Berck Plajı

 

(I)

İşte budur deniz, yani bu büyük bekleyiş durumu.
Nasıl da emer iltihaplarımı güneşin sargısı.

Soluk renkli kızlarca dondurucudan kepçeyle dökülmüş
Elektriklendiren renkli şerbet, kavrulmuş ellerle dolanır havada.

Niye bu denli sessizdir, ne saklarlar?
İki bacağım var, ve giderim gülümseyerek.

Kumdan bir amortisör öldürür titreşimleri;
Millerce yayılır, koltuk değneksizdir çekmiş sesler

Ve dalgalanır, eski boylarının yarısıdır.
Bu çıplak yüzeylerle haşlanmış gözün hatları,

Sabitlenmiş elastikler gibi, bumerang misali yaralar sahibini.
Siyah gözlükler takması bir mucize mi?

Siyah papaz cüppesi giymesi bir mucize mi?
Buraya gelir şimdi, hep birden sırtını O’na dönen

Uskumru toplayıcılarının arasında.
Bedenin parçaları gibi dokunurlar siyah ve yeşil ağ örüntülerine.

Bunları billurlaştıran, yılanlarla dolu deniz
Sürünerek kaçar, ıstıraplı uzun bir tıslamayla.

 

(II)

Bu siyah çizmenin kimseye yok merhameti.
Niye olsun ki, ölü bir ayağın cenaze arabasıdır bu,

Uzun, ölü, parmaksız ayağı bir papazın
Ki iskandiller kitabının kuyusunu,

Manzara misali çıkıntı yapar önünde kıvrık yazı.
Müstehcen bikiniler saklanır kumullarda,

Işığı gıdıklar, memeler ve kalçalar
Bir şekercinin küçük kristallerden şekeri,

Yuttuğu bir şeyden ötürü hasta –
Yeşil bir havuz açarken gözünü,

Kollar bacaklar, tasvirler, feryatlar. Beton ambarların ardında
İki aşık ayırır birbirinden kendilerini.

Ey beyaz deniz çanağı,
Hangi iç çekmeler bu fincanlarda, hangi tuz gırtlakta…

Ve seyirci, titreyerek,
Gerilmiş uzun bir cisim gibi

Durgun bir büyük tehlike arasında,
Ve yabani bir ot, cinsel organlar gibi kıllı.

 

(III)

Otelin balkonlarında, pırıl pırıl nesneler,
Nesneler, nesneler –

Tekerlekli koltukların çelik boruları, alüminyum koltuk değnekleri.
Tuzun tatlılığı misali. Niçin yürümeliyim ben

Kazlarla lekelenmiş mendireğin ötesine?
Hemşire değilim ben, beyaz ve görevde,

Bir gülüş değilim ben.
Kancayla ve çığlıklarla, bir şeyler peşinde bu çocuklar,

Ve onların korkunç hatalarını sarmak için çok küçüktür kalbim.
Bu bir erkeğin parçası: O’nun kırmızı kaburga kemikleri,

Ağaçlar gibi çatlayan sinirler, ve işte cerrah:
Ayna gibi bir göz –

Bilginin bir kesiti.
Bir odada çizgili bir döşek üstünde

Yaşlı bir adam yok olmaktadır.
Sızlayan karısından fayda yoktur.

Sarı ve değerli, gözbebekleri nerededir,
Ve dil, külden bir safir.

 

(IV)

Kâğıttan fırfırla bir düğün pastası suratı.
Nasıl da olağanüstüdür adam şimdi.

Bir azize sahip olmak gibi bir şeydir.
Kanatlı başlıklarında güzel değil artık hemşireler;

Kahverengileşirler, dokunulmuş gardenyalar misali.
Duvardan uzaklaştırılmıştır tekerlekli yatak.

Budur tamamlanmış olmak. Dehşetli bir şeydir.
Pudralı burnunun öyle beyazca öyle hırpalanmadan

Yükseldiği yapışkan çarşafın altında
Pijama mı giyiyor yoksa akşamlık bir takım elbise mi?

