bana göre bu değerler birbirlerinden ayrılmazlar, ve bir sanatçının (sözgelimi Molière’in, Tolstoy’un, Melville’in) büyüklüğünü, bu değerler arasında kurmaya çalıştığı dengeyle ölçerim ben. Olguların baskısı altında, bugün de bu heyecanı hayatlarımıza uygulamaya zorlanıyoruz. Bu yüzden, bir çok sanatçı bu yükün altında eziliyor ve fildişi-kulesine çekiliyor, ya da belki de sosyalizmin koruyucu kilise-duvarlarına kapanıyor. Fakat ben her iki durumu da bir ayrılış olarak değerlendiriyorum. Biz hem güzelliğe hem de acıya hizmet etmeliyiz. İnatçı sabır, güç, talep edilen ücret artışı, işte bunlar çok acîl gereksinim duyduğumuz rönesansın temelini oluşturması gereken değerlerdir.

Son bir söz daha. Bu dediklerimin risksiz ya da burukluk duyulmadan gerçekleşmeyeceğini biliyorum. Tehlike anlarını kabul etmek zorundayız: sanatçının seçim yapmayacağı an yaklaşmak üzere. Fakat burukluğa da hayır demeliyiz. Sanatçının yakalanabileceği tuzaklardan biridir, dayanışmacı olduğunu söylemesi, ve gerçekte, sanatçının uğradığı zararlar için bayram yapan insanlar da vardır. Fakat sanatçı kesinlikle dayanışmacı olamaz. Sanatçı herkesin ortasındadır, çalışan ve savaşan herkesin bulunduğu düzeydedir, ne daha yüksektedir ne de daha alttadır. Sanatçının zulme karşı üzerine düşen görevi, zindanları açmak ve mutluluk gibi mutsuzluğu da belirtmek için sesini ödünç vermektir. Ve işte tam da bu noktada, sanat düşmanlarının karşısında kanıt gösterebilir: kimsenin ya da hiç bir şeyin düşmanı değildir sanat. Sanat, adaletle özgürlüğün olmazsa olmazı olan o sözünü ettiğim rönesansın oluşmasını tek başına sağlayamaz. Fakat sanatsız, bu rönensans akıp gider, ve en sonunda hiçleşir. Sanatın öncülleri olan kültürün ve görece özgürlüğün olmadığı en mükemmel toplumlar bile vahşi bir ormandan başka bir şey değildir. Bu yüzden, her gerçek sanatçının yapıtı, geleceğe sunulmuş bir armağandır.

Çevirmenin Notları:

(*) Camus’ye yurtdışında sorulan bazı soruları yanıtlamayı amaçlayan ve Camus tarafından kaleme alınan hayalî konuşma. Elyazma, 1953 tarihini taşıyor.

(**) Joseph de Maîstre (1753-1821) dinci bir filozof ve yazardı. En ünlü yapıtlarında, politikanın ve kilisenin otoritesini savunmuştur.