ÜÇ KADIN: ÜÇ SES İÇİN BİR ŞİİR

Olayın geçtiği yer: Bir doğumhane koğuşu ve başka yerler

 

Birinci Ses:

Dünya kadar yavaşım. Çok sabırlıyım,
Dönüp dururken zamanımın içinde, güneşler ve yıldızlar
Dikkatle izler beni.
Ayın ilgisi daha kişisel:
Bir hemşire misali ışıltılı, gelip gider.
Olacaklar için üzüntü mü duyar? Sanmam.
Doğurganlık karşısında şaşkın sadece.

Buradan çıktığımda, büyük bir olayım ben.
Ne düşünmek, ne de alıştırma yapmak zorundayım.
İçimde ne oluyorsa kendiliğinden olacak.
Sülün duruyor tepecikte;
Düzeltiyor kahverengi tüylerini.
Bildiğim şeye gülümsemekten alıkoyamıyorum kendimi.
Yapraklar ve taçyaprakları refakat ediyorlar bana. Ben hazırım.

 

İkinci Ses:

İlk kez gördüğümde, o küçük kırmızı sızıntıyı, inanmamıştım.
Etrafımdan erkeklerin yürüdüğünü izlemiştim ofiste. Öyle yassıydılar ki!
Karton benzeri bir şey vardı sanki onlarda, ve şimdi yakalamıştım bunu,
Ki yassı, yassı, yassılıklarından ortaya çıkıyordu sürekli olarak
Düşünceler, yıkımlar, buldozerler, giyotinler, çığlıkların beyaz odaları,
Ortaya çıkıyordu sonsuzca – ve soğuk melekler, soyutlamalar.
Masamda otururken naylon çoraplarla, yüksek topuklarla,

Ve patronum gülerek dedi ki: “Korkunç bir şey mi gördün?
Birdenbire öyle soluklaştın.” Ve bir şey demedim ben.
Çıplak ağaçlarda ölümü, bir mahrumiyeti gördüm.
İnanamamıştım. Çok mu zor
Ruhun bir yüze, bir ağza gebe kalması?
Harfler ortaya çıkar bu siyah tuşlardan, ve bu siyah tuşlar ortaya çıkar
Parçaları sipariş eden alfabemsi parmaklarımdan,

Parçaları, ıvır zıvırları, çarkları, parıltılı miktarları.
Ölüyorum otururken. Bir boyut kaybediyorum.
Trenler kükrüyor kulaklarımda, yola çıkmalar, yola çıkmalar!
Zamanın gümüş izi boşalıyor uzaklarda,
Beyaz gök boşaltıyor vaadini bir fincan misali.
Bunlar benim ayaklarım, bu mekanik yankılar.
Tak, tak, tak, çelik çiviler. Çok kolay bulunurum.

Eve taşıdığım bir hastalık bu, bir ölümdür bu.
Tekrarlıyorum, bu bir ölümdür. Hava mıdır bu, yoksa yok eden
Parçacıklar mıdır içime soğurduğum? O soğuk melekle yüzleşince
Giderek azalan bir nabız mıyım ben?
Öyleyse bu benim sevgilim mi? Bu ölüm, bu ölüm?
Çocukken sevmiştim diken gibi yakan bir ismi.
Öyleyse tek günah mı bu, bu eski ölü ölüm aşkı?

 

Üçüncü Ses:

Emin olduğum o dakikayı hatırlarım.
Söğütler sopsoğuktu,
Sudaki yüz çok güzeldi, fakat benim değildi –
Başka her şey gibi, önemli bir görünüşü vardı,
Ve her yerde tehlike görüyordum: güvercinler ve sözcükler,
Yıldızlar ve altın sağanaklar – gebelikler, gebelikler!
Hatırlıyorum beyaz ve soğuk bir kanadı

Ve korkunç bakışıyla o büyük kuğu
Bana doğru gelmişti, bir şato misali, ırmağın kaynağından.
Yılansı bir şey var kuğularda.
Kayıp gitti yanımdan; siyah bir anlam barındırıyordu gözü.
Dünyayı gördüm gözünde – küçük, kötü niyetli ve siyah.
Herbir küçük sözcük bağlanmıştı herbir küçük sözcüğe, ve eylem eyleme.
Sıcak mavi bir günden filizlenmişti bir şey.

