Medusa

 

Taş ağız-tıkaçlarının o toprak dilleri dolaylarında,

Beyaz değneklerle devrilir gözler,

Kulaklar denizin tutarsızlıklarını avuçlar,

Cesaret kıran kafanı korursun – Tanrı-topu,

Merhametlerin merceği.

 

Karinamın gölgesinde yüzdürür

Yardımcıların yabanıl hücrelerini,

Yürekler gibi itelerler, tam ortada

Kırmızı linç yaraları, yarık gelgite binerek gider

Yola koyulmanın en yakın noktasına,

 

Sürükler onların İsa saçlarını.

Kaçtım mı acaba?

Sana sarmalanmış zihnim

Haylidir midyelenmiş göbeğine, Atlantik palamarı gibi,

Tutar kendini, sanki mucizevi bir tamirat durumunda.

 

Her neyse, sen hep oradasın,

Hattımın öbür tarafındaki titrek nefes,

Su değneğime sıçrayan

Su kavisi, göz kamaştırıcı ve minnettar,

Dokunur ve emer.

 

Seni çağırmadım.

Seni hiç çağırmadım.

Gene de, gene de

Deniz üstünden buharlaştın bana,

Şişko ve kırmızı, hareketli aşıkları

 

Felç eden bir plasenta.

Küpeçiçeğinin kan çanlarından

Nefesini sıkıp çıkaran

Kobra ışığı. Hiç nefes alamıyordum,

Ölü ve parasız,

 

Bir X-ışını misali, aşırılı ışıklıyım.

Kim olduğunu sanıyorsun?

Bir Komünyon ekmeği mi? Ağlak Mary mi?

Bedeninden hiçbir parça dişlemeyeceğim,

İçinde yaşadığım şişe,

 

Berbat Vatikan’dır.

Ölesiye bıkmışım o sıcak tuzdan.

Haremağaları gibi yeşil, senin isteklerin

Tıslarlar günahlarıma.

Git öteye, yılanbalığı dokunaçlar!

 

Bir şey yok seninle benim aramda.

 

16 Ekim 1962

 

Sylvia Plath (1932-1963)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy