Shu Okçularının Şarkısı

Buradayız, ve göveren taze eğreltiotlarını toplarız
Ve “ne zaman geri döneriz yurdumuza?” diye sorarız.
Buradayız çünkü Ken-ninler bizim düşmanımız,
Şu Moğollar yüzünden yok rahatımız.
Yumuşak taze eğreltiotlarını kazarak çıkarırız;
Biri “Dönüş” dese, kederle dolup taşarız.
Gamlı gönüllerimizle, büyük kederimizle, açız ve susamışız.
Henüz güvenlikli değil savunma hattımız,
Bu yüzden kimsenin dönmesine göz yumamayız.
Eski eğreltiotu saplarını kazarak çıkarırız.
“Ekim’de dönmemize izin verirler mi?” diye sorarız.
Saray işlerinde boş zaman yok bizlere, bizimse rahatımız.
Acıdır ıstırabımız, fakat dönemeyiz yurdumuza.
Hangi çiçek tomurcuklanmakta?
Kimin arabasıdır bu? Generalinki.
Atları, O’nun atları bile, yorgun. Güçlüydüler oysa ki.
Mola vermedik hiç, üç savaş hem de bir ayda.
O’nun atları bile yorgun, Yüce Gök adına.
Generaller atların üstünde, askerler atların yanında.
Atlar iyi eğitilmiş, generallerdeki oklar fildişi oklar
Ve balık derisiyle süslenmiş sadakları var.
Düşman çevik, dikkatli olmalıyız.
Yola koyulduğumuzda, sarkıyordu söğütler baharda,
Döneriz karda kışta,
Yavaşça yürürüz, açız ve susamışız.
Gamla doludur gönüllerimiz, kimin umurunda ki acımız?

(Bunno tarafından, yaklaşık olarak İ.Ö. 1100 yılında yazıldı)

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

7. Kanto

Eleanor (bozuldu bir Britanya ikliminde)
Ελανδρος ve Ελεπτολις, ve
Zavallı ihtiyar Homer kördür,
Bir yarasa gibi kör,
Kulaktır, denizin kabarışına kulaktır;
İhtiyar adam seslerinin şıngırtısına.
Ve sonra hortlak Roma,
Oturulacak dar mermer
“Si pulvis nullus” dedi Ovid,
“Erit, nullum tamen excute.”
Sonra tabur ve meşaleler, e li mestiers ecoutes;
Sadece savaş sahnesi, fakat sahne gene de,
Sancaklar ve bayraklar y cavals armatz
Darbe üstüne darbe değil sadece, kör anlatı,
Ve Dante’nin ”ciocco”su, av hayvanına basılmış dağlama demiri.

Un peu moisi, plancher plus bas que le jardin.

“Contre le lambris, fauteuil de paille,
“Un vieux piano, et sous le baromètre …”

İhtiyar adamların sesleri, sahte mermer sütunları altında,
Son moda ve yarı karanlık duvarlar,
Daha temkinli yaldız, ve tahta paneller
İzlenimi bırakılmış, çünkü kiralık bu daire
Belirsizlik içerir … üç meydan ötede;
Ev aşırı dolu, tablolar
Azıcık fazla yağlı.
Ve o büyük kubbeli baş, con gli occhi onesti e tardi
Kımıldar önümde, ağırlaşmış hareketleriyle bir hortlak,
Grave incessu, içerek nesnelerin tonunu,
Ve o ihtiyar ses yükseltir kendisini
Örerek bitimsiz bir cümleyi.

Biz de bulunduk hortlaksı ziyaretlerde, ve bizi
Tanıyan merdiven, buldu bizi yeniden kendi dönemecinde,
Boş odalarda kapıları çalarak, aradık defnedilmiş güzelliği;
Ve güneşle esmerleşmiş, hoş ve düzgün biçimli parmaklar
Kaldırmaz bükülmüş bronzdan sürgüyü hiç, Empire marka kulp
Dönmez hiç kapı tokmağının düşmesiyle; yanıt veren ses yok.
Yabancı bir kapıcı, o gutlu ayaklının yerine.
Bütün bunlara karşı kuşku duyarak arar insan yaşayanı,
İnat ederek gerçekliğe. Solmuş çiçekler
Tesirsizce süpürülüp atılmış yedi yıl kadar önce.
Kahrolası tahta perde! Duvar kağıdı, koyu kahverengi ve gergin,
Entipüften ve kahrolası tahta perde.
İone, ölü uzun yıl
Benim sövem, ve Liu Ch’e ‘nin sövesi.
Lastik silgiyle silinip gitti zaman.
Bir isim taşır Elysée geleceğe
Ve ardımdaki otobüs asılmam için bir tarih verir bana;
Alçak tavan ve Erard piyano ve gümüş,
Bunlar “zaman” içindedir. Dört sandalye, kavis cepheli dolap,
Masadaki sepet, aşağı sarkmış örtünün ucu.
“Heykel kaidesinde bira şişesi!
“O, Fritz, çağdır, bugün geçmişe karşı,
“Çağdaş”. Ve sürer tutku.
Onların eylemlerine karşı, aromalara. Odalar, tarih kayıtlarına karşı.
Smaragdos, chrysolithos; De Gama çizgili pantolonlar giyerdi Afrika’da
Ve “Denizin dağları süvari bölüğü doğurdu”;

Le vieux commode en acajou:
Değişik katmanların bira şişeleri,
Fakat Tyro gibi öldü mü kadın? Yedi yıl içinde?
Ελέναυς, Ελανδρος, Ελεπτολις

Deniz koşar kıyının oyuğunda, sallayarak yüzen çakıl taşlarını,
Eleanor!
Kırmızı perde daha az kırmızı bir gölge fırlatır;
Buovilla’da lamba ışığı, e quel remir,
Ve bütün o gün
Nicea hareket etti önümde
Ve o soğuk gri hava rahatsız etmedi O’nu.
Çıplak bütün güzelliğine rağmen, ısırılmadı tropik derisi,
Ve o uzun narin ayakları kondu kaldırım taşının çevresine
Ve O’nun kımıldayan endamı önüme geldi,
Biz vardık sadece.
Ve bütün o gün, başka gün:
İnsanlar gibi tanıdığım ince kapçıklar,
Göçmüş çekirgelerin kuru miğferleri
Söyleyerek söylevin bir kavkısını …
Sandalyelerle masa arasına destekli …
Sözcükler çekirge-kavkıları misali
Kımıldadı içinde bir yaratık olmadan;
Ölümü çağıran bir kuruluk;

Sahte Mycenae duvarlarının, “taklit” sfenkslerin,
Sahte Memphis sütunlarının arasında, başka bir gün,
Ve cazcıların altında bir kılıf, bir sertlik ya da sessizlik,
Eski evin kavkısı.
Kahverengi-sarı ağaç, ve renksiz sıva,
Kuru profesör konuşması …
Şimdi diniyor o mendebur tempolu müzik,
Bu ev tarafından evden atıldı ev.

Omuzlar bile yamyassı ve saten ten,
Raks eden kadının geçmiş yanakları,
O ölü kuru konuşma hâlâ, zehirli gaz misali –
On yıl geçmiş, kadehi etrafında kaskatı kesildiği,
Havanın taş kesilişi.
O zevksiz eski okul odası durur kendi başına;
Delikanlılar, asla!
Konuşmanın kavkısı yalnızca.
O voi che siete in piccioletta barca,
Dido boğuldu hıçkırıklarla, çünkü O’nun Sicheus’u
Ağırca yatıyor kollarımda, ölü ağırlık
Boğulur göz yaşlarıyla, yeni Eros,

Ve sürüp gider hayat, çıplak tepelerde dalgın dolaşarak;
Elden sıçrar yalaz, ilgisizdir yağmur,
Gene de içer susuzluğu dudaklarımızdan,
Yankı gibi güvenilir,
Yağmur pusunun titrek ışığında bir biçim yaratma tutkusu;
Fakat boğuldu Eros, boğuldu, ağır, Sicheus için akan
Gözyaşlarıyla yarı ölü.

Devinimi küçümseyen hayat:
Değil mi ki kapçıklar, önümde, devinir,
Sözcükler tıkırdar: kavkılar yayılmış kavkılar tarafından.
Ülkelerin ve hapishanelerin canlı insanı,
Sallar kuru tohum zarlarını,
Arar eski niyetleri ve dostlukları, ve o büyük çekirge miğferleri
Eğilir zevksiz masaya,
Kaldırırlar kaşıklarını ağızlara, batırırlar çatalları pirzolalara,
Ve seslerin avazı gibi avaz avazalar.
Lorenzaccio
Onlardan daha canlı, yalazlarla ve seslerle daha dolu.
Ma se morisse!
Credesse caduto da sè, ma se morisse.
Ve o uzun ilgisizlik kımıldar,
Daha bir yaşayan kavkı,
Yazgının havasında sürüklenir, kuru fakat sağlam hortlak.
Ey Alessandro, üç kere uyarılmış reis ve nöbetçi,
Nesnelerin sonsuz nöbetçisi,
Nesnelerin, insanların, tutkuların.
Gözler yüzmekte kuru karanlık havada,
E biondo, cam grisi irisle, yanlara eşit yatırılmış saçlarla
Sert, sessiz yüz hatları.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

H. S. Mauberley (Hayatı ve Tanışları) – VII –

“Siena Mi Fe’, Disfecemi Maremma”

Salamura ceninlerin ve şişelenmiş kemiklerin arasında,
Katalogu mükemmelleştirmekle uğraşırken,
Strasbourg’un senatör ailelerinin
Son evladı Mösyö Verog’u buldum.

Gallifet’ten bahsetti iki saat boyunca;
Dowson’dan; Kafiyeciler Kulübü’nden;
Bir meyhanede yüksek bir sandalyeden düşüp
Nasıl öldüğünü anlattı bana (Johnson) Lionel’in …

Fahişeleri otellerden ucuz buldu Dowson;
Moral düzeltmek için Headlam; Bacchus, Terpsichore
Ve kilise için, aşırı sevinçle doluydu tarafsız görüntü.
Derken konuştu “Dor Hali”nin yazarı,

Fakat alkolden bir eser görülmedi
Gizlice yapılmış otopside –
Korundu doku – viski ısıttıkça
Newman’a doğru ortaya çıktı saf bellek.

Verog Bey, ayak uyduramayıp çağa,
Akranlarından ayrı,
Savsaklandı gençlerce,
Bu hayale dalmalardan ötürü.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

H. S. Mauberley (Hayatı ve Tanışları) – VI –

Yeux Glauques

Hâlâ saygındı Gladstone,
John Ruskin ürettiğinde
“Kral’ın Hazineleri”ni; hâlâ sövüyordu
Swinburne ve Rosetti.

Yükseltti sesini Foetid Buchanan
Kadının o faun başı
Ressamlar ve zinacılar için
Bir eğlenceye dönüştüğünde.

Burne-Jones karton kutuları
Korudu kadının gözlerini;
Hâlâ, Tate’de, öğretmekteler
Cophetua’ya rapsodileştirmeyi;

Dere suyu gibi cılız,
Cansız bir dik bakışla.
İngiliz Rubaiyat’ı ölü doğmuştu
O günlerde.

O cılız, apaçık dik bakışın aynısını hâlâ fırlatır
Faun-benzeri yarı harap bir yüzden,
Arayış içinde ve edilgen …
“Ah, zavallı Jenny’nin durumu” …

Kadının son maquero’sunun
Zinalarında, bir dünyanın
Hiçbir hayret göstermemesinden dolayı
Şaşkın.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

6. Kanto

Ne yaptın sen, ey Odysseus,
Biliriz senin ne yaptığını …
Ve o Guillaume satıp savuşturdu elindeki toprakları
(Poitiers’in yedide birini, Aquitain’in dokuzda birini).
“Tant las fotei com auzirets
“Cen e quatre vingt et veit vetz …”
Elimdeki taş canlıdır, ekinler
Gür göverecek öldüğüm yıl …
Ve (e maire del rei jove) kızı Kral Henry ile evli olan
Normandiya Düşesi’yle evlenecek
Bir erkek evlat (ki O’nu, yani Guillame’yi) doğuracak
Eleanor’la evlenene dek Louis …
Gün sonuna dek deniz üstünde gittiler (O, Louis, Eleanor’la)
Vardılar nihayet Acre’ye.
“Ongla, amca” dedi Arnaut
Amcası Acre’yi yönetiyordu
Ve çocukluğunu biliyordu Eleanor’un
(Theseus, Aegeus’un oğlu)
Ve O, Louis, rahat değildi o kentte,
Ve rahat değildi Ürdün Irmağı yanında
Ve Eleanor hurma bahçesine atla giderken
Eşarbı Saladin’in miğferindeydi.
O yıl boşadı O’nu, O Louis,
Böylelikle Aquitaine’den de boşanmış oldu.
Ve o yıl evlendi O’nunla
(17 talibini tepmiş olan) Plantagenet
Et quand lo reis Lois lo entendit
Mout er fasché.
Nauphal, Vexis, Harry Jüpiter
Kendi hayatının ve bütün mirasçılarının hayatının
Sahibi Gisors olacaktı, ve Neufchastel’deki Vexis,
Fakat eğer mirasçı yoksa Gisors geri verecekti …
“Alix’le evlenmeye gerek yok … bölünmez
Mukaddes Teslis adına … Bir zamanlar babasının vesayetindeki
Alix’le evlenmesine gerek yok biraderimiz Richard’ın ve …
Fakat her kimi seçerse seçsin … çünkü Alix, vs …

Eleanor, domna jauzionda, Richard’ın annesi,
Otuz yaşını doldurdu (bundan önce yıllar geçti tabii ki)
Nehir bataklığı kıyısında, süslü kilise avlusunda,
Malemorte, Correze, ki O’na:
“Ventadourlu Hanımefendim
“Eblis tarafından içeri kapatıldı
“Ve ne şahin uçuracak ne de av avlayacak
“Ne de havadan beleş kapacak hanımımı
“Ne de balıkların olta yemine çıktığını seyredecek
“Ne de ateş böceği uçacak ışık saçarak dere kenarında
“Ben burada bulundukça, Madam.
“Que la lauzeta mover”
“Eblis’e sözlerimi iletmenizi rica ederim
“Bu işleri yapanı siz gördünüz
“Ve bu şarkı gibi şarkıları uzaklarda bana söyleten
“Ve havaya öyle bir ışık yayan
“Kadınımı ola ki serbest bırakır”.

E lo Sordels si fo di Mantovana,
Yoksul bir şövalyenin oğlu, Sier Escort,
Ve neşelendirdi kendi kendisini şarkılarda
Ve haşır neşir oldu sarayın adamlarıyla
Ve Richard Saint Boniface’ın sarayına gitti
Ve orada tutuldu O’nun karısına
Cunizza da Romano’ya,
Ki azat etmişti kölelerini bir Çarşamba günü
Masnatas et servos, şahittir
Picus de Farinatis
Ve Don Elinus ve Don Lipus
Farinato de’ Farinati’nin oğulları
“Özgür kişi, özgür istençtir; özgürdür
“Satın almakta, şahitliğinde, satmakta ve vasiyetinde,
A marito subtraxit ipsam …
Dictum Sordellum concubuisse:
“Kış ve Yaz O’nun zarafetinin şarkısını söylerim,
Nasıl güzelse gül, öyle güzeldir yüzü,
Hem Yaz hem de Kış şarkısını söylerim O’nun,
Kar O’nu hatırlamamı sağlıyor”.

Ve Sarlat’lıydı Cairels …
Troezene’dendi Theseus
Ve O’na zehir vermek isterlerdi
O’nun kılıcı altında yaşamasalardı.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

5. Kanto

Muazzam hacim, dev kütle, aynı anlama gelir;
Ecbatan, saat işler ve yok olur
Tanrı’nın dokunuşunu bekleyen gelin; Ecbatan,
Biçimli sokaklarıyla o şehir; hayal gücü yeniden:
Aşağıda viae stradae’de, harmanili ve eli silahlı kalabalık,
Koşuşturuyorlar kalabalığın işlerine,
Ve Mısır’dı Kuzey,
Ve siper duvarından aşağı bakınca
Alçaktaki çorak toprağı kesen
Göksel Nil, derin mavi,
Yaşlı adamlar ve develer
Çalıştırırken su çarklarını,
Ölçülemez denizler ve yıldızlar.
İamblichus’un ışığı, yükselir ışık,
Keklik sürüsü gibi kıvılcımlar.
“Ciocco” misali, av hayvanına basılmış dağlama demiri,
“Et onmiformis”: Hava, ateş, solgun yumuşak ışık.
Topazın üstesinden gelebilirim, ve üç çeşit mavinin;
Fakat zamanın kancasındadır onlar.
Ateş mi? Her daim, ve hayal gücü her daim,
Kulak cansız, gönlünce uçuşan ve yiten
Hayal gücüyle belki. Örüyor altın uçlarla.
Altın sarısı, safran … Romalı Aurunculeia’nın ayakkabısı,
Ve ayakların sürüyüp gelir, ve haykırır: ” Da nuces!
Nuces!” övgüsünü, ve Hymenaeus ”kızı kocasına götürün”,
Ya da ” Sextus burada gördü kızı”.
Etrafımda sesin kıkırdayışı, her daim.
Ve ”Hesperus”tan…
Eski o şarkının huzuru: ”denizin sırtındaki ışık söner,
“Ve Lydia’da yürür kadınlar çifter çifter
“Çiftlerin arasında emsalsizler, ki bir kere Sardis’te
“Doya doya…”
“Denizin sırtındaki ışık söner, ve uzaklara konulmuş
“Birçok şeyler getirilir hatırana,” ve üzüm kütükleri
Kendi başına uzanır, taze yapraklar gelir sürgünlere,
Kuzey rüzgârı ısırır dalı, ve yürekteki denizler
Savurur soğuk dalgaları,
Ve üzüm kütükleri kendi başına uzanır,
Ve uzaklara konulmuş birçok şeyler getirilir
Hatırana, ey Attis, ey bereketsiz.
Konuşmalar akıp gitti gecede uzun uzun.
Ve yeni kazandığı rütbeyle dinç Mauleon’dan
Yağmur merdivenlerine yaklaşmanın labirentindeki Poicebot’a –
Kadınlarla doluydu hava.
Ve Savairic Mauleon
Toprak verdi O’na ve şövalyelik payesi, ve o kadınla evlendi O.
Romerya’ya doğru yolculuk arzusu doğdu içine;
Ve İngiltere dışında yavaşça kalkan gözkapaklarıyla bir şövalye
Lei fassa furar a del, bir cazibe ekledi kadına …
Ve teslim etti kadını sekiz aydan sonra.

“Bir kadınla olma arzusu doğdu içine,”
Poicebot, şimdi İspanya’nın Kuzey yolunda
(Denizin değişmesi, suda bir grilik)
Ve kentin ucunda küçük bir evde
Buldu bir kadını, değişmiş fakat tanıdık bir çehre;
Çetindi gece, ve sabahleyin ayrılış.

Ve Pieire kazandı aşıkların atışmasını, Pieire de Maensac,
Şarkı ya da toprak üstüne bahis vardı, ve dreitz hom
Ve De Tierci’nin karısını aldı yaptıkları savaşla:
Auvergnat’taki Truva.
Bu esnada limandaki kiliseyi üst üste yığıyordu Menelaus,
Tyndarida’yı alıkoydu. Dauphin durdu de Maensac’la birlikte.

Nihayet yıkandı John Borgia. (Saatin tıklamaları deler hayal gücünü)
Tiber, pelerinle karanlık, ıslak kedi, kısmen parıldayan.
Toynakların tıkırtısı, süprüntü arasından,
Yapışarak sıkıca kaygan taşa. “Ve aktı pelerin”.
İftira çabuk ölür.
Fakat Floransalı Varchi,
Başka bir yılla yumuşamış, ve düşünüp taşınarak Brütüs’ü,
Sonra ”SİGA MAL AUTHİS DEUTERON!”
(Alessandro’ya) “Köpek gözü!!,
“Floransa Aşkı için hem; Venedik’e O’nunla birlikte gelen
“O adamı gördüm. Gerçekleri isteyen biriyim ben
“Ve adi işler bana göre değil… Ya da gizli bir kin için mi?”
Diyerek terk-i diyar ediyor Varchi,
Bizim Benedetto terk-i diyar etmekte.
Fakat “O adamı gördüm. Se pia?
“O empia? Çünkü Lorenzaccio ulu orta vurmayı düşünmekte
“Fakat kesin değil (çünkü Dük korumasız gitmezdi hiç)
“Ve O’nu duvardan aşağı atmayı isterdi
“Gene de O’nun işini bitiremeyeceğinden korkardı,” ya da
Alessandro iyisi mi “bilmesin diye ölümün kiminle geldiğini,
O se credesse, “Ayak kaydığında, ölüm gelip O’nu bulduğunda,
“Kuzenim Dük Alessandro kendi başına düştüğünü ve
“Ve kendisini düşüşten kurtaracak arkadaşı olmadığını düşünmesin diye.”
Caina attende.
Buz gölü orada benim altımda.
Varchi’ye olanların hepsini düşünde görmüştü önceden
Perugia’da, Del Carmine tarafından bir yıldız labirentinde yakalanıp,
Fırlatılıp doğum kağıdına, bir yorumlama eklenerek, anlatıldı,
Hepsi anlatıldı Alessandro’ya, anlatıldı üç kere,
Ölümüne ferman vereni.
In abuleia. Ne ki Don Lorenzino
Floransa Aşkı için hem … fakat
”O se morisse, credesse caduto da sè.”
SİGA, SİGA
Fark edildi ahşap mavnasında Schiavoni,
Dağıtıyor döleşini, Giovanni Borgia,
Papa’nın fillerini dürttüğü ve taçlandırılmadığı gecelerde
Peşine takılmaz artık Barabello’nun, ki orada
Mozarello giderdi Calabrian sokağında, ve en sonunda
Boğuldu bir katırın altında,
Bir şairin sonu,
Küflenmiş bir kuyu deliğinde, ah bir şairin sonu. “Sanazarro
“Yalnızdı ve bütün sarayda kendisine sadık olan tek kişiydi”
Çünkü Naples’in kaygıları hakkındaki dedikodu yol alır Kuzey’e,
Fracastor (ebesi yıldırımdı) Cotta, ve Ser D’Alviano,
Al poco giorno ed al gran cerchio d’ombra,
Mars kurbanlıklarının her yılki yakıcısı
Navighero’yla konuşmaktalar pazarlık konusunu,
(Boşuna yas tutmaktadır köle)
Ve en sonra gelen der ki “Dokuz yara vardı,
“Dört adam, beyaz at. Önündeki eyere tutunmuştu…”
Toynaklar tıkırdar ve kayar kaldırım taşlarında.
Schiavoni … pelerin… “İndir şu kahrolası şeyi!”
Sıçrayan su uyandırır ahşap mavnasındaki adamı.
Uykuya dalar Tiber, ay ışıklı kadife,
Kısmen parıldayan ıslak bir kedi.
“Se pia”, Varchi
“O empia, ma risoluto
“E terribile deliberazione”.
Her iki lakırdı da rüzgârla sürüklenir,
Ma si morisse!

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

74. Kanto’dan

Le Paradis n’est pas artificiel
fakat spezzato meğer ki
sadece beklenmedik derecede mükemmel sosiste var olur,
nane kokusu sözgelimi,
gece kedisi Ladro;
Nemi’de yemek sunmuştu yamaçta dağların derininde gömülü
gölün üstünde, bekleyerek iri çakıl üstüne inşa edilen
o eski yemek kabininden gelecek kararı,
Zerdüşt, castellaro’nun havada iz bırakmadığı
taşta izlenim bırakmadığı ve çağı belirsiz boz duvarların olduğu
zeytinlerin altında
Jupiter ve Hermes’in işine yaramaz şimdi
saeculorum Athenae
γλα ξ, γλακ πισ,
zeytinler
ki yaprak havada döndüğü müddetçe
bazen parıldar ve bazen de parıldamaz
Boreas Apeliota libeccio
“C’è il babao,” dedi genç anne
ve şahinin gözü altındaki küçük kuşlar misali yıkananlar
büzüldü geriye uçurumun kenarı altında il Pozzetto’da



alım satımın yararlı etkileri
devirdi her bir taşını güzelliğin
ve gerçekliklerin doğruluğundan şüphelendi
(Ragusa yapımı) asalaklar ve: ne tarz sanat satarsın?
“En iyisini”. Peki çağdaşlardan? “Hayır, çağdaş bir şey yok
çağdaş hiçbir yapıt satamazdık”. Fakat Herr Bacher’in babası
Meryem Ana’ları hâlâ geleneksel tarzda yapmıştı,
herhangi bir katedralde bulabileceğin oyulmuş ahşaptan
ve başka bir Bacher hâlâ oymacılık yapıyor,
İxotta dönemindeki Salustio’nun oymaları gibi,
maskelerin geldiği, Tirol’da,
kış mevsiminde
cinleri kovmak için arardı her bir hane bu oymaları.

Fıskiyenin saçtığı o parlak yumak misali
kristal fışkırtısında dingin
(Verlain) elmas berraklığı sanki
Nasıl da uysaldır denizin cehennemi
anımsadığı Taishan altındaki rüzgâr
kuyu
tozdan ve göz kamaştıran kötülükten dışarı
Zephyrus / Apeliota
Bu sıvı kesinlikle
zihnin mülküdür
nec accidens est fakat zihinde
est agens ve işlevler oluşturan bir elementtir
yoksa bir fıskiyenin havuzu toza dönerdi
Gördün mü çelik tozundaki gülü
(ya da kuğu yondasını hiç?). Öyle ki ışık tutkudur,
öyle ki demirin karanlık taçyaprakları düzenlenmiştir
Bizler ki Lethe’den geçmişiz.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy


47. Kanto

Her kim ölmüşse, tastamamdır ruhu gene de.
Karanlıktan geldi bu ses.
Önce o yoldan gitmelisin
Cehenneme,
Ve Ceres’in kızı Proserpine’nin çardağına,
Asılıp duran karanlık arasından, Tiresias’ı görmeye,
Gözsüzdür O, cehennemde bir hayalettir. Öyle doludur
Bilgiyle ki, O’ndan daha az şey bilir etli adamlar
Yolun sonuna varmadan evvel.
Bilgi ki gölgenin gölgesidir,
Gene de yelken açmalısın bilgiye doğru
Daha az bilerek uyuşturulmuş hayvanlardan.
Phtheggometha thasson

Küçük lambalar sürüklenir koyda
Ve denizin pençesi toparlar onları.
Neptunus içer gelgitin çekilmiş suyundan.
Tamuz! Tamuz!!
O kızıl alaz gider denize doğru.
Bu kapı yanında alınacak ölçülerin.
Uzun mavnalardan ışık bıraktılar suya,
Denizin pençesi toparlar onları dışa doğru.
Scylla’nın köpekleri hırlar uçurumun aşağısında,
Beyaz dişler kemirir sarp kayalığın altında.
Fakat solgun gecede küçük lambalar yüzecek denize doğru
TU DİONA
Kai MOİRAİ’ ADONİN
Adonis’le kırmızı çizgilere büründü deniz,
Küçük kaplarda titreşir ışıklar al al.
Buğday filizleri yeni yükselir sunağın yanında,
O hızlı tohumun çiçeği.
İki karış, bir kadına iki karış,
Bunun ötesine inanmıyor kadın. Hiçbir şeyin önemi yok.
Eğilmiş kadın öne doğru, niyeti çağırmaktır seni
Hâlâ değişen niyetlere,
Gece baykuş ötüşlerinde olsun, filizdeki özsuda olsun,
Boş kalmaz asla, hiçbir şekilde bir kurnazlık
Kesintiye uğratamaz; dağa çağrılır pervane,
Kör gibi koşar boğa kılıca doğru, naturans
Mağaraya çağrılırsın sen, ey Odysseus,
Molü’yle ertelenir bir süreliğine,
Molü’yle bir yatakta evlenirsin
Ki sonra dönersin evine başka bir yatağa.
Yıldızları sayamaz o kadın,
O’na göre sadece dolanıp duran boşluklardır onlar.
Başla sabanını sürmeye
Pleiade’ler dinlenmeye gittiklerinde,
Başla sabanını sürmeye,
40 gün kalacaklar deniz kıyısında,
Yani deniz kıyısındaki ve denize doğru kıvrılan
Vadilerdeki tarlaları sür.
Turnalar yücelerde uçarken
Düşün saban sürmeyi.
Bu kapı yanında alınacak ölçülerin.
Bir kapıyla bir kapı arasındadır günün.
Saban sürmek için iki öküze boyunduruk geçirilmiş
Ya da tepedeki tarlada altı tanesine, beyaz hacim
Zeytinlerin altında, yirmi tanesi taşları aşağı sürmek için,
Burada katırlar tepe yolunda yüklenirler arduvaz levhasını.
Zamanında böyleydi bu.
Ve küçük yıldızlar düşer şimdi zeytin dalından.
Taraçaya kara kara düşer çatallı gölge,
Havada yüzen ve varlığına aldırmayan
O kırlangıçtan daha karanlıktır.
Kanadının izi siyahtır çatı kiremitlerinde
Ve izi çekip gider çığlığıyla.
Böyle hafiftir ağırlığın Tellus üstünde.
Çentiğin çok da derine işlememiş;
Ağırlığın daha azdır gölgeden
Gene de dağın arasından kemirdin,
Scylla’nın beyaz dişleri daha az keskindir.
Buldun mu rahimden daha yumuşak bir yuvayı
Ya da buldun mu daha iyi bir dinlenceyi?
Daha derine ekim yaptın mı, senin ölü yılın
Getirir mi daha hızlı filizi?
Dağın daha da derinine girdin mi?

Işık girdi mağaraya. İo! İo!
Işık inip gitti mağaraya,
İhtişam üstüne ihtişam!
Çatal dişiyle girdim bu tepelere:
Ki bedenimden büyür çimen,
Ki işitirim köklerin birlikte konuştuklarını,
Yenidir hava yaprağımın üstünde,
Çatallı dallar sallanır rüzgârla.
Dalda daha mı hafiftir Zephyrus,
Badem dallarında daha mı hafiftir Apeliota?
Bu kapıdan girdim tepeye.
Düşer, düşer Adonis.
Meyve gelir sonra.
Küçük ışıklar gelgitin yükselmesiyle sürüklenir öteye,
Denizin pençesi toparlar onları dışa doğru.
Düşün böylelikle saban sürmeyi
Yedi yıldız dinlenmeye gittikleri zaman
Kırk günlük dinlenceleri için, deniz kıyısında
Ve denize doğru kıvrılan vadilerde,
KAİ MORAİ’ ADONİN
Badem dalları alazını ileri saçtığında,
Yeni filizler sunağın yanına getirildiğinde,
TU DİONA, KAİ MORAİ
KAİ MORAİ’ ADONİN
Ki hastayı iyileştirme armağanına sahiptir,
Ki vahşi hayvanlarla başa çıkmaya gücü yeter.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Üç Şair

Yeni bir aşık buldu kendisine Candidia
Ve matem tutmaya başladı üç şair.
İlki uzun bir ağıt yazdı ”Chloris”e,
”İffetli ve soğuk Chloris”e, kendisinin biricik ”Chloris”ine.
İkincisi bir sone yazdı
Kadının değişkenliği üzerine,
Ve üçüncüsü nükteli bir şiir yazmaktadır Candidia’ya.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Örnekler

Erinna örnek bir annedir,
Zinalarının farkına hiç varmadı çocukları.
Lalage de örnek bir annedir,
Şişko ve mutludur çocukları.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kadim Bilgelik, Hayli Kozmik

Düş gördü So-Shu,
Ve düşünde bir kuş olduğunu gördü,
ve bir arı, ve bir kelebek,
Niçin kendisini başka bir şey olarak
hissetmeye çalıştığı konusunda ikircikliydi,
Hoşnutluğu bundan ötürü.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Denizin Altı

Hem akıllıyım hem budala,
Dönüp durur etrafımda bu yer sen geldikten sonra,
Güz güllerinden yapılmış bu uydurmaca,
Bürünür altın bir renge sonra, bambaşka.

Ve biri arar bu şeylerin içini el yordamıyla
İnce yosunlar gibi erişir; altında
Solgun yeşil çalkantı yavaş yavaş dalgalanmakta,
İsimlerinden daha eski bu şeylerin ortasında,
Bu şeyler ki Tanrı’ya aşina.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

4. Kanto

Dumanlı ışıkta saray,
Sadece için için yanan sınır taşlarının yığınıdır Truva,
ANAXİFORMİNGES! Aurunculeia!
Duy beni, ey Altın Pruvaların Cadmus’u!
Pırıltılı taşları yakalayıp parıldar gümüş aynalar,
Biz uyanıncaya dek sürüklenir yeşil serin ışıkta şafak;
Çayırda bulanıklaştırır çiyin buğusu kımıldayan solgun bilekleri.
Elma ağaçlarının altında, yumuşak çimenlikte,
Küt, küt, vın, pat,
Chores nympharum, kâh keçi ayaklı, kâh solgun ayaklı sonra;
Mavi fışkıran suların yarımayı, sığlıklarda yeşil altın renginde,
Siyah bir horoz öter deniz köpüğünde;

Ve divanın oymalı, kıvrımlı ayağı yanında,
O pençeli ayağın ve aslan başının yanında, yaşlı bir adam
Oturmuş konuşur kısık bir mırıltıyla: …
“İtyn!
Et ter flebiliter. İtyn, İtyn!”
Ve pencereye doğru gitti kadın ve kendini aşağı attı,
“Bütün bu esnada, bu esnada, kırlangıçlar çığlık çığlığa:
“İtyn!”
“Tabaktaki yürek Cabestan’ın”.
“Tabaktaki yürek Cabestan’ın mı?”.
“Hayır, başka bir lezzet değiştirmeyecek bunu”.
Ve pencereye doğru gitti kadın,
İnce beyaz taş çubuk
Bir çift tak oluşturmuştu,
Sağlam solgun taşı kavrarken bile parmaklar sağlamdı;
Sallandı bir an için,
Ve Rhodez’den esen yel
Yakaladı kadını gömleğinin kolundan.
… çığlık çığlığa kırlangıçlar:
“’Tis. ‘Tis. Ytis.
Actaeon. . . .
Ve bir vadi,
Yapraklarla dolu bir vadi, yapraklarla, ağaçlarla,
Gün ışığı parıldar, parıldar tepeden,
Balık pulundan bir çatı misali,
Poictiers’deki kilisenin çatısı misali
Altından yapılmış gibi sanki.
Onun altında, onun altında
Bir ışın değil, bir kıymık değil; güneş ışığının
Kara yumuşak sulara pul pul dökülen zayıf bir çemberi değil;
Su perileri yıkarken bedenlerini, su perileri ve Diana,
Akça pakça su perileri toplanırlar O’nun etrafında, ve hava, hava,
Çalkalanır, hava ışıklanır tanrıçalarla,
Karanlıkta tutuşarak saçları,
Kaldırıp kaldırıp dalgalandırırlar:
Fildişi batırılır gümüşe,
Gölgelenmiş, aşırı gölgelenmiş
Fildişi batırılır gümüşe,
Bir leke değil, güneş ışığının yitmiş bir parçası değil.
Sonra Actaeon: Vidal,
Vidal. Orman boyunca tökezleyen
Yaşlı Vidal’dır konuşan,
Bir leke değil, güneş ışığının yitmiş titrek ışığı değil,
Tanrıçanın solgun saçı.

Actaeon’un üstüne saldırır köpekler,
“Buraya, buraya, Actaeon”,
Ormanın benekli erkek geyiği;
Bir tutam altın saç, altın,
Bir buğdayın şeridi gibi kalın,
Alevler, güneşte alevler,
Actaeon’un üstüne saldırır köpekler.

Tökezleyen, orman boyunca tökezleyen,
Mırıldanan, Ovid’i mırıldanan:
“Pergusa… göl… göl… Gargaphia,
“Göl, Salmacis’in gölü”.
Kuğu yavrusunun hareketi gibi titrer boş zırh.

Böylece yağmur gibi yağar ışık, böylece bardaktan boşanır,
E lo soleills plovil, tanrıların dizleri altındaki
Sıvı ve akışkan kristal.
Kıvrım kıvrım, suyun ince pırıltısı;
Ak taçyapraklarını taşıyan derenin zarı
(Takasago’daki çamlar
İsé’nin çamlarıyla birlikte büyür”)
Su anaforlanıp kaldırır kaynağın ağzındaki parlak sarı kumu
”Bakın Çehrelerin Ağacı’na!”

Çatallanmış dal uçları, yanıyor sanki lotusla birlikteymiş gibi,
Kıvrım kıvrım
Sığda burgaçlanan sıvı,
Tanrıların dizleri altında.

Köşedeki ocağın ateşini çakan
Göz kamaştıran parıltıda erir meşaleler,
Mavi mücevher kaplar gökyüzünü, (Gourdan’daki gibi o vakitler),
Reçine püskürtüsü,
Safran terlikteki taçyaprakları gibi ensiz ayağı: Hymenaeus İo!
Hymen, İo Hymenaee! Aurunculeia!
Al bir çiçek atılmış kireç beyazı taşa.

Ve So-Gyoku der ki:
“Bu rüzgâr, efendim, kralın rüzgârıdır,
İmparator fıskiyelerini sallayan
Sarayın rüzgârıdır bu rüzgâr”.
Ve yakasını açarak Hsiang der ki:
“Bu rüzgâr dünyanın torbasında kükrer,
Donatır suyu hasır otlarıyla;
Hiçbir rüzgâr kralın rüzgârı değildir:
Bırak her inek saklasın buzağısını”.
“Bu rüzgâr tutsaktır tül perdelerde”
Hiçbir rüzgâr kralın değil…

Deve güdenler oturur merdiven kıvrımında,
Tepeden bakarlar Ecbatan’ın entrikalı sokaklarına,
“Danaè ! Danaè !
Hangi rüzgâr kralındır?”
Duman asılı kalır ırmağa,
Şeftali ağaçları serper parlak yapraklarını suya,
Sürüklenir ses akşamın pusunda,
Ağaç kabuğu sıyrılır ırmak geçidinde.
Yaldızlı payandalar siyah suda;
Üç basamak açık alanda
Boz taş-direkler yol gösterir…

Père Henri Jacques konuşmak isterdi Senin’le, Rokku’da.
Rokku Dağı kayayla sedirlerin arasında,
Polhonac,
Trakya tabağına konulmuş şölen yemeği gibi Gyges,
Cabestan, Terreus.
Tabaktaki yürek Cabestan’ın.
Vidal, ya da Ectaban, Ectaban’daki varaklı kule üstünde
Yatır tanrının gelinini, yatır sonsuzca, bekleyerek altın yağmuru.
Garonne yanına. “Saave!”
Garonne koyudur boya gibi,
Yürüyüş alayı, – “Et sa’ave, sa’ave, sa’ave Regina!” -
Kımıldar bir solucan gibi, kalabalıkta.
Adige, görüntülerin ince örtüsü.
Adige’nin karşısında, (Stefano’nun yaptığı) Madonna in hurtulo,
Cavalcanti’nin O’nu gördüğü gibi.
Dünyanın balçığına ekin eker Kentaur’un topuğu
Ve biz otururuz burada….
Orada, arenada…

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

3. Kanto

Oturdum Dogana’nın basamaklarında,
Çünkü o yıl, gondollar aşırı pahalıydı,
Ve “o kızlar” yoktu, tek bir yüz vardı, (1*)
Ve Buccentoro yirmi yarda ötedeydi, inleyerek “Stretti” diye (2*) (3*)
Ve ışıklandırılmıştı çapraz direkler, o yıl, Morosini’de, (4*)
Ve Kore’nin evinde tavus kuşları vardı, ya da olabilirdi. (5*)
Tanrılar salınırdı gök mavisi havada,
Parlak tanrılar ve Toscanalılar, dönmüşler çiy yayılmadan önce.
Işık: ve ilk ışık, çiy henüz hiç düşmeden önce.
Panisk’ler, ve meşeden dryas, (6*) (7*)
Ve elmadan maelid, (8*)
Ve tüm orman arasından, seslerle doluydu yapraklar,
Ve fısıltıyla, gölün üstüne eğilip selâmlar bulutlar,
Ve onların üstünde tanrılar var,
Ve suda, badem beyazı yüzücüler,
Paggio’nun fark ettiği gibi (9*)
Gümüşsü su dik meme ucunu sırla kaplar.
Turkuvazda yeşil damarlar,
Ya da sedirlerin altına götüren boz basamaklar.

Benim Cid’im atla gitti Burgos’a, (10*)
Vardı iki kulenin arasındaki o süslü kapıya,
Vurdu mızrağının altıyla, ve bir çocuk çıktı dışarıya,
Una niña de nueve años, (11*)
Kulelerin arasında, kapının üstündeki küçük bir cumbada,
Okuyarak fermanı, voce tinnula: Ki kimse konuşmayacak, (12*)
Beslemeyecek, yardım etmeyecek Ruy Diaz’a, (10*)
Istırapla yüreği söküldü, geçirildi bir mızrağın ucuna
Ve her iki gözü oyuldu, ve bütün malına mülküne el konuldu,
“Ve burada, Myo Cid, mühürler, (10*)
Büyük mühür ve yazı”.
Ve Bivar’dan geldi, Myo Cid, (13*)
Tüneklerinde hiç şahin kalmamıştı orada,
Ve hiç elbise yoktu dolaplarda,
Ve bırakmıştı sandığını Raquel’le Vidas’a, (14*)
Ki o kum dolu büyük kutuyu tefecilere,
Uşaklarının maaşını ödeyebilmek için;
Valencia’dan geçirmişti yolunu.
İgnez da Castro öldürüldü, (15*)
Ve bir duvar
Burada çırılçıplak soyuldu, bırakıldı burada.
Kasvetli harabe, kabarıp dökülür boya taştan,
Ya da pul pul sökülür sıva, Mantegna boyamıştı o duvarı. (16*)
Lime lime olur ipek,
“Nec Spe Nec Metu”. (17*)

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çeviri Notları:
(1*) “O kızlar”: Robert Browning’in “Sordello” adlı şiirine gönderme. “Sordello” şiirine başka bir gönderme Ezra Pound’un 2.Kanto’sunda da bulunur.
(2*) Buccentoro: Dogana’nın gemisinin adı.
(3*) “Stretti”: Popüler bir İtalyan aşk şarkısı.
(4*) Morosini: Venedik’te bir saray.
(5*) Kore: Yeraltı tanrıçası Persephone’nin başka bir adı.
(6*) Panisk: Pan’ın hizmetkârı küçük satir.
(7*) Dryas: Ağaç perisi.
(8*) Maelid: Meyve ağacı perisi.
(9*) Paggio: 1380-1459 yılları arasında yaşamış İtalyan hümanist Gian Francesco Poggio Bracciolini. Manastırlardaki kayıp Latin klasiklerini bulmakla ünlenmişti.
(10*) Cid, Myo Cid ya da Ruy Diaz: Yaklaşık 1040-1099 yılları arasında yaşamış Rodrigo Døaz de Bivar. İspanyol Ortaçağ Şiiri olan “Poema del Myo Cid”in baş kahramanı. Valencia ve Murcia’yı zapt edip, elinden tekrar alınana kadar oraların hakimi olmuştu.
(11*) Una niña de nueve años: Dokuz yaşında bir çocuk.
(12*) Voce tinnula: Berrak bir sesle
(13*) Bivar: Cid’in doğum yeri. Kuzey İspanya’da Burgos yakınlarındadır.
(14*) Raquel’le Vidas: Kurnazlığıyla tanınan Cid’in aldattığı Yahudi tüccarlar. Cid onlara para yerine kum dolu bir sandık verir. Ezra Pound bu yüzden Cid’i över.
(15*) İgnez da Castro: Kastilya prensi Pedro gizlice kendisiyle evlendiğinden ötürü, Kastilya Kralı tarafından acımasızca öldürtülmüştü. Kralın ölümünden sonra tahta geçen Pedro, İgnez da Castro’yu mezarından çıkartıp, saraydakiler kendisine hürmet göstersinler diye, cesedini tahtta yanına oturtmuştu.
(16*) Mantegna: 1431-1506 yılları arasında yaşamış İtalyan Rönesans ressamı Andrea Mantegna. Gonzaga ailesi için 1460-1506 yılları arasında Mantua’daki sarayda freskler yapmıştı.
(17*) “Nec Spe Nec Metu”: “Umut yok, korku yok”. Mantua’daki saray duvarlarından birinde yazılı olan bir deyim.

72. Kanto

Bu boktan savaşı hatırlamaya başlar başlamaz
Bazı kesin gerçekler tekrar görünecektir. Başlangıçta, Tanrı,
O büyük estet, göğü ve yeri yarattı,
Volkanik kızılı gün batımlarını, donatarak kayayı
Likenlerle – bir Japon gazetesi misali –
Churchill’in patronlarının prototipini, o büyük tefeci
Satana-Gerione’yi sıçtı. Ve şimdi bendedir şarkı söyleme sırası
Yarı yabanıl bir şiveyle (gerçek Toscano şivesi değil fakat), çünkü
Ölümünden sonra Filippo Tomaso geldi bana ve dedi ki:
”Evet, ölüyüm ben,
Fakat Cennet’e gitmek istemem, sürdürmek isterim savaşmayı.
Bedenini istiyorum senin, ki böylelikle sürdürebilirim savaşmayı”.

Ve cevapladım O’nu: ”Tomaso, benim bedenim çok yaşlıdır,
Ve zaten, ben nereye giderim? Hâlâ bedenime ihtiyacım var.
Sana Kanto’mda yer vereceğim, sana bırakacağım konuşmayı;
Fakat sadece savaşmak istiyorsan, git – bir oğlan bul;
Aptal ürkmüş bir kedicik misali bir oğlancık buluver –
Ve erbezleri ver O’na (sözünü etmeden biraz da beyin)
… İtalya’nın başka bir kör olası kahramana ihtiyacı varmış gibi!
Bu şekilde yeniden doğarsın – seni vahşi hayvan –
İşte senin Rönesans’ın, sonra ölürsün bir kere daha.
Yatakta ölme, ihtiyar,
Fakat borazanların sesiyle öl
- Cennet bu tarafta
Acı çektin Araf’ta
Teslim’den sonra, yirmi bir Eylül’de
Ölünürse İhanet’ten ölünülür!
Defol – git kendine bir kahraman yarat,
Benimle konuşmayı bırak.
Bana açıklama yapmayı bırak,
Pislikle ışığın arasındaki o sonsuz savaşın şarkısını
Söyleyeyim bırak da.
Elveda Marinetti!
Özgür olduğunda uğra bana”.
“ŞİMDİKİ ZAMANDA”
Ve uluyan emirden sonra, hüzünle ekledi:
“Zamanımı boşa harcadım nafile budalalıklarla,
Gösterişi daha çok sevdim öze oranla,
Boş verdim ihtiyarlara – ne Konfiçyüs’ü okudum
Ne de Mencius’u.
Savaşı övdüm, sen ise barışı istedin
İkimiz de kördük!
Kof biri idiysem de, şimdiden nefret etmiştin sen”.
Sadece kısmen
Benimle konuşuyordu – çok da yakınımda değildi –
Kendisini sorguya çekiyordu sanki kendisinin bir parçası
İşin özüne dokunmaksızın; ve böylece gölgesi
Kayıp gitti gride
Kadranın başka bir dönüşünde
Bir ses o kof alıcıya kendisini duyuruncaya dek:
“Burun delikleri ateş püskürtür”.
“Torquato Dazzi, bu kapı kapı dolaşarak satmaya çalıştığın
Uyutan ninnicikler değil mi –
Mussato’yu uyandırmak için
20 yıl önce çevrilmedi mi? Marinetti ve sen – büyük bir oyunda
İkiniz de zirveye oynadınız, O gelecek için
Ve sen de geçmiş için.
Çok sıklıkla aşırı şefkat
Aşırı öldürme yaratır – bütün o kahrolası şeyler infilak etmektedir;
Şimdiden O’nun için yeterince harabe var!”

O telaşçı ve tez canlı ruh
Gecikme esnasında sabırsızlanan bir ulak gibiydi yeniden
Ve durmak istemiyordu daha az önemli bir görev için
Sözümüzü kesen Marinetti’nin tanıdığım sesiydi
Uzun zaman önce işitmiştim Piazza Adriana’da,
Tiber kıyısının aşağısında. “Geri gel!
Macallè’ye, Gobi’nin en uzak sınırına
Çölün kumunda bir kafatası yatmış ağarır
ŞARKI SÖYLER
Yorulmak bilmeden, kulak tırmalayarak, şarkı söyler, şarkı söyler:
– Alamein! Alamein!
Geri döneceğiz!
GERİ DÖNECEĞİZ! –”
Ben: “İnanırım sana”
… Yeterli, umarım ki, O’nun ruhuna biraz huzur verdim.

Öbür ruh kendi nakaratına kaldığı yerden devam etti
(Latince “boğadan … daha küçük” demek olan
Eccerinus’tan çeviri bir dize
İle.
Konuşması geçemedi
Yaptığı alıntıyı.
Çünkü bütün hava titremekteydi, ve hayalet
Sallanmaktaydı
Ve muazzam bir yağmurla boğulup gitmiş seslerle gibi
Anlamsızca fırlatıldı deyimler sanki. Tıpkı batmış küpeştesinin
Oyuklarına ışık dokunmuş bir gemi gibi,
İşittim verilen bir nefesin
(Ya da hasta yatağında bir adamın ölmek üzereykenki)
Canlı bir iç çekişini:
“Guelfalar, iftiracılar! Onların silahı her daim olduğu gibi –
Kara çalma … hâlâ; dünya durdukça da öyle olacak.
Yüz yıllık savaş hâlâ şiddetle sürüyor Romagna’da,
Yağmalamalarla ve soygunlarla pislik
Yükselmiş Bologna’da – Bak atlar durur
Simsiyah bacak kıllarında – bir ırmakmış gibi öyle derin,
Faslılar ve bunlar gibi pislikler
Çayırların aşağısıdan kemikleri canlandırıp
Nefes aldırmaya yeterli, yumruklarını sık, selâmla, geri gel
Hayata, düşmana karşı
Silahlanmış olarak mızrakla ve kalkanla.
Zamanımda bunlar gibi pislik-torbalarını çok sık görmüştüm –
Kitapların arasından bak, sürünün arasında bulacaksın onları
Bir bölgenin ya da bir kentin hainlerini
Özellikle bu mikrobu,
İtalya gibi satmışlar İmparatorluk’u!
Ateşler içinde Forlì ve terk edilmiş Rimini;
Kim tekrar sıklıkla ziyaret edecek Gemisto’nun mabedini
(Bir Grek olsa bile kuşkusuz ki bilge biri mi?)
Duvarlar yanmakta, takların hepsi düşmüş
Tanrıça ve kraliçe İxotta’nın yatağında…”

“Kim var orada?” diye bağırdım
Fırtınada sesimin işitilmesi için haykırarak,
“Sigismundo, sen misin?”
Dinlemedi beni O, fakat
Bağırıp çağırdı:
“Pietro’nun tahtı yakında Pacellili bir babaya oranla
Borgialı bir babadan temizlenecek.
Sixtus da tefeciliğin bir oğluydu.
- Yağcılık yaparak semizlenenlerin
Bütün bu komplosunun amacı
O’na uygun yandaşlarının olmasını engellemekti;
Böylece hızlı yakalandı diye O, Farinacci’nin
Kirli elleri var diye böğürüyorlar şimdi.

Elin biri kirlidir, fakat öbürü
Onurlu bir yer kazandırdı O’na, şarkısı söylenmedik
Onca kahramanlarımız arasında: Tellera, Maletti,
Miele, de Carolis ve Lorenzini,
Guido Piacenza, Orsi ve Predieri,
Volpini, Baldassare, Borsarelli,
Sadece kumandanların adını vermem gerekirse sana.
Clement bir bankacının piçiydi – Onuncu Leone
Tefeciliğin oğluydu…”
“Kim var orada?” diye bağırdım.
“Evrenin bir Yahudi tarafından yaratıldığına
İnanmak istemeyen Ezzelino’yum ben.
Kuşkusuz ki suçluyum başka yanlışlardan ötürü de –
Fakat bunu unutalım
Şimdi. Arkadaşın ve ben
Aynı adam tarafından aldatıldık: d’Orco
Ki bana “Şeytan’ın oğlu” gibi melun biri
Olduğumu söyledi (bunu yutmaya çalış
Ve kıçına havuçların girmesine ihtiyacın kalmayacak).
Kıbrıslı bir tanrıça ağlasın diye sırf, bağırsaklarını
Bir yabandomuzu tarafından dışarı çıkarttırmıştı Adonis.
Bunun şakasını yapmak ve şöyle söylemek çok cazip bir şeydir:
Hayvanat bahçesindeki ya da bir mezbahadaki mera boğası
Daha değerlidir, çünkü o boğa bir domuzdan daha ağır çeker
(Hayvanların aritmetik bilmemesinden ötürü
Şikayet eder Ezop masallarının öğrencileri).
Bir incir, önemsiz bir şey olan
Bütün hilelerimden daha çok zarara yol açtı
Boğanın yanlış ağırlığı!
O’nun sıcak ininden arayıp tarayıp kazı o yağı
Ve gör şöyle deyip demediğini:
“Zincirlerinde neşelenip durur mu o hayvansı insanlık?”
Eğer bir İmparator böyle bir ferman göndermişse
Bizans murdar etmiştir ebeveynlik çizgisini;
O’nun erdemi büzüşüp yasanın bir parodisine
Dönüştü, ayrıldı altın uzlaşma noktasından.
Sezar kendi bütünlüğünün altını oymadı,
Augusto, Pietro’dan önce, inşa etti taşta
(Aynı yetkiyle ayakta kaldı temeli).
“Yasayı yapan yasanın koruyucusudur”.
- Floransa’da savaştı ghibellinlere karşı”.

Birden fazla radyo vericisinden gelen dalgalar gibi,
Hafifçe dalgalanan sesler
Eriyip kaynaşır (kırık deyimlerin içinde), ve işittim
Kontrapuanda şakıyan kuşların bir topluluğunu
Sanki bir yaz günü
Bir bahçede gibiydiler,
Çok hoş bir tonla:
“Ben, Placidia, uyurum altın altında” -
Çok ahenkli bir tel gibi çınladı.
“Hanımların üzüntüleri ve tatlılıkları”; fakat hissettim
Tenimin diken diken olduğunu,
Nabız hızla gidiyordu
Bir motor gibi,
Kol ve omuz sanki
Zapt û rapt altına alınmıştı: öyleydi ki, gördüm bir elin
Beni kavradığını,
Gene de göremedim beni bir raptiye gibi
Duvara çivileyen kolu
(Bana inanmak istemiyorsunuz – sanki umurunda? Orada değildiniz ki).
Ve sonra önümde bana verip veriştiren biri
Araya girdi – “araya girdi” diyorum; kabaca değil, neredeyse
Oğluna içinde bulundukları savaşı açıklayan
Bir baba gibiydi:

“Yaşlı bir adamın hazinesidir bu, ve sen en acemi elsin.
Geceye geri dönmek zorunda kalmadan önce
Dinle beni.
Askerlerimizin ve o sancakların geri döneceğinin
Şarkısını söyler gecede kafatası”.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çeviri Notları: Ezra Pound’un 72. Kanto’su ve 73. Kanto’su, Pound bu kantoları 1944-1945 yıllarında İtalyanca yazdığından ötürü “İtalyan Kantoları” (”The Italian Cantos”) ya da ”Faşist Kantolar” (”Fascist Cantos”) olarak da adlandırılırlar. Bu iki kanto, İtalya’da faşist bir gazete olan ”Marina Repubblicana” da sırasıyla 15 Ocak ile 1 Şubat 1945’de ilk kez yayınlandı.

Bu iki kanto, içerdikleri faşist ve bazı ırkçı söylemlerden ötürü olsa gerek, 1987 yılına kadar Ezra Pound’un ”The Cantos” kitabında yer almamıştır. (Pound’un ” Faslılar ve bunlar gibi pislikler” –“son marocchini ed altra genia”- dizesi, Pound’un ırkçılığını tartışmaya meydan vermeyecek oranda ortaya koyduğu bir dize olarak 72.Kanto’da yer almaktadır.)

Pound 72. Kanto’da, 2 Aralık 1944 tarihinde ölen Fütürist yazar Filippo Tomasa Marinetti’yle karşılaşmasına ve savaş hakkındaki konuşmalarına gönderme yapar. Pound geçmişe hayrandır, Marinetti ise geleceğe. Marinetti daha çok savaş ve daha çok kahraman ister. Oysa Pound savaşın sonlarının yaklaştığı ve İtalya’nın yenilgiye uğrayacağının belli olduğu 1944 sonlarında, savaştan bezmiştir. Marinetti’den sonra Pound’u 1891-1968 yılları arasında yaşamış kütüphaneci Torquato Dazzi ziyaret eder. Dazzi, Mussato’nun Ecerinis adlı yapıtını çevirip 1914 yılında yayınlamıştı. Daha sonra sahneye 1194 –1259 yılları arasında yaşamış Ezzelino III da Romano’nun hayaleti çıkar. Ezzelino, Papa’nın tarafını tutmadığı için kendisinin haksız yere zalim bir tiran olarak gösterildiğinden şikayet eder. Ezzelino’nun ruhu, 1944 yılında Papalık koltuğunda oturan 12.Pius’a ve Pound’a göre Mussoloni’ye ihanet eden İtalya Kralı 3.Victor Emmanuel gibi ”hainler”e eleştiri oklarını yöneltir. Ve Ezzelino, İtalyan birliklerinin yeniden Kuzey Mısır’daki “El Alemein”e döneceğine dair söz verir. Ve son olarak da (388-450 yılları arasında yaşamış) Roma İmparatoru Galla Placidia belirir 72.Kanto’da.

72. Kanto, daha önce Türkçe’ye çevrilmemiştir.
<style type=”text/css”>
@import url(http://www.google.com/cse/api/branding.css);
</style>
<div style=”background-color:#000000;color:#FFFFFF”>
<div>
<form action=”http://www.google.com.tr/cse” id=”cse-search-box” target=”_blank”>
<div>
<input type=”hidden” name=”cx” value=”partner-pub-8327578413986044:4gkj00-8gsp” />
<input type=”hidden” name=”ie” value=”ISO-8859-9″ />
<input type=”text” name=”q” size=”31″ />
<input type=”submit” name=”sa” value=”Ara” />
</div>
</form>
</div>
<div>
<img src=”http://www.google.com/images/poweredby_transparent/poweredby_000000.gif” alt=”Google” />
</div>
<div>
Özel Arama
</div>
</div>

Koro (“Ey Efendim, Kurtar Beni”)

Ey Efendim, kurtar beni mükemmel niyeti ve kirli bir yüreği olan
adamdan, çünkü her şeyden daha çok hilekârdır
ve umutsuzca kötülük peşindedir yürek.
Horonit Sanballat ve Ammonite Tobiah ve Arap Geshem
halk ruhunun ve gayretin kuşku duyulmaz adamlarıydı.
Koru beni bir şey elde edebilecek düşmandan
ve kaybedebileceği bir şeyi olan dosttan.
Peygamber Nehemiah’ın sözlerini hatırla: “Elde
mala, ve silah da kınında gevşek olsun en iyisi”.
Kullanıldığı unutulmuş bir evde oturanlar, harap
merdivenlerde yatan ve gün ışığında memnun yılanlar gibidir.
Ve diğerleri koşup durur köpekler misali, girişimcilik ruhuyla
koklayarak ve havlayarak derler ki: ”Bu ev yılanların yuvasıdır,
yıkalım bu evi,
Ve bu iğrençliği bitirelim, İsevîlerin
bu düşkünlüğünü”. Ve ne onlar haklıdır, ne de öbürleri.
Ve yazarlar sayısızca kitapları; öyle kibirlidirler ve rahatsızlardır
sessizlikten: her biri kendi terfisinin peşindedir,
ve kurnazlıkla gizlerler kendi kofluklarını.
Eğer yürekte yoksa, evlerde de yoktur tevazu ve saflık:
ve eğer evlerde yoksa, Şehir’de de yoktur.
Gün boyunca inşa eden adam geri dönecektir yüreğine
gece inince: sessizliğin armağanıyla kutsanmak
ve uyumadan önce dinlenmek için.
Fakat yılanlarla ve köpeklerle çevrilmişiz bizler: bu yüzden
bazılarımız çalışmak ve bazılarımız da mızrakları tutmak zorunda.

(“Kaya”dan)

T.S.Eliot (1888-1965)
(1948 yılı Nobel Edebiyat Ödülü sahibi).
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

<style type=”text/css”>
@import url(http://www.google.com/cse/api/branding.css);
</style>
<div style=”background-color:#000000;color:#FFFFFF”>
<div>
<form action=”http://www.google.com.tr/cse” id=”cse-search-box” target=”_blank”>
<div>
<input type=”hidden” name=”cx” value=”partner-pub-8327578413986044:4gkj00-8gsp” />
<input type=”hidden” name=”ie” value=”ISO-8859-9″ />
<input type=”text” name=”q” size=”31″ />
<input type=”submit” name=”sa” value=”Ara” />
</div>
</form>
</div>
<div>
<img src=”http://www.google.com/images/poweredby_transparent/poweredby_000000.gif” alt=”Google” />
</div>
<div>
Özel Arama
</div>
</div>

115. Kanto’dan

Bilim adamları dehşete kapılmıştır
Ve durmuştur Avrupa’nın beyni.
Beyninin durmasındansa
Körlüğü seçmişti Wyndham Lewis.
Rüzgâr altında gece karanfilin ortasında,
Taçyaprakları neredeyse kımıltısız.
Mozart, Linnaeus, Sulmona,
İnsanın arkadaşları birbirlerinden nefret ederlerken
Dünyaya nasıl barış gelebilir ki?
Kabalıkları eğlendirmişti beni toy zamanlarımda.
Tükenmiş, üflenmiş bir kabuk,
Fakat ışık şarkısını söyler sonsuzca,
Tuzlu çayırın gelgitin değişmesine fısıldadığı
Bataklıklar üstünde solgun bir tutuşma ansızın;
Zaman, mekân,
Ne hayat ne de ölüm cevaptır.
Ve insan ki iyiyi arar,
Fenalık yapar.
Ölülerin yürüdüğü
Ve yaşayanların mukavvadan yapıldığı
Meiner Heimat’da.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

83. Kanto’dan


Ya da PANTA REİ

Yağmur ruhlarının sunakları
Altında dururken
Bulut üstündeki dağın hayaletine doğru
“Kımıldar ileri
Dolduğunda her bir delik”,
Fakat kafesteki panterin gözlerinde

“Hiçbir şey. Yapabileceğin hiçbir şey yok…”

Yeşil havuz, ormanın yeşili altında,
Kafeste: “Hiçbir şey. Yapabileceğin hiçbir şey yok…”

DRYAS, gözlerin bulutlar gibi.

Ölüm hücrelerinde bir ay geçirmiş adam da
İnanmaz idam cezasına.
Ölüm hücrelerinde bir ay geçirmiş hiç kimse
İnanmaz vahşi hayvan kafeslerine.

DRYAS, gözlerin Taishan üstündeki bulutlar gibi,
Yağmurun bir kısmı düştüğünde
Ve yarısı daha düşecekse

Gider kökler ırmak kenarına
Ve o saklı kent yukarı doğru kımıldar,
Ağaç kabuğu altındaki beyaz fildişi.

Taishan-Chocorua üstündeki bulutlarla
Olgunlaştığında böğürtlen
Ve şimdi yeni ay Taishan’a doğru dönerken
Sayılmalı şafak yıldızları.
DRYAD, huzurun su misali;
Eylül güneşi var havuzlarda.

Plura diafana.
Heliadlar kaldırır sisi genç söğütlerden.
Taishan altında görülmüş bir temel yok,
Fakat ‘udor’un parlaklığı HYDOR
Kavakların tepeleri parlaklıkta dalgalanır;
Sadece çitlerin kazıkları kalakalır

Ve şafak güneşi faka bastırdığı için gölgelerini
Karıncalar sendeler gibi şimdi.
Bu nefes kapsar dağları,
Parıldar ve böler,
Beslenir kendi dürüstlüğüyle,
Zarar vermez kimseye,
Durarak dünya üstünde doldurur
Göğe uzanan dokuz tarlayı.


Ve Birader Yabanarısı çok muntazam dört odalı
Bir ev yapıyor, bodur bir Kızılderili şişesi gibi biçimli.
La vespa, la vespa, çamur, öyle içine çek ki sistemi
Düşlerken Perugia’yı ve Bracelonde’yi
Ve Piazza’daki o büyük fıskiyeyi
Ya da manivela şeklindeki kapı kolunu
İyi zamanlanmış bir atılımla çeviren yaşlı Bulagaio’nun kedisini.
Birden aklıma geliyor ki Mr.Walls signorina’larla birlikteyken
Devirmiş olmalı bowling lobutlarının onunu da,
Ve soğuk bir gündoğumunun ardındaki sıcakta
Taze çimen misali yeşil bir çocuk
Uzatmış kafasını ya da kıçını
Madame La Vespa’nın şişesinden dışarı.

Yeniden fışkırıyor topraktan nane
Jones’in kemirgenlerine inat;
O maymun kafesindeki
Dört yapraklı
Yonca tıpkı.

Bir çimen yaprağında asılırken zihin
Koruyacak seni bir karıncanın ön ayakları;
Çiçekleri misali bırakacak kokularını ve tatlarını yonca.

Aşağı indi çocuk,
Çamurdan Tellus’un çadırının damına,
Renkten hoşlanmış gibi gidiyor çimen yaprakları arasında
XTHONOS XΘONOΣ
OI XΘONIOI
Altında dinlenenleri selâmlıyor; taşıyor haberlerimizi
ɛἰς χθονιους toprak altında dinlenenlere,
Havadan doğmuş olanlara, ki şarkı söyleyecekler
Kore’nin çardağında, Пɛρσɛφỏνɛια
Ve konuşacaklar Thebaeli Tiresias’la.

Cristo Re, Dio Sole

Ve yaklaşık ½ günde kardı O’nun kerpicini
(la vespa) minnacık çamur-matarayı,

Ve daha fazla yazmadım ben o gün

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ağaç

Kımıltısız durmuştum ve ormanın ortasında bir ağaçtım,
Biliyordum daha önce görülmemiş şeylerin gerçeğini;
Daphne’yi ve defne ağacının eğilişini
Ve karaağaçla meşeyi yaylada büyüten
Tanrı eğlencesi o yaşlı ikiliyi.
Tanrılar iyilikle yalvarmayana
Ve gönül evlerinin şöminesi üstüne konulmak için
İçeri taşınmayana kadar bu mucize şeyi
Yapabilecek durumda değildi onlar;
Yine de ormanın ortasında bir ağaçtım ben
Ve önceden kafama göre en rezil akılsızlık olan
Bir çok yeni şeyi anladım

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

İone, Ölü Uzun Yıl

Boştur yollar,
Boştur bu ülkenin yolları
Ve çiçekler
Ağır başlarıyla
Eğilmişler.
Boşuna eğilmişler.
Bir zamanlar İone’nin yürüdüğü
Ve şimdi yürümediği
Bu ülkenin yolları boştur,
Fakat sanki az önce biri gitmiş gibi.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Varlık Bildirisi

Şiirsel yumurtalar yumurtlayan
Vakur şairane bir tavuğum ben
Ve kıvamımı çoğaltmak için
İçimden azıcık yalvarırım.

Yumurta sarısının felsefesini yaparız,
Gerçek güzellik yumurtanın akı.
Ve o bıktırıcı eleştiri insan gibi ses çıkarsın diye
Biçimden bir kabuğa zamkla yapıştırırız sonra.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Historion

Şimdiye dek kimse yazmaya yeltenmedi bu şeyi,
Ve fakat biliyorum ara sıra içimizden
Büyük adamların ruhlarının nasıl geçtiğini,
Ve kaynaşmışız onların içinde, ve sadece
Ruhlarının yansımaları değiliz bizler.
Böylelikle Dante’yim ben bir ara
Ve bir Francois Villon’um, baladların efendisi ve hırsız,
Yahut öyle kutsal kimseler olurum ki, ismimin karşısına
Dine küfretti yazılmasın diye, bunları yazmamam gerek;
Bir anlıktır bu ve geçip gider alev.

Sanki tam ortamızda yarı saydam bir küre
Korlaşır, erimiş altın, işte o “Ben”im
Ve bunun içinde bazı endamlar aksettirir kendilerini:
İsa, ya da Yuhanna, yahut kanaatkar Floransalı;
Ve boş uzay üstüne
Bir endam konulmamışsa,
Bırakırız o zaman büsbütün varlığımızı bir süreliğine,
Ve bunlar, Ruhun Ustaları, sürdürür yaşamayı.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

H. S. Mauberley (Hayatı ve Tanışları) – V –

Yaşlı ve dişsiz bir orospu uğruna,
Berbat bir uygarlık uğruna,
Sayısız kişi öldü orada,
Ve en iyileri vardı onların içinde.

Kapandı dünyanın kapakları altına Cazibe, hoş ağızdaki gülümseme,
Keskin gözler,

Yirmi dört düzine kırık heykel uğruna,
Birkaç bin yıpranmış kitap uğruna.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

H. S. Mauberley (Hayatı ve Tanışları) – IV –

Her durumda savaştı bunlar,
Ve kimi inanarak, pro domo, her durumda ….

Kimi tez kapardı silahı,
Kimi macera için,
Kimi zayıflık korkusundan,
Kimi kınanma korkusundan,
Kimi katliam aşkından, imgeleminde,
Öğrendi sonraları …
Kimi korku içinde, öğrenerek katliam aşkını;

Öldü bazıları, pro patria, non dulce non “et decor” ..
Yürüdü dikerek gözünü cehenneme
İnanarak yaşlı adamların yalanlarına, sonra inanmayarak
Geldi vatanına, yalandan bir vatana,
Onca aldatmanın vatanına,
Eski yalanların ve yeni rezaletlerin vatanına;
Tefecilik çağlarca yaşlı ve çağlarca semizdi
Ve yalancılar piyasadaydı.

Hiç olmadığı kadar cüret, hiç olmadığı kadar israf.
Genç kan ve yüce kan,
Elma gibi yanaklar, ve güzel vücutlar;
Hiç olmadığı kadar metanet
Hiç olmadığı kadar açık sözlülük,
Eski günlerde hiç söylenmemiş düş kırıklıkları,
İsteriler, siper itirafları,
Ölü karınlardan yükselen kahkaha.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

H. S. Mauberley (Hayatı ve Tanışları) – III –

Kos’un muslin kumaşının yerini kapar
O çay-gülü, çay-bornozu, vs.
Sappho’nun barbitosunun
“Yerini alır” mekanik piyano.

Dionysus’un peşinden gider İsa,
Fallik ve tanrısal
Saptı yoldan zaaflar için;
Caliban def eder Ariel’i.

Her şey akmaktadır
Der bilge Heraklit;
Ama zevksiz bir değersizlik
Hüküm sürecektir bütün günlerimize.

İsevî güzellik bile
Çökmektedir – Samothrace’dan sonra;
Görürüz pazar yerinde
Emredilmiş to kalon’u.

Ne faun’un eti bizim için
Ne de aziz öngörüsü.
İnce bisküvi için kalıbımız var;
Sünnet edilmek için oy hakkı.

Bütün erkekler kanuna göre eşittir.
Peisistratus’tan kurtulduk,
Bizi yönetsin diye seçeriz
Bir üçkağıtçıyı ya da bir hadımı.

Ey ışıltılı Apollo,
Tin andra, tin eroa, tina theon,
Hangi tanrıya, insana ya da kahramana
Takayım o kalay çelengi?

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

H. S. Mauberley (Hayatı ve Tanışları) – II –

Hızlanmış yüz ifadesinden bir görüntü
Talep etti devran,
Çağdaş sahne için bir şeyler,
Mutlaka Attikavarî bir zarafet değil;

Hayır, ruhsal bakışın
Silik hayalleri kesinlikle değil;
Klasiklerin yorumlarından
Daha iyidir yalancıklar!

Özellikle çok fazla zaman harcanmadan yapılmış
Alçı maskeleri “talep etti devran”,
Düzyazı bir medya, hayır, elbette kafiyenin
Su mermeri ya da “heykeli” değil.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

H. S. Mauberley (Hayatı ve Tanışları) – I –

E. P. Ode pour l’élection de son sépulchre

Çağının akorduna ters düşerek, çabalayıp durdu
Üç yıl, diriltmek için şiirin
Ölü sanatını; beslemek için eski anlamda
“Yüce olanı”. Başından yanlıştı bu –

Hayır, hiç de değil, fakat yarı yabanıl
Ve zamana ayak uyduramayan bir ülkede doğduğundan;
Azimle eğilip meşe palamudundan zambakları sökerdi;
Capaneus; yapay yemlerin peşindeki alabalık:

İdmen gar toi panth, os eni Troie

Denildiğini duydu tıkanık olmayan kulakla;
Kayalıklarla örseleyip sığınaklara yakın
Kavradı O’nu pütürlü denizler, bu yüzden, o yıl.

O’nun gerçek Penelope’u Flaubert’ti,
Balık avladı dik başlı adalarda;
Güneş saatleri üstündeki vecizelerden ziyade
Circe’nin saçlarının zarafetini gözledi.

“Olayların akışı”ndan etkilenmeden,
Kayıp gitti erkeklerin hafızasından l’an trentiesme
De son eage
; eklentisiz ortadaki durum
İlham perilerinin taçlarını bütünler.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

2. Kanto

Salla gitsin tümden, Robert Browning,
Sadece tek bir tanecik “Sordello” olabilir.
Fakat o Sordello benim Sordello’m mudur?
Lo Sordels si fo di Mantovana.
Yayıktaymış gibi çalkalandı denizde So-shu.
Kayalıklar altında püsküren
Köpüklü suyun çemberlerindeki fok oyunları,
Parlak kafa, Lir’in kızı, Picasso’nun gözleri
Siyah kürk başlığın altında, Okyanus’un kıvrak kızı;
Ve dalga koşar kıyının oyuğunda:
“Eleanor, έλέναυς ve έλέπτλις”
Ve zavallı ihtiyar Homer kördür, kör, bir yarasa gibi,
Denizin kabarışına kulaktır, ihtiyar adam seslerinin şikâyetine kulak:
“Dönsün kız gemilere bırak,
Grek yüzlerin arasına, bize bulaşmasın diye fenalık,
Fenalık ve daha çok fenalık, ve bir beddua ilenmiş çocuklarımıza,
Kımıldar, evet kımıldar bir tanrıça misali
Ve yüzü bir tanrının yüzü gibi
Ve Schoeney’in kızlarının sesi,
Ve O’nun adımlarıyla birlikte gelir hüküm,
Dönsün kız gemilere bırak,
Grek seslerin arasına”.
Ve kıyı akıntısı yanında, Tyro,
Deniz tanrısının kıvrılmış kolları,
Suyun kıvrak tendonları, çapraz tutarak kavrar O’nu,
Ve dalganın mavi gri aynası çadır olur üstlerinde,
Suyun keskin gök mavisi, soğuk karmaşa, sıkışık sığınak.
Dingin güneş yanığı engin kumlukta
Yayar martılar kanatlarını,
Gagalarlar meyilli tüylerinin arasını;
Yıkanmaya gelir bataklık çullukları,
Dışa doğru bükerler kanat eklemlerini,
Yayar ıslak kanatlarını güneşin titreşen ışığına,
Ve Scios açıklarında,
Naxos geçidinin solunda,
Gemi biçimli o azman kayanın
Kenarlarından salınır yosunlar,
Sığlıklarda şarap kızılı bir alaz,
Göz kamaştıran güneşte kalaydan bir ışıltı.
Scios’a demir attı gemi, kaynak suyu istedi adamlar,
Ve kayadaki su oyukları yanında,
Üzüm şırasıyla ağırlaşmış genç bir oğlan,
“Naxos’a mı? Tamam, biz götürürüz seni Naxos’a,
Haydi atla gemiye, delikanlı”. “O tarafta değil ki!”
“Tabii ki, bu tarafta Naxos”.
Ve ben “Bu gemi şaşmaz bir gemidir” dedim.
Ve İtalya’dan eski bir mahkûm
Tek yumrukla yıktı beni ön istralyaların oraya,
(Toscana’da cinayetten aranıyordu)
Ve adamların yirmisi de bana karşıydı,
Birazcık köle parası almak için deli divaneydiler.
Ve Scios’tan alıp götürdüler kızı
Ve alıkoydular yolundan …
Ve oğlan kendisine geldi, o gürültü patırtıyla,
Ve bakıp durdu pruva üstünden,
Ve Doğu’ya doğru baktı, ve Naxos geçidine doğru.
Sonra tanrının kerameti, tanrının kerameti:
Denizin kabarışında büsbütün çakılı durur gemi,
Kürekler üstünde sarmaşık, Kral Pentheus,
Üzümlerde çekirdek yok, fakat deniz köpüğü var,
Loçada sarmaşık.
Tabii ki, ben, Acoetes, durdum orada,
Ve durdu tanrı yanı başımda,
Dalgalanan su karinanın altında,
Deniz dalgası geminin kıçından öne doğru,
Geminin başından akıp gidiyor dümen suyu,
Ve küpeştenin olduğu yerde şimdi üzüm kütükleri var,
Ve halatların olduğu yerde asma filizleri,
Iskarmozlarda üzüm yaprakları,
Yüklü üzümler kürek saplarında,
Ve gaipten bir nefes,
Sıcak bir nefes bileklerimde,
Camdaki gölgeler misali yırtıcı hayvanlar,
Gaipten kürklü bir kuyruk.
Eskiden katran kokusunun olduğu yerde
Vaşak mırıltısı, ve yırtıcı hayvanların süpürge otu kokusu,
Yırtıcı hayvanların koklaması ve sessiz ayakları,
Karanlık havada göz parıldaması.
Gök sarkıp durur, kuru, fırtınasız,
Yırtıcı hayvanların koklaması ve sessiz ayakları,
Diz kapaklarıma sürtünen kürk,
Havasal kılıfların hışırtısı,
Eter içindeki kuru biçimler.
Ve tersanedeki bir karina gibi gemi,
Salındı bir öküz misali demircinin izbirosunda,
Keresteleri yapıştırılmış yapı iskelesine,
Üzüm salkımı çivileme tezgâhının üstünde,
Posta bürünür boş hava,
Kaslara bürünür cansız hava,
Panterlerin kedimsi aylaklığı,
Leoparlar koklamakta loçadaki asma sürgünlerini,
Panterler ön ambarın kapağı yanına çömelmiş,
Ve deniz mavi-derin etrafımızda,
Gölgelerde yeşil-kırmızımsı,
Ve Lyseus: “Bundan sonra, Acoetes, benim sunaklarım,
Tutsaklıktan korkmaksızın,
Korkmaksızın ormanın hiçbir kedisinden,
Vaşaklarım tarafından korunarak,
Üzümle besleyerek leoparlarımı,
Olibanumdur benim tütsüm,
Büyüsün asmalar hürmet ederek bana”.
Geri dönen dalga şimdi dümdüzdür dümen zincirlerinde,
Lycabs’ın olduğu yerde
Bir yunusun siyah burnu,
Kürekçilerin üstünde balık pulları.
Ve tapınırım ben.
Görmüş olduklarımı gördüm.
Oğlanı getirdiklerinde şunları dedim:
“Hangi tanrı olduğunu bilmesem de
İçinde bir tanrı var O’nun”.
Ve tekmeleyip yıktılar beni ön istralyaların oraya.
Görmüş olduklarımı gördüm:
Medon’un çehresi bir dülger balığının çehresi gibi,
Kollar büzüşmüş yüzgeçlerin içine. Ve sen, Pentheus,
Kulak vermeliydin iyisi mi Tiresias’a, ve Cadmus’a,
Yoksa bütün talihin terk edecek seni.
Kasık kasları üstünde balık pulları,
Vaşak mırıltısı denizin ortasında …
Ve bir sonraki yıl,
Solgun şarap kızılı yosunda,
İstersen aban kayaya,
Dalganın ışıltılı pulu altındaki mercan yüz,
Su değişimi altındaki gül solgunluğu,
İleuthyeria, deniz kıyılarının güzel Dafne’si,
Dallara dönüştü yüzücünün kolları,
Kim diyebilir hangi yılda,
Firar ederek triton güruhundan,
Pürüzsüz alınlar, görüldü, ve yarı görüldü,
Şimdi fildişi durgunluk.
Ve yayıktaymış gibi çalkalandı denizde So-shu, So-shu da,
O uzun ayı bir yayık çubuğu gibi kullanarak …
Suyun kıvrak dönüşü,
Poseidon’un tendonları,
Siyah gök mavisi ve şeffaflık,
Tyro’daki sırça dalgalar,
Sıkışık sığınak, dinginsizlik,
Dalga halatlarının parıldayan karmaşası.
Sonra suskun su,
Suskun sarımsı kumlarda,
Deniz kuşu gererken kanat eklemlerini,
Yarı kumullar yanındaki dalga akışlarının
Kaya oyuklarına ve kum oyuklarına vurarak;
Dalganın sırça ışıltısı gelgit yarıklarında güneş ışığına karşı,
Hesperus’un solgunluğu,
Dalganın boz tepesi,
Dalga, üzüm posasının rengi,
Yakından bakılınca kurşuni zeytin,
Uzaktan, akan kayanın duman grisi,
Balık şahininin somon pembesi kanatları,
Fırlatır suya boz gölgeler,
Tek gözlü büyük kaz misali o kule
Kaldırır boynunu zeytinliğin üstünden dışarı,
Ve duyduk faunların Proteus’a çıkıştıklarını
Zeytin ağaçlarının altındaki saman kokularında,
Ve faunlara karşı şakıyan kurbağalar
Yarı ışıkta.
Ve …

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Madalyon

Porselende Luini!
Kuyruklu piyano dile getirir
Berrak sesli sopranoyla
Zındık bir protestoyu.

Pürüzsüz baş ortaya çıkar
Altın sarısı fraktan
Reinach’ın başlangıç sayfalarındaki
Anadyomene misali.

Bal-kızılı, kapatır o oval çehresini,
Kral Minos’un salonunda
Metalden ya da çetin kehribardan
Örgü örgü örülmüş sepetler sanki;

Parıltı altındaki o oval çehre,
Kibar yüzün sınır hatları aydınlık, sanki,
Yarım wattlık ışıklar altında
Döner gözler topaza.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kış

Yeryüzünün kışı geldi
Ve ben hepsinin parçası olurum
Ve içimde kımıldayan her şeyin ruhu oturur.
Soğukla süzgün ve saatlerle bozlaşan
Ve anlık bir güneşle neşelenen
Yeryüzünün kışına katlanmak zorundayım.
Bak işte, baharımın gelişini beklemekten soldum!
Ya da sıcaklığa hasret eğilerek
Azıcık odunla dolu şömine üstünden,
Almalıyım ciltli Longinus’taki o yoğun neşeyi,
Ki ilk okuduğumda O’nu
Ormanlar parıldamıştı yazla
Ya da baharın teşne yelleri arasına
Bırakmıştı beni şarkılı gökler
Ya da canlı güller arasında yüreğimin gezmesini sağlamıştı
Ya da müşfik bir ay sarmalamıştı beni çimende.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sonraki Sayfa »