Hazır değildim. Dört yöne sürüklemişti beni
Dağılıp giden beyaz bulutlar.
Hazır değildim.
Hiç saygım kalmamıştı.
Sonucu reddedebilirim sandım –
Ne ki çok geçti artık. Çok geçti, ve sanki hazırmışım gibi
Kendini sevgiyle biçimlendirmeyi sürdürdü o yüz.

 

İkinci Ses:

Karlardan bir dünyadır şimdi. Evde değilim.
Nasıl da bembeyaz bu çarşaflar. Yüzlerde hiçbir özellik yok.
Keller ve imkânsızlar, tıpkı çocuklarımın yüzleri gibi,
Kollarımdan paçayı kurtaran o küçük hastalar.
Diğer çocuklar dokunmuyor bana: korkunçlar onlar.
Aşırı renkleri var onların, aşırı hayatları. Sessiz değiller,
Oysa sessizdir taşıdığım küçük boşluklar.

İmkânlarım vardı bir zamanlar. Denedim ve tekrar denedim.
Nadide bir organ gibi üstüme diktim hayatı,
Ve dikkatlice yürüdüm, kararsızca, nadide bir şey gibi.
Çok fazla düşünmemeyi denedim. Doğal olmayı denedim.
Diğer kadınlar misali, körü körüne aşık olmayı denedim,
Sevgili kör sevgilimle birlikte, denedim yatağımda kör olmayı,
Koyu karanlık arasında başka birinin yüzünü görmeksizin.

Görmedim. Fakat yüz oradaydı gene de,
Kusursuzluğunu seven doğmamışın yüzü,
Yalnızca kendi sakin huzurunda kusursuz
Ve böylelikle kutsal kalabilecek ölmüşün yüzü.
Ve başka yüzler de vardı. Ulusların,
Hükümetlerin, parlamentoların, toplumların yüzleri,
Önemli adamların yüzsüz yüzleri.

İtirazım var bu adamlara:
Yassı olmayan şeylere karşı nasıl da kıskançlık içindeler! Bütün dünyayı
Kendileri yassı olduklarından, yassılaştırmak isteyen kıskanç tanrılardır onlar!
Görürüm Baba’nın Oğul ile konuştuğunu.
Böylesi bir yassılık kutsal olabilir sadece.
“Bir cennet yaratalım” diyorlar.
”Yassılaştıralım ve yıkayalım kabalığını bu ruhların”.

 

Birinci Ses:

Sakinim. Sakinim. Korkunç bir şeyden önceki sakinlik bu:
Rüzgârın yürüyüşünden önceki sarı dakikadır bu, ki o vakit
Yapraklar çevirirler ellerini, solgunluklarını. Öyle sessiz ki burası.
Çarşaflar, yüzler, beyaz ve durmuş, saatler misali.
Sesler çekilip yiter ve yassılaşır. Rüzgârı kesmek için
Yassılaşır parşömen perdelerde görünür hiyeroglifleri.
Arapça ve Çince resmederler böylesi gizleri!

Dilsiz ve esmerim. Handiyse çatlayacak bir tohumum ben.
Esmerlik kendi ölü özümdür, ve küskündür:
Ne daha çok olmayı ister, ne de farklı olmayı.
Alacakaranlık maviyle örter beni şimdi, bir Meryem misali.
Ey uzaklığın ve unutuşun rengi! –
Sonsuzluk tarafından yutulacak Zaman’ın anı ne zaman çatlayacak,
ve ben ne zaman boğulacağım büsbütün?

Kendimle konuşuyorum, bir kenara konmuş kendimle sadece –
Dezenfektanlar sürülmüş bana ve ışıltılıyım, kurbanlığım ben.
Göz kapaklarıma ağır geliyor bekleyiş. Uyku gibi duruyor orada,
Büyük bir deniz misali. Açıklarda, açıklarda, hissederim ilk dalganın
Acılı yükünü bana doğru sürükleyişini, kaçınılmaz, bir gelgit misali.
Ve ben, bir deniz kabuğu gibi, yankılanırım bu beyaz sahilde
Karşılaşırım bunaltan seslerle, o korkunç elementle.

 

Üçüncü Ses:

Dağa benzeyen kadınların arasında, bir dağım şimdi.
Sanki büyüklüğümüz zihinlerini ürkütmüş gibi
Dolaşıyor aramızda doktorlar. Budalalar gibi gülümsüyorlar.
Böyle olmamın sebebi onlar, ve bunu da biliyor onlar.
Sanki bir çeşit sıhhatmış gibi sarılıyorlar kendi yassılıklarına.
Ve tıpkı benim gibi şaşırmış olsalardı ne yaparlardı?
Çıldırabilirlerdi.