Bir kitapla desteklediler çenesini pekişene dek
Ve titreyen ellerini kavuşturdular: elveda, elveda.

Şimdi uçuşur yıkanmış çarşaflar güneşte,
Şirinleşir yastık kılıfları.

Bir inayettir bu, bir inayet:
Sabun renkli meşeden uzun tabut,

Mükemmel bir ılımlılıkla kendini gümüşe kazdıran
O ham tarih ve meraklı taşıyıcılar.

 

(V)

Gri gök siner, yeşil bir deniz gibi büklüm büklüm
Koşup gider uzaklara tepeler, saklayarak oyuklarını,

Bu oyuklar zevce düşüncelerinin beşiğini sallar,
Duyarsız, elverişli kayıklar,

Entarilerle ve şapkalarla ve porselenle ve evli kız evlatlarıyla dolu.
Taş evin oturma odasında

Açık pencereden dışarı titreşir bir perde,
Titreşir ve dalgalanır, sefil bir mum.

Bu ölü adamın dilidir: hatırla, hatırla.
Nasıl da uzaktadır şimdi adam, yaptığı işler

Etrafında salonun mobilyaları gibi, bir dekor gibi.
Toparlanırken solgunluklar –

Ellerin solgunluklarıyla handiyse komşu yüzlerdeki,
Uçan irislerdeki coşkun solgunluklar.

Uçup gidiyorlar hiçlik olmaya: hatırla bizi.
Hafızanın boş sıraları bakar taşların üstünden,

Mavi damarlı mermer yüzeyler, ve jöle kavanozlarının nergisleri.
Öyle güzel ki yukarısı: orası bir konaklama yeri.

 

(VI)

Bu misket limonu yapraklarının doğal semizliği! –
Kiliseye yürür ağaçlar, budanmış yeşil bilyeler misali.

Papazın sesi, cansız havada,
Karşılaşır girişte mevtayla,

Seslenir ona, tepeler yuvarlanırken ölü çanın çınlamalarıyla;
Buğdayın ve ham toprağın bir ışıltısı.

Bu rengin adı nedir?
Güneşle onmuş kabuklu duvarlardaki eski kan,

El ayak köklerinden eski kan, yanmış yürekler.
Siyah cep defteriyle dul kadın ve üç kız evladı,

Gereklidir çiçeklerin arasında,
Sarıp sarmalar yüzünü ince keten misali,

Tekrar sermek için değil.
Yapay gülücüklerle solucan yeniği bir gökyüzü,

Geçerken bulut bulut.
Ve bir tazeliği yayar gelin çiçekleri,

Ve ruh bir gelindir
Sessiz bir yerde, ve damat kırmızıdır ve unutkandır, cansızdır.

 

(VII)

Bu arabanın camı ardında
Mırlar dünya, içe dönük ve latif.

Ve ben karanlık elbise içinde ve suskun, bir parti üyesiyim,
Düşük viteste arabanın arkasında kayarım yukarı yavaşça.

Ve papaz bir küvettir,
Katranlı bir bez, kederli ve donuk,

Güzel bir kadınmış gibi izler çiçekli arabadaki tabutu,
Memelerden bir zirve, gözkapakları ve dudaklar,

Hücum eder doruğa.
O vakit, çitli avludaki çocuklar

Eriyen ayakkabı boyasını koklar,
Döner yüzleri, kelimesiz ve yavaşça,

Açılır gözleri
Harika bir nesneye –

Altı değirmi siyah şapka çimende ve tahtadan bir dörtgen;
Ve çıplak bir ağız, kırmızı ve hantal.

Bir dakika için dalgalanır gökyüzü kan sıvısı gibi bir deliğin içine.
Herhangi bir umut yok ki terkedilmiş olsun.
(1962)

 

Sylvia Plath (1932-1963)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy