ATLAR

 

Atları gördüm pencereden.

Berlin’de kıştı. Işıksızdı

ışık, göksüzdü gök.

 

Islak bir ekmek gibi beyazdı hava.

 

Ve kışın dişleriyle kemirilmiş gibi görünen

yalnız bir sirki gördüm penceremden.

 

Birden on atı götüren bir adam

göründü sisin arasından.

 

Neredeyse kımıltısız alev dalgaları gibiydiler,

fakat o saate kadar boş olan bütün dünyayı

doldurdular gözlerimde. Kusursuz, alazlı,

tuzun düşüne benzeyen yeleleriyle,

uzun temiz bacaklarıyla on tanrı gibiydiler.

 

Sağrıları dünyalar ve portakallardı.

Renkleri baldı, kehribardı ve ateşti.

 

Gururun taşından oyulmuş

sütunlardı boyunları,

ve öfkeli gözleri gösteriyordu

bir mahkûmun gücünü.

 

Ve orada, gün ortası sessizliğinde,

o kirli ve hüzünlü kışın ortasında,

atların o yoğun varoluşları

kandı, ritimdi, hayatın kışkırtıcı hazinesiydi.

 

Baktım. Baktım ve yeniden buldum bilmeden

kaynağı, o altın dansı, göğü

ve güzellikte yaşayan ateşi.

 

Unuttum o kasvetli Berlin kışını.

 

Ama unutamam atları çevreleyen ışığı.

 

[Estravagario”dan]

 

Pablo Neruda (1904-1973)

Çeviren: İsmail Haydar Aksoy