Leylak Destesi

Yazın ilk günü ve leylaklar:
sıkılgan kentliler dönüp uzaklaşır,
güzel olana henüz alışmamışlar.
Karanlıkta sessizce çıkarlar dışarı,
hantalca kırarlar bazı dalları.

Werner Aspenström (1918-1997, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yaz Gecesi

Batmış denizde güneşin ateşi
yakar lambalarını baykuş.

Kilitlerim gece olduğunda.
Mutfakta: dereotu kokusu,
yaseminler odada.
Usulca kaldırırsın kediyi
yatak örtüsünden.
Çıplak bedenin parıldar
köpüklerin çevrilmesi misali sahilde.

Yakında öyle yakın olacağım ki sana
kirpiklerin kıvrılacak.

Werner Aspenström (1918-1997, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Varoşlardan Geçmeyecek Beklediğiniz

Berrak bir Ekim gecesinde gibi
ulaşır Kuzey’den gelen leoparlar
yarıp geçerek ufku
ve toplanır insanlar alanlarda dua etmek için
ya da sessizce seyretmek için sadece.
Niçin varoşların yollarını kapatıyorsunuz ki?
Varoşlardan geçmeyecek beklediğiniz.

Werner Aspenström (1918-1997, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sen Ve Ben Ve Dünya

Kimsin ve kimim
ve niçin bütün bu şeyler diye sorma.
Paralarını alacak profesörlere
bırak açıklanmasını.
Mutfak tartısını masaya koy
ve bırak gerçeklik tartsın kendi kendisini.
Giy paltonu.
Kapat holün lambasını.
Kapat kapıyı.
Bırak ölüler mumyalasın ölüleri.

Burada yürüyoruz şimdi.
Beyaz naylon çizmeleri olan
sensin.
Siyah naylon çizmeleri olan
benim.
Ve her ikimizin üstüne düşen yağmur
yağmurdur.

Werner Aspenström (1918-1997, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Canto IX’dan

Bir yıl taşkınlar yükselmişti,
Bir yıl karlarla savaştılar,
Bir yıl ağaçları ve duvarları yıkan bir dolu yağdı.
Burada bataklığın aşağı kısmında tuzağa düşürdüler O’nu
bir yılda,
Ve boğazına kadar suda duruyordu
av köpeklerini kendisinden uzak tutmak için,
Ve bata çıka dolandı bataklıkta
ve içeri girdi üç gün sonra,
Bataklıkta, burada Mantua’nın aşağısında,
tuzağı kuran
ve köpekleri O’nu bulsun diye salıveren
Faenzalı Astorre Manfredi’ydi,
Ve savaşmıştı Fano’da, bir sokak savaşında,
ve neredeyse bitiriyorlardı işini;
Ve İmparator aşağı indi ve şövalye ilân etti bizleri,
Ve ahşap bir şato koydular şenlik için,
Ve bir yıl yarışların olduğu saray avlusuna
Çıktı Basinio, ve parmaklıklar
Konulmuştu turnuvalar için,
Ve anti-Hellene’ciyi konuşarak alt etti,
Ve erkek bir mirasçı geldi seignor’a,
Ve Madam Ginevra öldü.
Ve O, Sigismundo, Venediklilerin Capitan’ıydı.
Ve küçük şatolarını satıp savuşturdu
ve büyük Rocca’yı kendi planına göre inşa etti,
Ve savaştı Monteluro’da on iblis gibi
ve zaferden başka bir şey kazanmadı.
Ve Pesaro’da aldattı bizi yaşlı Sforza;
(aynen böyle) Mart’ın 16’sı:

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Paracelsus In Excelsis

“Gayrı insan değilim artık, niçin insanlık taklidi
Yapayım ki ben ya da kuşanayım o kırılgan kisveyi?
İnsanlar tanıdım, ve insanlar, fakat hiçbirinin özü
Öyle özgür büyümemiş ki, ya da olmamış
Benim olduğum gibi, Element’in sadece kendisi.
Sis geçer aynadan ve ben görürüm!
Seyret! Biçimlerin dünyası süpürülür ötelere
Barışımız altında büyüyüp görünür oldu kargaşa,
Ve biçimsiz büyüyen bizler, yükseliriz
Bir zaman insan olan dokunulmaz sıvıların üstünden,
Dik kaideleri etrafında bazı taşkın ırmakların
Çılgınca aktığı heykeller gibiyiz sanki,
Sadece içimizde huzurun elementi!”

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Huylar

Dokuz zina, 12 gizli ilişki, 64 fuhuş ve
neredeyse tecavüz sayılabilecek bir şey,
Dinlenir gece vakti kırılgan dostumuz Florialis’in ruhunda,
Ve gene de öyle sessiz ve tavırlarında öyle içe kapanıktır ki
Hem kansız hem de cinsiyetsiz olduğu sanılır.
Tam tersine, cinsel birleşmeden başka bir şey hakkında
konuşmayan ve yazmayan Bastidides
İkiz çocukların babası oldu,
Fakat bu tamamlanmış başarının faturasını da ödedi;
Tam dört sefer boynuzlanmıştı.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Canto LXXXI’den


Ed ascoltando il leggier mormorio (*1)
çadırımın içine geldi gözlerin taze inceliği, (*2)
ne ruhtan ne de hypostasis’ten, (*3)
fakat gözbağının gözlerden sakladığıdır sadece
ya da karnavalda
hiçbir çift göstermezdi öfkeyi
gördü fakat gözler ve gözler arasındaki tutum,
renk, diastasis, (*4)
umursamaz ya da habersiz bunun
benim çadırımın alanı olduğundan
ya da tamamen Eidos mekânı olduğundan (*5)
geçip giderek, içine işleyerek
fakat başka ışıklar ardında gölge savurarak
göğün berrak
gecenin denizi
dağ göletinin yeşili
parıldadı maskelenmemiş gözlerden yarı maskenin uzayında

En çok neyi sevmişsen daim olacaktır o,
Gerisi cüruf
En çok neyi sevmişsen çalınmayacak hiç senden
En çok neyi sevmişsen odur gerçek kalıtın
Ki dünyası, yoksa benim mi yoksa onların mı
Yoksa hiç kimsenin mi?
Önce görülmüş olan geldi, sonra dokunulabilir olan
cehennemin salonlarında olsa bile, Elysium, (*6)
En çok neyi sevmişsen odur gerçek kalıtın
En çok neyi sevmişsen çalınmayacak hiç senden

Karınca bir kentaur’dur ejderha dünyasında. (*7)
Yık kibrini, cesareti insan
Yaratmadı, ya da düzeni, ya da zarafeti,
Yık kibrini, yık diyorum.
Yeşil dünyadan öğren yerin neresi olabilir diye
Ölçekli buluşta ya da gerçek sanatçılıkta,
Yık kibrini,
Yık Paquin! (*8)
Yeşil miğfer üstün geldi senin zarafetine.

“Kendine hakim ol, sonra başkaları taşır seni” (*9)
Yık kibrini
Dolu altında hırpalanmış bir köpeksin sen,
Şişkin bir saksağan uçucu bir güneş altında,
Yarı siyah yarı beyaz
Ayıramazsın kanadı kuyruktan
Yık kibrini
Sahtelikte büyütülmüş nefretin
Ne de aşağılık,
Yık kibrini,
Yıkmaya tez canlı, merhamette pinti,
Yık kibrini,
Yık diyorum.

Fakat yapmamış olmak yerine yapmış olmak
Kibir değildir
Edeple kapıyı çalmak
Bir Blunt kapıyı açsın (*10)
Ve havadan canlı bir geleneği ya da güzelim yaşlı bir gözden
fethedilmemiş bir alazı toplasın diye
kibir değildir bu.
Buradaki hata tamamen yapılmamış olanda,
sendeleyen çekinmede tamamen…

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çevirenin notları:

(*1) “Ed ascoltando il leggier mormorio” – “Ve kulak vererek o oldukça hafif mırıltıya”.
(*2) Mahkûm olarak tutulduğu çadırın içinde, Pound, maskeli bir kadın figürü görür. “Pisan Cantos”taki ana temaya konu olan kadındır bu. Bu maskeli kadın figürü Pound’un aşkın kalıcı olan tek şey olduğunu düşünmesine yol açtığı gibi, kendi doğasına ve yapıtına karşı da eleştirel davranmasına yol açar. Bu canto’ya, estetik temellendirmeye dayanan etik bir özeleştiri gözüyle de bakabiliriz.
(*3) hypostasis – Yunanca’da “kelime”. Teoloji’de “İsa” ya da “Tanrısal kişilik” anlamında da kullanılmaktadır.
(*4) diastasis – Yunanca’da “aralık”, “boşluk”.
(*5) Eidos – Yunanca’da “bilme”, “biliş”.
(*6) Elysium – Bir Yunan söylencesindeki kahramanların sonsuz huzur bulacakları kurtulmuşların adaları. Vergilius’un Aeneas’ında, Elysium Yeraltı Dünyası’ndadır.
(*7) kentaur – Yunan mitolojisinde yarı insan yarı at olan yaratık.
(*8) Paquin – Parisli bir modacı.
(*9) “Kendine hakim ol, sonra başkaları taşır seni” – Geoffrey Chaucer’in “Ballade of Good Counsel”inden alıntı: “Reule wel thyself that other folk canst rede”. Profesör Speare’in “Pocket Book of Verse” adlı 1940 yılındaki antolojisinde şu şekilde uyarlanmıştır: “Subdue thyself, and others thee shall hear”.
(*10) Blunt: 1840-1922 yılları arasında yaşamış İngiliz şair ve politik yazar Wilfred Scawen Blunt. Pound, bağımsız olmasından ötürü Blunt’a hayranlık duyuyordu.

Canto XLV

Usura ile (*1)

Her bir kalıbı pürüzsüz kesilmiş ve yerine oturan
iyi taştan yapılı, yüzleri zevkle kaplanabilecek bir evi yok
kimsenin usura ile
usura ile
kimsenin kilisenin duvarında resmedilmiş bir cenneti yok
harpes et luthes (*2)
ya da bakirenin haberi aldığı yerde
ve ışık halkası yansır kesikten,
usura ile
görmez kimse Gonzaga’yı, mirasçılarını ve cariyelerini (*3)
dayansın ya da birlikte yaşansın diye yapılmamıştır hiçbir resim
fakat satılmak için ve çarçabuk satılmak için yapılmıştır
usura ile, günah doğaya karşı,
ekmeğin her zamandakinden daha bayat paçavra,
ekmeğin kağıt kadar kuru,
buğdaydan dağ yoktur, sağlam un yoktur
usura ile yoğunlaşır hat
sınır çekme yoktur usura ile
ve kimse meskenine bir mekân bulamaz
Taş kırıcı ayrı bırakılmış taşından
dokumacı ayrı bırakılmış tezgâhından
USURA İLE
yün gelmez çarşıya
koyun kazanç getirmez usura ile
Usura bir ölettir, usura
körletir kızın elindeki iğneyi
ve durdurur iğcinin maharetini. Pietro Lombardo (*4)
gelmedi usura ile
Usura ile gelmedi Duccio (*5)
ne Pier della Francesca, ne de Zuan Bellin′ geldi usura ile (*6) (*7)
ne de “La Callunia” resmedildi. (*8)
Gelmedi usura ile Angelico, gelmedi Ambrogio Praedis, (*9) (*10)
Kesme taştan hiçbir kiliseye iz bırakmadı: Adamo me fecit. (*11)
Usura sayesinde değil St. Trophime (*12)
Usura sayesinde değil St. Hilaire, (*13)
Usura saldırır keski kalemine
Saldırır zanaata ve zanaatçıya
Kemirir dokuma tezgâhındaki ipi
Kimse altın örmeyi öğrenemez onun örneğiyle;
Gök mavisi kanser olur usura sayesinde, kan kırmızısı işe yaramaz
Zümrüt bir Memling bulamaz (*14)
Usura katleder çocuğu ana karnında
Önler delikanlının aşkını
Felç getirmektedir yatağa, uzanır
Genç gelinle damat arasına
CONTRA NATURAM (*15)
Orospular getirmişlerdi Eleusis’e
Cesetler konuldu resmi şölene
usura’nın emri ile.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çevirenin notları:

(*1) Usura – Tefecilik anlamına gelen İngilizce’deki “usury” kelimesiyle birebir örtüşmeyen Latince “usura” kelimesi, kapitalizmin atar damarı sayılan “faiz hesaplaması” anlamına gelir. En iyi tanımı şu formülle yapılabilir: zaman x para = usura.
(*2) harpes et luthes – harpler ve lavtalar. Fransız şair François Villon’un şiirinden: “Au moustier voy dont suis paroissienne / Paradis paint, où sont harpes et luz / …” : “Kaldığım manastırda seyrettim / resmedilmiş cennetteki harpleri ve lavtaları / …”
(*3) Gonzaga – Tam adı Ercole Gonzaga olan, 1505-1563 yılları arasında yaşamış Mantua dükü, kardinali ve resim kolleksiyoncusu.
(*4) Pietro Lombargo – 1435-1515 yılları arasında yaşamış İtalyan heykeltıraş ve mimar.
(*5) Duccio – Yaklaşık olarak 1260-1319 yılları arasında yaşamış bir ressam.
(*6) Pier della Francesca – Yaklaşık olarak 11415-1492 yılları arasında yaşamış olan bir ressam.
(*7) Zuan Bellin′ – 1426-1516 yılları arasında yaşamış olan ressam Giovanni Bellini.
(*8) “La Calunnia” – “Dedikodu”. Botticelli’nin bir tablosu.
(*9) Angelico – 1387-1455 yılları arasında yaşamış ressam Fra Angelico.
(*10) Ambrogio Praedis – Yaklaşık 1455-1506 yılları arasında yaşamış portre ressamı Ambrogio Praedis, Leonardo’nun yardımcılarından biriydi.
(*11) Adamo me fecit. – Adem tarafından yapıldım ben.
(*12) St. Trophime –Arles’te bulunan bir kilise. Yapımı 11. yüzyıl ile 15.yüzyıl arasında sürmüştür.
(*13) St. Hilaire – Poitiers’de bulunan bir kilise. 11.yüzyılda yapılmıştır.
(*14) Memling – Flaman ressam Hans Memling (yaklaşık olarak 1435-1494).
(*15) CONTRA NATURAM – DOĞAYA KARŞI
(*16) Eleusis – Attika’da bir kent.

İğne

Gel, yoksa kaçıp gidecek yıldızların gelgiti.
Çöküş saatinden sakın Doğu’ya doğru,
Şimdi! çünkü titreşir ruhumda iğne!

Burada edindik üstünlüğümüzü, o iyi zamanı.
Burada edindik günümüzü, senin ve benim günümü.
Gel şimdi, bizi yukarı kaldıran
Bu güç, kutba doğru dönmeden.

Alay etme yıldızların tufanıyla, bu şey olabilir.
Ey Aşk, gel şimdi, bu ülke yavaşça şerleşir.
Dalgaların taşıdığı, yakında taşınıp çekilir.

Bizimdir hazine, onunla yapacağız sabit karayı.
Kımıldarız ve karşılarız gelgiti, bir sonraki iltimasıyla,
Dayan
Bazı tarafsız güçler altında
Bu gidiş bertaraf olana dek.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Selâmlama

Ey adamakıllı kendini beğenmiş
ve adamakıllı tedirgin nesil,
Balıkçıların güneşte piknik yaptıklarını gördüm,
Onları derbeder aileleriyle gördüm ,
Ağız dolusu dişlerle gülerken gördüm onları
ve duydum onların kaba kahkahalarını.

Ve sizlerden daha mutluyum ben,
Ve daha mutlu onlar benden,
Ve balıklar yüzer gölde
ve kıyafetleri bile yok üzerlerinde .

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Banyo Küveti

Sıcak su boşaltılırken ya da ılıklaşırken
Kenarları porselen bir banyo küveti nasılsa,
İşte öyledir şövalye ihtirasımızın yavaşça serinlemesi,
Ey benim çok övülmüş fakat-büsbütün-hoşnut-olmayan kadınım.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Liu Ch’e

İpek hışırtısı yarıda kaldı,
Meydanın üstünde sürüklenir toz,
Adımların sesi yok, ve yapraklar
Üşüşür destelere ve kımıltısız durur,
Ve yüreği neşelendiren kadın onların altında:

Islak bir yaprak yapışır eşiğe.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Post Mortem Conspectu

Lotus’ta kahverengi, şişman bir bebek oturur,
Ve neşeliydin sen ve gülüyordun
Bu dünyaya ait olmayan bir kahkahayla.
Suyu sıçratarak yürümek hoştur
Ve kahkaha her şeyin amacıdır.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Evcil Kedi

“Güzel kadınların arasında olmak dinlendirir beni
Böylesi konularda niye yalan söylensin ki?
Tekrarlıyorum:
Güzel kadınlarla söyleşmek dinlendirir beni
Fasa fisodan başka bir şey konuşmasak bile,

Görünmez duyarganın bu mırıltısı
Hem coşturucu hem de lezizdir.”

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXV

ölümün tünellerinden geçtikten sonra zamanıydı
umudun bizi yeni bir umutsuzluğa sürmesinin

hissettik bir makinenin yağlı havasından nasıl geçtiğimizi
hor görülmüş bir akrobatta ve ilelebet insanda

göbek deliğinin içinde parıldıyordu krom kaplamalı bir trajedi
ve tiyatro perdesinin sahte ipinde sallanıyordu bir seyirci

bir suflör o eski uçuruma doğru eğilmiş duruyordu
gerçekle kaderin vuruşunu eşleştirmek için

fakat hissettik ifşaatın her zaman bizi nasıl beklettiğini
çok geç oluncaya dek ve gözyaşları şimdiden dökülmüşken

yürek nasıl da her zaman çok erkenden sevinir ve kayar
serpiştirilmiş korolarla tıkış tıkış sahnede

nasıl da çöker komplo fakat gerilim kalır geriye
en harap olana yeni bir yolculuk başlayana dek

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXIV

korallerin katı ağzı ve canı gönülden ayrılık arasında
her şeyi pusla sarmalayan canilerin nefes alışları arasında

kırbaçlanarak öldürüleninkine göre daha katı bakıncaya dek
gerçekliğin gözünü delik deşik eden yalanlar arasında

işkencenin raylarında kayan ve bir silkinmeyle
gerçek olmayanın oyuğunda kaybolan anlar arasında

ey mahkûmlara magma acısı veren karabasanların eritme ocaklı
zehirlenmiş mahkûm kulesindeki siyah gözyaşlarının sessizliği

ey patlamayla yitmiş el ve ölümün kurumuş resitatifi
solmuş yapraklar ve devrimler için altın bir kutuda

ey çatlamış yayın kınnabından gelen şaşkın ses
geleceğin korunmuş köşesine kaçma yankınla birlikte

fakat yorumla okunaksız yazıyı: yakala vınlayan
çekicin henüz senin olmayan bir yazgıya doğru düşüşünü

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXIII

içimizdeki görünmez kırıp döker tüm uzayları
ve ölçülebilir hiçliğe ulaşır bütün yarış parkurları

ve saniyeler taşlaşır ve perspektifler zalimlik
güneşlerinin içine koşar gölgelerin susatan cüceleriyle

ki iskeleti havalandırmak için derimsi etlerini yararlar
ve teslim ederler olayı kırılma sınırının silindirlerine

imgelem çağırana dek dikenli dorukların karanlıklarını
o sonsuz dinlenmenin koltuğunda: inkârcı bir anakara

güneşten ve cinnetten bir kalkanda yükseltir yansısını
bizim sonsuz körlüğümüz için avantajlı bir anda

sallar düşmenin parazitini laternanın dalgalarında
ve yazar hor görüyle geleceğin kıskanç kayasına:

mumyala kürek mahkûmunun aşınmış küreklerini hayretin salonunda
mumyala yüceleştirmeyi ve trajediciyi çok yavaş tempoda

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXVI

yanar şarkı ve ben silip kurularım alındaki kırmızı ışıltıyı
umut parçalanır ve düşer denize yanlış tarihlenmiş kulelerden

benim tek kaderim özler yıldızını
fakat belleğin ter örtüsünden sızmaz tek bir ışık bile

kurbanların kendi çemberlerinde dönenip durduğu bu pusta
kimse dolaşmaz bulutların yıldırımını fakat orada ben görürüm

sefaletin çığlığı nasıl da bırakmaz tek bir tahıl tozunu bile
her zaman birinin gözyaşlarıyla yarılmış bu derin saban izinde

ve mağlup yüreğin yeniden yaşayabilmek adına
bilinçsiz bir kalpazanlıkla her zaman faturayı ödemesinden bıkmış

fakat başka sularda düşlerle yunmuş yıkanmış hâlâ
en büyük ağaçların köklerinin suya ulaşması gibi

ki haylice mırıldanır su çağıltısında yüzyıllık hayatı hakkında
dibin nihayet kendisini zapt ettiği kaynak hakkında

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXIX

tutarlılığın armağanını her daim geri çekilip dilenen sen değilsin
yüreğin karanlık gezegeni olan çember pistinde koştuğunda keman

ki döner bize çehresini gümüşlenmiş renk tonuyla
ki döndürür bizden çehresini karanlıktaki kavgaya

senin için benim kaosum alazlanan evim kutsadığım
ve nefret ettiğim ya da umursamazca tuttuğum gülümsemenin akıntılarında

ki kuyusunu dökümler dünyayı gezindiğim gözümde
yolculuğa hazır ve kalmaya hazır: tartarak ölümü

elimde ve sevdamdaki hayatta ve inancın dağıyla
önümde tanrıya dikilmiş çobansız bir değnek

giyotin o mavi alacakaranlığın mavi yüreğindeyken
ayrılır bedenim ıssızca kayan bulutlardan

yani zorlarım karanlığı uzun ve rahatlatan bir sarılma
her şeyle ve hiçbir şeyle belirlenmiş olan mutluluğa ulaşsın diye

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Tarlalarda

Tanrım, geçip giden hoş şeylere baktığımda,
Yaşlı ağaçların altında taze yaprakların gölgesi
Dans eder çimende dolanan rüzgârı ya da Ağustos demetlerindeki
Ağustos güneşinin altın sessizliğini hoşnut etmek için.
Bundan daha mutlu bir dünya olduğuna inanabilir miyim ki?
Ve varsa eğer
Ölümsüz herhangi bir şeyin yüreği
Getirir mi bana soluğumu alıp götüren bu düşleri?
Akşamleyin eve dönen kargalarla ve tarlaların üstündeki
Saman kokusuyla gelirler. İlkbaharda gelirler.

Charlotte Mew (1869 – 1928, İngiltere)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bulunmayış

Bilirim bazen yürüdüğün
Yolu, körfezin yukarılarında;
Bir rüzgârdır o uzak denizden
Saçının rayihasını estirip getiren bana.

Ya da bu bahçedeki esinti
Düşleyen gölgelerini çimende canlandırmak için
Dokunduğunda ağaçlarıma,
Geçip gidişini görürüm senin.

Korunmuş yataklarda, her gülün yüreği
Sakin uyur bu gece. Tedbirli yüreğin
Onlar kadar kapalıdır; nasıl güvenle biçimlerlerse salınımı,
Toynakların vuruşu da öyle çiğner caddeye düşmüş gülleri.

Dönme asla geri
Yabanıl bir yağmurla kör bu gözlere
Gözlerinle; yıldızlardı onlar benim için. –
Yıldızların görmemesi gereken bazı şeyler de vardır.

Fakat çağır, çağır beni, ve ağzımın üstüne
İsa yaralı ellerini koyup
Sakince dursa da, cevaplamak zorundayım. Yani
Geleceğim – Gelmeme izin verecek O!

Charlotte Mew (1869 – 1928, İngiltere)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXVII

kendi ağımızda nefes nefeseyken patlıyor acizliğimiz
ve tüketen aşığın kendi kendisine duyduğu nefret

bir uçurum kılığındaki kaderimiz doğrulur
hazırdır yok etmenin limanından daha fazlasına

isteksizce çözer heykel gövdesi kendini gecenin demir kavrayışından
karanlıkla zorlanmış inanmadan ışığı hatırlamaya

dilsiz anlara yayar kendini alçakgönüllülüğün pusu
ve yolculuğa hazır olanların çoğu beklemeli daha açık bir görüş alanını

inkârcı yanılsamaların bombus arısına sıkıca yapışır
gerçekliğin içine çözülmüş ölümsüzlüğün tozu

delik deşik doruk bağrına basar bir gölgenin flütlerini
burada kanayan uzayda kayar yağmurun fısıltısı

ki doğum bekler bizi şimdi gören taşların geçidi yanında
ki suyun dışında duruyor biri tanrıyla omuz omuza

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXVIII

labirentteki maralın tırnağı hakkındaki hatırayı düşlerim
hayatını kurtarana aldırmazın söylediği söz gibi

aynaları ve sonsuzluk dumanı misali akan suları düşlerim
sefilliğin balyaları üstüne yığılmış inanç üstüne inanç gibi

tekrarlanan her şeyi ve gerçek olmayana büyümüş olanı düşlerim
sevilmiş ve özlenmiş olana dair kırmızı dudakların şarkısı gibi

ey hatıra: ey hiddet ve tanrı ki her şeyi hiçliğe eritensin
ve ele geçirilebilecek olanları ölüme kovalayansın

günlerin ayaklarının bizim için gelen bir ışıma ile
gerçekliğin davullarında belki dolanıp duracağını söyle birine

havada salınmayla yerçekimi arasında konumunu arayan
ve ufukların kapıları arasında fırıl fırıl dönenen rüzgâra söyle

karanlıkla aydınlığın tılsımını arayan
ve dünyanın daha derininde gezinen gezgine söyle

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XL

ve hiçbir şey anlamayan hiçbir şey hatırlamayacak
yaralarını bakır levhalarla süsleyen bir zaman hakkında

fakat kalan neyse kök salmayacak belleksiz
ve üç ağır adım o boş uçurumda ki orada akbaba

şimdi kuluçkadadır taş üstünde taşta kanın ağır yapısında
ve giden kimsenin başka bir amacı olmayacak

keşfedilmeyi bekleyen o yıldızı keşfetmekten başka
yeni yaratılışın yıldızıdır o ki sadece çok az kimse görmüştür

fakat ölümle karşılaşan bu gerçeğimizi ithaf ediyorum
bu fare kapanı uçuruma ve uzun bekleyiş zamanına

zamanın alnıma dağladığı bu yapay huzur
parçalanmış inancın bu cam kırıkları gene de çürüyecek ve filizlenecek

geleceğin düşlerinde ve labirentteki maralın düşünde
ve aldırmazın sözünde ve O’nun hayatını kurtaranda

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sabah Şarkısı

Semiz altın bir saat gibi ayarladı seni aşk.
Şamarladı ayak tabanlarını ebe, ve cavlak çığlığın
Elementlerin arasında aldı yerini.

Seslerimiz yankılanır, gelişini büyütür. Yeni heykel.
Cereyanlı bir müzede, çıplaklığın
Gölgeler güvenliğimizi. Duvarlar gibi bomboş dururuz etrafta.

Rüzgârın elinde yavaş silinmesini
Yansıtacak bir ayna damıtan o buluttan daha fazla
Annen değilim artık.

Bütün gece pervane nefesin
Oynaşır o yassı pembe güllerin arasında. Uyanır dinlerim:
Uzak bir deniz kımıldar kulağımda.

Bir çığlık, ve sendelerim yataktan, inek kadar ağır ve çiçeksi
Viktoryan geceliğimde.
Bir kedininki gibi temizce açılır ağzın. Pencere çerçevesi

Beyazlar ve yutar donuk yıldızlarını. Ve şimdi denersin
Avuç dolusu notalarını;
Berrak sesli harfler yükselir balonlar gibi.

(1961)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kasım’da Mektup

Aşkım, dünya
Birdenbire değişir, değişir rengi. Sokak lambası
Ayrılır sabahın dokuzunda sarısalkımın
Fare kuyruğu tohum zarları arasından.
Kuzey kutbudur

Bu küçük siyah
Çember, bu esmer gümüş çimenlerle – bebeklerin saçı.
Havada bir yeşil vardır,
Yumuşak, nefis.
Sevgiyle sarmalar beni.

Heyecanlı ve sıcağım.
Azmanlaşabilirim sanırım,
Öyle aptalca mutluyum ki,
Wellington çizmelerim
Ses çıkarır ve ses çıkarır o güzel kırmızıdan geçerken.

Bu benim mülkümdür.
Bir günde iki sefer
Gezinirim onunla, koklarken
Barbar kutsal dikenini
Koyu yeşil midyelerini, saf demiri,

Ve eski cesetlerden o duvarı.
Severim onları.
Tarih gibi severim onları.
Elmalar altın renkli,
Düşünsene bir –

Yetmiş ağacım
Tutar altın pembesi topları
Katı gri ölüm çorbasında,
Onların milyonlarca
Altın yaprakları metal ve nefessiz.

Ey aşk, ey el değmemişlik.
Benden başka kimse
Yürümez bel yüksekliğindeki ıslaklıkla.
Yeri doldurulamaz
Altınlar kanar ve derinleşir, Thermopylae’nin ağızlarında.

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXII

ey caz müzikli ve çapulcu elli ve göğüs göğse aşklı
ve eter maskesi mırıltılı arzunun kasıncı

sen sakatların rakibi ölüm dansının küçük cümbüşü
peşin yılgılarlasın ve basitleştirmenin sargılarıyla

yüksek topuk ilahileriyle parçalarsın ağları
ve hiçbir şey yetişemez bir anlama ya da bir sona

mıknatısımızı ziyaret eden evsizlik ruhunun
aynı tanınmışlığını sunar sadece şaşırtman bize

ve ölüme ve uzaya ay ışığı solosunu verir baştan çıkarma
belki serinlik veren kristalden mavi harmaniyeler

boş ellerin balçığından düşen etin pullarına ısrarla bakar
yaprakların yeşil düğümlerindeki tutsak göz

belde çıplak uyandığımızda haneye tecavüz suçunu işleriz
ölümün ırmağında ve acının tıka basa dolu salonlarında

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXI

fakat sabahın seherinde şehir tümüyle başka olur
sabotajcının bitimsiz sevinci çınlar şölenin kulağında

parklar ve caddeler ve evler sarhoşlukla geçip gider
ve geveleyip durur veba zamanının neşeli anılarını

manzaralar peyzajlar insanlar çalar trompetleri
ve ölü her şeye şarlatan tacı takar kendiliğinden

gözüm yanılttı bizi sadece dibi aramıştı
fatihler olarak azametle atılabileceğimiz duvarı

kurban edilmiş yaşar çakıllı bir çukurdaki yalnız hayatımı
ve kan ve anlam damla damla akar toprağa

kendimi bizimle karşılaştırdım ve hiçbir şey uyuşmuyordu
yaşayabilelim diye öldürdüm seni ve kendimi

ölümle ağırlaşmış insancıl dudaklarla mecbur bırakıldık
kendini beğenmiş aptallığın bu gülüşüne

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bir Doğum Günü Hediyesi

Nedir bu, bu peçenin ardındaki, çirkin midir, güzel midir?
Titrekçe ışıldıyor, memeleri var mıdır, var mıdır kenarları?

Benzersiz olduğundan eminim, istediğim şey olduğundan eminim.
Sessizce yemek yaparken baktığını hissederim, hissederim düşündüğünü

“Bu mudur huzuruna çıkacağım,
Bu mudur seçilmiş olan, siyah göz-çukurlarıyla ve bir yara iziyle?

Tartarak unu, kesip atarak fazlalığı,
Uyarak kurallara, kurallara, kurallara.

Bu mudur müjde verilecek olan?
Tanrım, amma da şaka!”

Fakat titrekçe ışıldar, durmaz, ve beni istediğini düşünürüm.
Kemikler ya da inciden bir düğme olması önemli değil benim için.

Bu yıl, zaten, büyük bir hediye istemem.
Ne de olsa sadece kaza eseri hayattayım.

Bütün olası şekillerde öldürmeliydim kendimi o zaman.
Şimdi bu peçeler var, titrekçe ışıldarlar perdeler gibi,

Ocak ayının bir penceresinde yarı saydam satenler
Bebeklerin yatağı gibi beyaz ve ölü nefesle parıldar. Ey fildişi!

Bir sivri diş olmalı orada, bir ruh sütunu.
Ne olduğu umurumda değil anlamıyor musun

Bana veremez misin onu?
Utanmana gerek yok – küçük bir şeyse de aldırmam.

Cimri olma, hazırım korkunçluğa.
Yanında oturalım, her birimiz bir tarafta, hayran kalarak ışıltıya,

O mine, onun aynamsı çeşitliliği.
Yanında yiyelim son yemeğimizi, bir hastane tablası gibi.

Bana onu niye vermek istemediğini biliyorum,
Dehşete kapılmışsın

Dünyanın bir çığlıkla, ve kafanın da onunla birlikte dağılacağından,
Çıkıntılı, pirinçten yapılmış, antik bir kalkan,

Torunlarının torunlarına kalacak bir harika.
Korkma, böyle olmayacak.

Sadece onu alacağım ve sessizce kenara çekileceğim.
Onu açtığımı duymayacaksın bile, ne kağıt hışırtısı olacak

Ne de düşen kurdeleler, sonunda çığlık da olmayacak.
Böylesi bir ihtiyatı göstereceğime inanmadığını düşünürüm.

Bu peçelerin günlerimi nasıl öldürdüğünü bilseydin bari.
Sana göre onlar sadece saydamlıklardır, berrak havadır.

Fakat Tanrım, bulutlar pamuk misali.
Onların orduları. Onlar karbon monoksittir.

Hoşlukla, hoşlukla içime çekerim,
Doldururum damarlarımı görünmezlerle, hayatımın yıllarını

Tıklayan olası milyon zerrelerle.
Bu vesile için gümüş giyimliydin. Ey hesap makinesi –

Mümkün müdür senin bir şeyi elinden büsbütün ve tastamam çıkarman?
Her bir eflatun parçasını damgalamak zorunda mısın,

Öldürebildiğin her şeyi öldürmek zorunda mısın?
İstediğim tek bir şey var bugün, ve sadece sen verebilirsin bunu bana.

Durur penceremde, gökyüzü kadar büyük.
Çarşaflarımdan soluk alıp verir, çatlamış hayatların koyulaşıp

Tarihe katılaştığı o soğuk ölü merkez.
Mektupla gelmesin bari, parmak parmak.

Ağzın sözcükleriyle gelmesin bari, onu kullanamayacak kadar hissiz
Ve altmış yaşında olurum onun hepsinin teslim edildiği tarihte.

Sadece bırak aşağı o peçeyi, o peçeyi, o peçeyi.
Eğer ölüm olsaydı o

Hayran kalırdım onun derin ciddiyetine, onun zamansız gözlerine.
Bilirdim senin aklı başında olduğunu.

O vakit bir asalet olabilirdi, bir doğum günü olabilirdi.
Ve bıçak oymazdı, fakat bir bebeğin ağlayışı gibi

Girerdi içeri safça ve temizce.
Ve evren kayardı yanımdan yöremden.

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sonraki Sayfa »