Ve şimdi iki can kayarak gelse baldırlarımın arasından?
Alet edavatlarıyla o beyaz temiz odayı gördüm.
Çığlıklarla dolu bir yer orası. Mutlulukla değil.
“Hazır olduğunuzda geleceğiniz yer burası.”
İdare lambaları yassı kırmızı aylardır. Kanla soluktur.
Hiçbir şeye hazır değilim ben.
Beni öldüren bu şeyi öldürmeliydim ben.

 

Birinci Ses:

Bundan daha zalim bir mucize bulunmaz.
Atlar çeker beni, demir toynaklar.
Dayanırım. Bitinceye dek dayanırım. Bir işi tamamlarım.
İçi hekim ziyaretleriyle savrulan karanlık tünel,
Hekim ziyaretleriyle, tecellilerle, irkilmiş yüzlerle.
Bir barbarlığın merkeziyim ben.
Hangi acıları, hangi üzünçleri beslemek zorundayım ben?

Böylesi bir masumiyet öldürür mü? Ve öldürür mü? Hayatı sağıyor benden.
Ağaçlar kurur sokakta. Yağmur tahriş edici.
Dilimin üstüyle tadına bakarım yağmurun, ve işlenebilir dehşetlerin,
Ki o dehşetler aylakça durur, yüreklerinin tik tak çarpmalarıyla
Ve alet çantalarıyla görmezden gelinen vaftiz anaları misali.
Koruyan bir duvar ve çatı olacağım ben.
Bir gökyüzü ve bir iyilik tepesi olacağım. Ah, bırakın olayım!

Bir güç büyüyor içimde, eski bir inat.
Dünya gibi parçalanıyorum. Şu siyahlık var ya,
Siyahlığın şu balyozu. Bir dağda katlıyorum ellerimi.
Hava ağır. Bu işle ağır hava.
Kullanılmışım. Tepe tepe kullanılmışım.
Şu siyahlıkla sıkıştırılmış gözlerim.
Hiçbir şey görmüyorum.

 

İkinci Ses:

Suçlanırım. Düşlerim katliamları.
Siyah ve kırmızı ıstırapların bir bahçesiyim ben. İçerim onları,
Nefret ederek kendimden, nefret ederek ve korkarak. Ve şimdi gebe kalır dünya
Kendi sonuna ve koşar kendi sonuna doğru, sevgiyle açılmış kollarıyla.
Her şeyi hasta eden bir ölüm sevgisidir bu.
Ölü bir güneş lekeler gazete kağıdını. Kırmızıdır bu.
Hayat üstüne hayat kaybediyorum. Bu kara toprak içiyor onları.

Hepimizden daha vampirdir O. Bu yüzden destekliyor bizleri,
Besliyor bizleri, bu yüzden nazik. Kırmızıdır ağzı.
Tanıyorum O’nu. Yakından tanıyorum O’nu –
İhtiyar kış yüzü, ihtiyar kısır, ihtiyar zamanların fiyaskosu.
Çok hor kullandı O’nu erkekler. Yemek istiyor onları.
Onları yemek, onları yemek, onları yemek en sonunda.
Güneş battı. Ölüyorum. Bir ölüm yaratıyorum.

 

Birinci Ses:

Kimdir bu, bu mavi, bu öfkeli oğlan?
Işıltılı ve garip, sanki savrulmuş bir yıldızdan.
Öyle öfkeli görünüyor ki!
Uçmuş odanın birine, ardında bir çığlıkla.
Solar mavi renk. Her şeye rağmen O bir insan.
Kırmızı bir lotus açıyor kandan çanağında;
Sanki ben kumaşmışım gibi, dikiyorlar beni ipekle.

Ne yapıyordu parmaklarım O’nu tutmadan önce?
Ne yapıyordu ki kalbim sevgisini?
Bu denli berrak görmemiştim hiçbir şeyi.
Gözkapakları leylak çiçeği gibi.
Ve soluğu yumuşak, bir pervane misali.
Bırakmayacağım asla.
Umarım hep böyle olur. Sahtelik veya çarpıklık yok O’nda.

 

İkinci Ses:

Yüksekteki pencerede ay var. Geçip gitti şimdi.
Nasıl da doldurur ruhumu kış! Ve bu tebeşir beyazı ışık
Serer pullarını pencerelere, boş ofislerin pencerelerine,
Boş sınıfların, boş kiliselerin. Ah nasıl da çok boşluk var!
Ve bu bitiş var. Her şeyin korkunç bitişidir bu.
Şimdi etrafımda yığılmış bu bedenler, bu kutup uykucuları –
Hangi mavi aysı ışın dondurur onların düşlerini?

Soğuk, yabancı, bir alet gibi, girdiğini hissederim içime.
Ve şu şeyin uç tarafındaki bu çılgın ve sert yüzü, açılır
O-şekilli ağzı, şu şeyin daimi kederinin gediğinde.
Kan siyahı denizi çekip döndüren kadındır
Aydan aya, şu şeyin fiyaskolu sesleriyle.
Çaresizim kendi ipinin sonundaki deniz misali.
Huzursuzum. Huzursuzum ve faydasızım. Cesetler yaratırım ben de.

Kuzey’e gideceğim. Gideceğim uzun bir siyahlığın içine.
Kendimi bir gölge gibi görürüm, ne erkek ne de kadın,
Ne erkek gibi olmaktan mutlu olacak bir kadın, ne de
Hiçbir yoksunluk hissetmeyecek denli aldırmaz ve yassı bir erkek.
Bir yoksunluk hissederim ben. Parmaklarımı kaldırırım, on beyaz mertek.
Bak, karanlık sızıyor yarıklarından.
Barındıramam bunu. Barındıramam hayatımı.

Dış muhitin kadın kahramanı olacağım ben.
Suçlanmayacağım kopmuş düğmelerce,
Çorap topuklarındaki deliklerce, bir mektup kutusunda gömülü
Yanıtlanmamış mektupların o beyaz dilsiz yüzlerince.
Suçlanmayacağım, suçlanmayacağım.
Ne saat kolay bulacak beni, ne de uçurumlara rağmen
Perçinlenmiş bu yıldızlar.

 

Üçüncü Ses:

Uykudayken görürüm O’nu, kırmızı korkunç kızımı.
Bizi ayıran camın ardında ağlamaktadır.
Ağlamaktadır, ve kızgındır.
Kediler gibi kavrayan ve rendeleyen çengeller misali ağlayışları.
Dikkatime tırmanıyor kızım, bu çengeller sayesinde.
Karanlıkta ağlıyor, veya bizden uzakta
Işıldayan ve dönenen yıldızlara karşı.

O küçük kafasının ahşaptan oyulduğunu düşünürüm,
Kırmızı, sert ahşaptan, gözler kapalı ve ağız alabildiğine açık.
Ve bu açık ağızdan yayılır keskin çığlıklar
Oklar misali sıyırarak uykumu, saplanırlar yan tarafıma.
Dişleri yok kızımın. Ağzı büyük.
İyi olamayacak öyle karanlık sesler çıkarır ki.

 

Birinci Ses:

Nedir bu masum ruhları bize doğru fırlatan şey?
Bak, nasıl da bitap düşmüşler, atmış betleri benizleri
Keten kumaşla sarılmış karyolalarında, bileklerine bağlanmış adları,
Küçük gümüş ödüllerini almak için neleri göze almışlar, neleri.
Gür siyah saçlı olanlar da var, kel olanlar da.
Ten renkleri pembe veya solgundur, kahverengi veya kırmızı;
Başlamaktalar farklılıklarını hatırlamaya.

Sudan yapılmış olduklarını sanıyorum; hiçbir dışavurumları yok.
Uyuyor yüz ifadeleri, dingin sudaki ışık misali.
Özdeş giysileri içinde hakiki rahip ve rahibelerdir onlar.
Tıpkı yıldızlar misali, dünyaya yağmur gibi yağdıklarını görüyorum –
Hindistan’a, Afrika’ya, Amerika’ya, bu mucizevi şeylerin,
Bu saf, küçük putların. Süt kokuyorlar.
Ayak tabanlarına dokunulmamış. Havada yürürler onlar.

Hiçlik bu denli savurgan olabilir mi?
İşte oğlum.
Kocaman gözleri sıradan, yavan mavi.
Bana doğru dönüyor küçük, kör, parlak bir bitki misali.
Bir çığlık. Asıldığım çengeldir bu.
Ve bir süt ırmağıyım ben.
Sıcak bir tepeyim.

 

İkinci Ses:

Çirkin değilim. Hatta güzelim.
Biçimsiz olmayan bir kadını yansıtır ayna.
Bir kimlik ve giysilerimi geri verir bana hemşireler.
Böyle bir şeyin olması doğal diyorlar bana.
Doğal bir şey benim hayatımda, ve başkalarının hayatında.
Beş kişiden biriyim ben, veya böyle bir şey.
Umutsuz değilim.
Bir istatistik kadar hoşum. Burada işte rujum.

Kocamış ağza sürüyorum yeniden.
Bir gün önce, iki gün önce, üç gün önce, kimliğimle birlikte
Bir tarafa bıraktığım kırmızı ağız. Cuma günüydü.
Bir tatile bile ihtiyacım yok; bugün işe gidebilirim.
Sanki bir göz, bir bacak, bir dil kaybetmişim gibi,
Biçimsizliğimin bulanıklığı arasından beni sevecek,
Anlayışlı olacak kocamı sevebilirim.

Ve böyle dururum ayakta, biraz kör. Böyle yürür giderim
Tekerlekler üstünde, bacaklar yerine, ki aynı işlevi görür onlar.
Ve parmaklarla konuşmayı öğrenirim, bir dille değil.
Beceriklidir beden.
Bir denizyıldızının bedeni oluşturabilir kollarını yeniden
Ve oldukça cömerttir ayak konusunda semenderler. Ve ben de
Bende eksik olanlar konusunda aynı cömertliği yapabilir miyim ki?

 

Üçüncü Ses:

Küçük bir adadır O, uykulu ve huzur dolu,
Ve uluyan bir beyaz gemiyim ben:
Hoşça kal, hoşça kal.
Alazlanıyor gün. Hayli kederli.
Bu odadaki çiçekler kırmızı ve tropikal.
Bütün hayatlarını camın ardında yaşamışlar; titizlikle titrenmiş üstlerine.
Beyaz yüzlerden, beyaz çarşaflardan bir kışla yüzleşirler şimdi.
Bavuluma koyacak ne kadar da az şeyim var.

Tanımadığım şişman bir kadının giysileri var.
Tarağım ve fırçam var. Bir boşluk var.
Ansızın öyle güçsüzüm ki.
Hastaneyi terk eden bir yarayım ben.
Gitmelerine izin verdikleri bir yarayım.
Ardımda bırakıyorum sağlığımı. Bana bağlı kalacak birini bırakıyorum
Ardımda: çözüyorum parmaklarını sargıları çözer gibi: Gidiyorum.

 

İkinci Ses:

Yeniden kendimim. Yarım kalmış bir iş yok.
Balmumu misali beyaz rengim, çekilmiş kanım, yok herhangi bir bağım.
Yassıyım ve kızoğlankızım; ki hiçbir şey olmadığı anlamına gelir bu.
Silinemeyecek, yırtılamayacak ve atılamayacak, yeniden başlanamayacak hiçbir şey.
Şu küçük siyah dallar düşünmez tomurcuklanmayı,
Ne de şu kuru, kupkuru oluklar düşler yağmuru.
Pencerelerde rastladığım şu kadın – ne de derli toplu.

Öylesine derli toplu ki, bir ruh misali saydam.
Nasıl da mahçup mahçup ekliyor kendi derli topluluğunu
Afrika portakallarının cehennemine, ayaklarından asılmış domuzlara.
Boyun eğiyor gerçekliğe.
Bu şey kendimim. Kendim.
Tadarak dişlerimin arasında acılığı.
Gündelik hayatın hesaplanamaz kötü niyeti.

 

 

Birinci Ses:

Daha ne kadar zaman rüzgârı dışarıda bırakan bir duvar olabilirim ki?
Daha ne kadar zaman
Soğuk ayın mavi yıldırımlarını engelleyerek
Yumuşatabilirim güneşi elimin gölgesiyle?
Yalnızlığın sesleri, üzüncün sesleri
Vuruyor sırtıma amansızca.
Onları nasıl yumuşatabilir ki bu küçük ninni?

Daha ne kadar zaman yeşil meskenimin etrafında bir duvar olabilirim?
Daha ne kadar zaman ellerim
O’nun yarasına sargı olabilir, ve sözcüklerim
Neşelendirebilir gökteki kuşları, avutarak, avutarak?
Korkunç bir şeydir bu,
Böylesine açık olmak: Sanki kalbim
Bir yüz takınmış ve yürümüş dünyaya doğru.

 

Üçüncü Ses:

Bugün baharla sarhoştur üniversiteler.
Siyah cüppem küçük bir cenaze töreni gibi:
Ciddi olduğumu göstermektedir bu şey.
Taşıdığım kitaplar yarıp saplanıyor yan tarafıma.
Bir zamanlar eski bir yaram vardı, fakat iyileşmekte şimdilerde.
Bir ada hakkında düş kurmuştum, çığlıklarla kıpkızıl.
Bir düştü bu, ve bunun hiçbir önemi yoktu.

 

Birinci Ses:

Evin etrafındaki o büyük karaağaçta filizlenir şafak.
Geri döndü kırlangıçlar. Kâğıt roketler misali çığlık atmaktalar.
Duyarım saatlerin sesinin genişlemesini
Ve ölmesini çalı çitlerinde. Duyarım ineklerin böğürtülerini.
Kendilerini ikmal eder renkler, ve çatının ıslak
Samanları tüter güneşte.
Beyaz yüzlerini açar nergizler meyve bahçesinde.

Arındım şüphelerimden. Şüphelerimden arındım.
Bunlar çocuk odasının berrak ve parlak renkleridir,
Konuşan ördekler, neşeli kuzulardır.
Safım yeniden. Mucizelere inanırım.
Beyaz gözleriyle ve parmaksız elleriyle uykularımı bozan
O korkunç çocuklara inanmam ben.
Benim değil onlar. Bana ait değildir onlar.

Normal şeyler düşüneceğim.
Küçük oğlumu düşüneceğim.
Henüz yürüyemiyor. Tek sözcük bile söyleyemiyor.
Beyaz kundaklar içinde daha.
Fakat teni gül kurusu ve kusursuz. Sık sık gülümsüyor.
Odasını büyük güllü duvar kâğıtlarıyla kapladım,
Her şeyin üstüne küçük kalpler boyadım.

Oğlumun sıradışı biri olmasını istemem.
Sıradışıdır İblis’in ilgisini çeken.
Sıradışıdır hüzünlü tepeyi tırmanan
Veya çölde oturup annesinin yüreğini yaralayan.
Oğlumun sıradan biri olmasını isterim,
Kendisini sevdiğim gibi beni sevmesini,
İstediğiyle ve istediğinde evlenmesini isterim.

 

Üçüncü Ses:

Çayırlıkta sıcak öğle vakti. Düğünçiçekleri
Terleyip eriyor, ve sevgililer
Geçip gidiyor, geçip gidiyor.
Renkleri siyahtır ve gölgeler misali yassılar.
Sargıların olmaması ne kadar da güzel!
Çimen misali yalnızım ben. Özlemini çektiğim ne?
Her ne ise o şey, bulabilecek miyim ki onu ben?

Kuğular gitti. Hâlâ hatırlar
Onların beyazlıklarını ırmak.
Işıklarıyla koşuşturur arkalarından.
Bir bulutta bulur onların biçimlerini.
Nedir sesindeki öylesi bir hüzünle
Kuşun feryat figanı?
Der ki, körpeyim daha. Özlemini çektiğim ne?

 

İkinci Ses:

Evde lambanın ışığı altındayım. Uzuyor akşamlar.
Onarıyorum ipek bir kombinezonu: bir şeyler okuyor kocam.
Nasıl da güzel barındırıyor ışık bu şeyleri.
Bir çeşit duman var bahar havasında,
Sanki hiç yorulmayan bir şefkat uyanmış gibi,
Sanki bir şey iyileşiyormuş gibi,
Parkları, küçük heykelleri pembelikle kapsar bir duman.

Beklerim ve özlem çekerim. Sanıyorum iyileşiyorum.
Yapacak çok şey var daha. Titiz ellerim
Bu kumaşa danteli dikebilir. Kocam
Çevirir ve çevirir sayfalarını bir kitabın.
Ve işte böyle evdeyiz birlikte, mesaiden sonra.
Sadece zamandır ellerimizi ağırlaştıran.
Sadece zamandır, ve bunun da önemi yoktur.

Ansızın kağıda dönüşebilir sokaklar, fakat iyileşirim ben
O uzun düşüşten sonra, ve yatakta bulurum kendimi,
Döşek üstünde güvenlik içindeyim, sanki düşermişim gibi kenetlidir ellerim.
Yeniden bulurum kendimi. Gölge falan değilim ben,
Ayaklarımdan başlayan bir gölge olsa da. Bir ev hanımıyım ben.
Beni bekler şehir ve özlemimi çeker. Küçük çimenler
Çatlatır taşları, ve hayatla yemyeşildir.

 

Sylvia Plath (1932-1963)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy