“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXIII

içimizdeki görünmez kırıp döker tüm uzayları
ve ölçülebilir hiçliğe ulaşır bütün yarış parkurları

ve saniyeler taşlaşır ve perspektifler zalimlik
güneşlerinin içine koşar gölgelerin susatan cüceleriyle

ki iskeleti havalandırmak için derimsi etlerini yararlar
ve teslim ederler olayı kırılma sınırının silindirlerine

imgelem çağırana dek dikenli dorukların karanlıklarını
o sonsuz dinlenmenin koltuğunda: inkârcı bir anakara

güneşten ve cinnetten bir kalkanda yükseltir yansısını
bizim sonsuz körlüğümüz için avantajlı bir anda

sallar düşmenin parazitini laternanın dalgalarında
ve yazar hor görüyle geleceğin kıskanç kayasına:

mumyala kürek mahkûmunun aşınmış küreklerini hayretin salonunda
mumyala yüceleştirmeyi ve trajediciyi çok yavaş tempoda

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXVI

yanar şarkı ve ben silip kurularım alındaki kırmızı ışıltıyı
umut parçalanır ve düşer denize yanlış tarihlenmiş kulelerden

benim tek kaderim özler yıldızını
fakat belleğin ter örtüsünden sızmaz tek bir ışık bile

kurbanların kendi çemberlerinde dönenip durduğu bu pusta
kimse dolaşmaz bulutların yıldırımını fakat orada ben görürüm

sefaletin çığlığı nasıl da bırakmaz tek bir tahıl tozunu bile
her zaman birinin gözyaşlarıyla yarılmış bu derin saban izinde

ve mağlup yüreğin yeniden yaşayabilmek adına
bilinçsiz bir kalpazanlıkla her zaman faturayı ödemesinden bıkmış

fakat başka sularda düşlerle yunmuş yıkanmış hâlâ
en büyük ağaçların köklerinin suya ulaşması gibi

ki haylice mırıldanır su çağıltısında yüzyıllık hayatı hakkında
dibin nihayet kendisini zapt ettiği kaynak hakkında

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXIX

tutarlılığın armağanını her daim geri çekilip dilenen sen değilsin
yüreğin karanlık gezegeni olan çember pistinde koştuğunda keman

ki döner bize çehresini gümüşlenmiş renk tonuyla
ki döndürür bizden çehresini karanlıktaki kavgaya

senin için benim kaosum alazlanan evim kutsadığım
ve nefret ettiğim ya da umursamazca tuttuğum gülümsemenin akıntılarında

ki kuyusunu dökümler dünyayı gezindiğim gözümde
yolculuğa hazır ve kalmaya hazır: tartarak ölümü

elimde ve sevdamdaki hayatta ve inancın dağıyla
önümde tanrıya dikilmiş çobansız bir değnek

giyotin o mavi alacakaranlığın mavi yüreğindeyken
ayrılır bedenim ıssızca kayan bulutlardan

yani zorlarım karanlığı uzun ve rahatlatan bir sarılma
her şeyle ve hiçbir şeyle belirlenmiş olan mutluluğa ulaşsın diye

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Tarlalarda

Tanrım, geçip giden hoş şeylere baktığımda,
Yaşlı ağaçların altında taze yaprakların gölgesi
Dans eder çimende dolanan rüzgârı ya da Ağustos demetlerindeki
Ağustos güneşinin altın sessizliğini hoşnut etmek için.
Bundan daha mutlu bir dünya olduğuna inanabilir miyim ki?
Ve varsa eğer
Ölümsüz herhangi bir şeyin yüreği
Getirir mi bana soluğumu alıp götüren bu düşleri?
Akşamleyin eve dönen kargalarla ve tarlaların üstündeki
Saman kokusuyla gelirler. İlkbaharda gelirler.

Charlotte Mew (1869 – 1928, İngiltere)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bulunmayış

Bilirim bazen yürüdüğün
Yolu, körfezin yukarılarında;
Bir rüzgârdır o uzak denizden
Saçının rayihasını estirip getiren bana.

Ya da bu bahçedeki esinti
Düşleyen gölgelerini çimende canlandırmak için
Dokunduğunda ağaçlarıma,
Geçip gidişini görürüm senin.

Korunmuş yataklarda, her gülün yüreği
Sakin uyur bu gece. Tedbirli yüreğin
Onlar kadar kapalıdır; nasıl güvenle biçimlerlerse salınımı,
Toynakların vuruşu da öyle çiğner caddeye düşmüş gülleri.

Dönme asla geri
Yabanıl bir yağmurla kör bu gözlere
Gözlerinle; yıldızlardı onlar benim için. –
Yıldızların görmemesi gereken bazı şeyler de vardır.

Fakat çağır, çağır beni, ve ağzımın üstüne
İsa yaralı ellerini koyup
Sakince dursa da, cevaplamak zorundayım. Yani
Geleceğim – Gelmeme izin verecek O!

Charlotte Mew (1869 – 1928, İngiltere)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXVII

kendi ağımızda nefes nefeseyken patlıyor acizliğimiz
ve tüketen aşığın kendi kendisine duyduğu nefret

bir uçurum kılığındaki kaderimiz doğrulur
hazırdır yok etmenin limanından daha fazlasına

isteksizce çözer heykel gövdesi kendini gecenin demir kavrayışından
karanlıkla zorlanmış inanmadan ışığı hatırlamaya

dilsiz anlara yayar kendini alçakgönüllülüğün pusu
ve yolculuğa hazır olanların çoğu beklemeli daha açık bir görüş alanını

inkârcı yanılsamaların bombus arısına sıkıca yapışır
gerçekliğin içine çözülmüş ölümsüzlüğün tozu

delik deşik doruk bağrına basar bir gölgenin flütlerini
burada kanayan uzayda kayar yağmurun fısıltısı

ki doğum bekler bizi şimdi gören taşların geçidi yanında
ki suyun dışında duruyor biri tanrıyla omuz omuza

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXVIII

labirentteki maralın tırnağı hakkındaki hatırayı düşlerim
hayatını kurtarana aldırmazın söylediği söz gibi

aynaları ve sonsuzluk dumanı misali akan suları düşlerim
sefilliğin balyaları üstüne yığılmış inanç üstüne inanç gibi

tekrarlanan her şeyi ve gerçek olmayana büyümüş olanı düşlerim
sevilmiş ve özlenmiş olana dair kırmızı dudakların şarkısı gibi

ey hatıra: ey hiddet ve tanrı ki her şeyi hiçliğe eritensin
ve ele geçirilebilecek olanları ölüme kovalayansın

günlerin ayaklarının bizim için gelen bir ışıma ile
gerçekliğin davullarında belki dolanıp duracağını söyle birine

havada salınmayla yerçekimi arasında konumunu arayan
ve ufukların kapıları arasında fırıl fırıl dönenen rüzgâra söyle

karanlıkla aydınlığın tılsımını arayan
ve dünyanın daha derininde gezinen gezgine söyle

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XL

ve hiçbir şey anlamayan hiçbir şey hatırlamayacak
yaralarını bakır levhalarla süsleyen bir zaman hakkında

fakat kalan neyse kök salmayacak belleksiz
ve üç ağır adım o boş uçurumda ki orada akbaba

şimdi kuluçkadadır taş üstünde taşta kanın ağır yapısında
ve giden kimsenin başka bir amacı olmayacak

keşfedilmeyi bekleyen o yıldızı keşfetmekten başka
yeni yaratılışın yıldızıdır o ki sadece çok az kimse görmüştür

fakat ölümle karşılaşan bu gerçeğimizi ithaf ediyorum
bu fare kapanı uçuruma ve uzun bekleyiş zamanına

zamanın alnıma dağladığı bu yapay huzur
parçalanmış inancın bu cam kırıkları gene de çürüyecek ve filizlenecek

geleceğin düşlerinde ve labirentteki maralın düşünde
ve aldırmazın sözünde ve O’nun hayatını kurtaranda

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sabah Şarkısı

Semiz altın bir saat gibi ayarladı seni aşk.
Şamarladı ayak tabanlarını ebe, ve cavlak çığlığın
Elementlerin arasında aldı yerini.

Seslerimiz yankılanır, gelişini büyütür. Yeni heykel.
Cereyanlı bir müzede, çıplaklığın
Gölgeler güvenliğimizi. Duvarlar gibi bomboş dururuz etrafta.

Rüzgârın elinde yavaş silinmesini
Yansıtacak bir ayna damıtan o buluttan daha fazla
Annen değilim artık.

Bütün gece pervane nefesin
Oynaşır o yassı pembe güllerin arasında. Uyanır dinlerim:
Uzak bir deniz kımıldar kulağımda.

Bir çığlık, ve sendelerim yataktan, inek kadar ağır ve çiçeksi
Viktoryan geceliğimde.
Bir kedininki gibi temizce açılır ağzın. Pencere çerçevesi

Beyazlar ve yutar donuk yıldızlarını. Ve şimdi denersin
Avuç dolusu notalarını;
Berrak sesli harfler yükselir balonlar gibi.

(1961)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kasım’da Mektup

Aşkım, dünya
Birdenbire değişir, değişir rengi. Sokak lambası
Ayrılır sabahın dokuzunda sarısalkımın
Fare kuyruğu tohum zarları arasından.
Kuzey kutbudur

Bu küçük siyah
Çember, bu esmer gümüş çimenlerle – bebeklerin saçı.
Havada bir yeşil vardır,
Yumuşak, nefis.
Sevgiyle sarmalar beni.

Heyecanlı ve sıcağım.
Azmanlaşabilirim sanırım,
Öyle aptalca mutluyum ki,
Wellington çizmelerim
Ses çıkarır ve ses çıkarır o güzel kırmızıdan geçerken.

Bu benim mülkümdür.
Bir günde iki sefer
Gezinirim onunla, koklarken
Barbar kutsal dikenini
Koyu yeşil midyelerini, saf demiri,

Ve eski cesetlerden o duvarı.
Severim onları.
Tarih gibi severim onları.
Elmalar altın renkli,
Düşünsene bir –

Yetmiş ağacım
Tutar altın pembesi topları
Katı gri ölüm çorbasında,
Onların milyonlarca
Altın yaprakları metal ve nefessiz.

Ey aşk, ey el değmemişlik.
Benden başka kimse
Yürümez bel yüksekliğindeki ıslaklıkla.
Yeri doldurulamaz
Altınlar kanar ve derinleşir, Thermopylae’nin ağızlarında.

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXII

ey caz müzikli ve çapulcu elli ve göğüs göğse aşklı
ve eter maskesi mırıltılı arzunun kasıncı

sen sakatların rakibi ölüm dansının küçük cümbüşü
peşin yılgılarlasın ve basitleştirmenin sargılarıyla

yüksek topuk ilahileriyle parçalarsın ağları
ve hiçbir şey yetişemez bir anlama ya da bir sona

mıknatısımızı ziyaret eden evsizlik ruhunun
aynı tanınmışlığını sunar sadece şaşırtman bize

ve ölüme ve uzaya ay ışığı solosunu verir baştan çıkarma
belki serinlik veren kristalden mavi harmaniyeler

boş ellerin balçığından düşen etin pullarına ısrarla bakar
yaprakların yeşil düğümlerindeki tutsak göz

belde çıplak uyandığımızda haneye tecavüz suçunu işleriz
ölümün ırmağında ve acının tıka basa dolu salonlarında

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXXI

fakat sabahın seherinde şehir tümüyle başka olur
sabotajcının bitimsiz sevinci çınlar şölenin kulağında

parklar ve caddeler ve evler sarhoşlukla geçip gider
ve geveleyip durur veba zamanının neşeli anılarını

manzaralar peyzajlar insanlar çalar trompetleri
ve ölü her şeye şarlatan tacı takar kendiliğinden

gözüm yanılttı bizi sadece dibi aramıştı
fatihler olarak azametle atılabileceğimiz duvarı

kurban edilmiş yaşar çakıllı bir çukurdaki yalnız hayatımı
ve kan ve anlam damla damla akar toprağa

kendimi bizimle karşılaştırdım ve hiçbir şey uyuşmuyordu
yaşayabilelim diye öldürdüm seni ve kendimi

ölümle ağırlaşmış insancıl dudaklarla mecbur bırakıldık
kendini beğenmiş aptallığın bu gülüşüne

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bir Doğum Günü Hediyesi

Nedir bu, bu peçenin ardındaki, çirkin midir, güzel midir?
Titrekçe ışıldıyor, memeleri var mıdır, var mıdır kenarları?

Benzersiz olduğundan eminim, istediğim şey olduğundan eminim.
Sessizce yemek yaparken baktığını hissederim, hissederim düşündüğünü

“Bu mudur huzuruna çıkacağım,
Bu mudur seçilmiş olan, siyah göz-çukurlarıyla ve bir yara iziyle?

Tartarak unu, kesip atarak fazlalığı,
Uyarak kurallara, kurallara, kurallara.

Bu mudur müjde verilecek olan?
Tanrım, amma da şaka!”

Fakat titrekçe ışıldar, durmaz, ve beni istediğini düşünürüm.
Kemikler ya da inciden bir düğme olması önemli değil benim için.

Bu yıl, zaten, büyük bir hediye istemem.
Ne de olsa sadece kaza eseri hayattayım.

Bütün olası şekillerde öldürmeliydim kendimi o zaman.
Şimdi bu peçeler var, titrekçe ışıldarlar perdeler gibi,

Ocak ayının bir penceresinde yarı saydam satenler
Bebeklerin yatağı gibi beyaz ve ölü nefesle parıldar. Ey fildişi!

Bir sivri diş olmalı orada, bir ruh sütunu.
Ne olduğu umurumda değil anlamıyor musun

Bana veremez misin onu?
Utanmana gerek yok – küçük bir şeyse de aldırmam.

Cimri olma, hazırım korkunçluğa.
Yanında oturalım, her birimiz bir tarafta, hayran kalarak ışıltıya,

O mine, onun aynamsı çeşitliliği.
Yanında yiyelim son yemeğimizi, bir hastane tablası gibi.

Bana onu niye vermek istemediğini biliyorum,
Dehşete kapılmışsın

Dünyanın bir çığlıkla, ve kafanın da onunla birlikte dağılacağından,
Çıkıntılı, pirinçten yapılmış, antik bir kalkan,

Torunlarının torunlarına kalacak bir harika.
Korkma, böyle olmayacak.

Sadece onu alacağım ve sessizce kenara çekileceğim.
Onu açtığımı duymayacaksın bile, ne kağıt hışırtısı olacak

Ne de düşen kurdeleler, sonunda çığlık da olmayacak.
Böylesi bir ihtiyatı göstereceğime inanmadığını düşünürüm.

Bu peçelerin günlerimi nasıl öldürdüğünü bilseydin bari.
Sana göre onlar sadece saydamlıklardır, berrak havadır.

Fakat Tanrım, bulutlar pamuk misali.
Onların orduları. Onlar karbon monoksittir.

Hoşlukla, hoşlukla içime çekerim,
Doldururum damarlarımı görünmezlerle, hayatımın yıllarını

Tıklayan olası milyon zerrelerle.
Bu vesile için gümüş giyimliydin. Ey hesap makinesi –

Mümkün müdür senin bir şeyi elinden büsbütün ve tastamam çıkarman?
Her bir eflatun parçasını damgalamak zorunda mısın,

Öldürebildiğin her şeyi öldürmek zorunda mısın?
İstediğim tek bir şey var bugün, ve sadece sen verebilirsin bunu bana.

Durur penceremde, gökyüzü kadar büyük.
Çarşaflarımdan soluk alıp verir, çatlamış hayatların koyulaşıp

Tarihe katılaştığı o soğuk ölü merkez.
Mektupla gelmesin bari, parmak parmak.

Ağzın sözcükleriyle gelmesin bari, onu kullanamayacak kadar hissiz
Ve altmış yaşında olurum onun hepsinin teslim edildiği tarihte.

Sadece bırak aşağı o peçeyi, o peçeyi, o peçeyi.
Eğer ölüm olsaydı o

Hayran kalırdım onun derin ciddiyetine, onun zamansız gözlerine.
Bilirdim senin aklı başında olduğunu.

O vakit bir asalet olabilirdi, bir doğum günü olabilirdi.
Ve bıçak oymazdı, fakat bir bebeğin ağlayışı gibi

Girerdi içeri safça ve temizce.
Ve evren kayardı yanımdan yöremden.

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXX

karabasanın ölçüsü yanında ileri atılır aslan
ölüm anında tadını çıkarır özgürlüğünün

büyülendiğimizden ve saçlarımızdan sürüklendiğimizden beri
yeniden gördük öngördüğümüz o uçurumu

fakat ölüler daha güçlü ve hakaret kutsal olduğundan
canlı öküz sürüleri kurban edilmeliydi yeniden

öldürene dek ölüleri katledene dek ölüleri
ve yaralı kükreme insanlığın kelimelerini yönlendirene dek

nasıl oldu da kimse bu dehşetlerin bayağılığının farkında olmadı
ve gizlilik nasıl kustu iğrenmenin felç eden kirecine

bir sıçrayışla aslan arenada durana dek
ve kalkık pençesiyle bize coşku ve ölüm verene dek

ve anladık: düş değil düşünce değil fakat budur
her daim bulunması ve yenilmesi gereken budur

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXIX

uzaklarda okyanusta sallanır Medusa’nın başı
bozlaşmış yılanlarla ve sonsuz üzüncün gözetleme yeriyle

anımsarız tanırız yeniden biraderlerimizin kanını
kadınların yanan ağlayışlarındaki kefenlerini

ölümün dilenen elindeki yitik gözlerini
tanırız yeniden biliriz ve bekleriz

başımızın üstünde kurtuluşun kanat çırpmasını
küçümsemelerin bitmesini ve kendi hayatımızı bekleriz –

ey bağrımızı yaran nefretin kasırgası
kanamak zorundaysak hayatla delik deşik et bizi

güneşe firarında bir kupa gibi kaldır bizi
alacakaranlığın mızrağıyla işkence ederek doğra bizi

çünkü bağrımızın derininde oturur Medusa’nın başı
bozlaşmış yılanlarla ve taşlaşmış hüzünlerle

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXVIII

ateş etmek bir düşmana ve bir sigara sarmak
alazlanmak ve sönmek fırtınadaki bir deniz feneri misali

ilgilerin ağında oturmak bir sinek gibi
sadece doğmuş olsan bile şansız doğduğuna inanmak

işlemeyen her şeyin bir işlevi olmak
başka bir şey olmak ya da hiç olmamak

nefretin duvarındaki o boz taş gibi uygun olmak
ve süpürgeotunun sevinci gibi duyumsamak yine de taşların uzlaşmasını

buğulu yağmurda savsaklanan her şeyi hissetmek
için için yanan ateş yanında zevk almak gerilimden

bunun en son sefer olduğundan kuşku duymak
her şeyin tekrarlanmayacağını teyit etmek sadece

adamakıllı canı yanmak ve ulaşmak bir manzaraya
ki orada insanlıktan öcünü almak için ava çıkar şimşek

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXVII

izlersin güneşin manzarasındaki güvercinlerin son yolculuğunu
ve ölümün kulağındaki uçarı dansını mührün

burada bu yalnızlıkta açılır ruhun tavan kapağı
ve batarsın geri çağrılmazlığın keskin harmonisinde

ayazın o gök mavi şehrinde dolanmak için ki orada şimdi
baharın kadını soğukta titrer ve arzular o manyetik dağ doruğunda:

ey nasıl da uçarı fırlatılır entari tırabzanın üstüne
hasadın ölüp giden toynak vuruşlarının o uysal ışığında

nasıl da yayar dünyanın hali lekelerini denizlerin üstüne
ve vicdan artıkları yıkılır saat kulesinin sığınağında

boş şapel mezarlığının kuşları senin içinde nasıl da oksitlenir
nasıl da hüzünle galip gelir soruların cevaplara

rüzgârdaki sözcükler nasıl da seker tretuvarların anılarında
daha katıdır ökçelerden ve kendi kendine ettiğin dualardan

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXVI

şafağın kukuletasında zangırdayıp titrer sevenlerin ayrılığı
kanayan aşkta harlanır kavrulmuş inançları

ve toprak yakalar ateşi ve yakar onların gözlerini
fakat mahkumun duvarındaki gölge oyunu söndürür görüntülerini

ve cephenin arınma düşünde elle yoklar onların parmakları
ve perendenin tüylü kılığında kaderin hazin kaçışı

ve dinlerler damarlarında çarpan bir kelimeyi
ve akbabanın kapalı çemberlerinde ovarlar alınlarını

ve derinliklerin camdan tabutunda dallı budaklı
bu fitille birleşir anları

bulutun ciğerlerine ta en derinliklerine işleyene kadar patlamalar
ve yağmur kırmızı ve onların kanı gibi sıcak yağar

ve cehennemi söndüren aşk alevlerinin düşleriyle kül içindeki
bir ağız mızıkası yorumlar o alacakaranlık kıyameti

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXV

büzülmüş gül için vızıldar sadık arı
kuduruk köpek batmış fırtınanın gırtlağından içer

ve taşır gelinini güverteye uçan hollandalı
gömülmek için kadının hiddetle kırpılmış saçlarına

arenada büyür kara şövalyenin mızrağı
ve havada parıldar gündelikçi kadının trajik maskesi

karahindiba yokuşunda çatlar şimdi katran kabarcıkları bile
ve son dua için ricada bulunur şimdi kelebeklerin at gözlükleri

verandalardaki göklerde istiflenir çölde terlemiş bulutlar
ve nabzın tefleri titretir yaban şarabını

bir tabu yazı huzursuzca kıvrılır cam berrağı reddedişlerde
pars zambağının çenesi batar usulca geçmişe

zamanın römorkundan savrulur sevinç haykırışları ölüme doğru
yağmurun suskun sıçrayışı altında bunalarak dinlenir garnizonlar

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Şiir

Hitabetin armağanına hasret kalır dil, o hitabet ki çevirir sözcükleri,
Şairane karşılaşmalar yoksun kılar süsümü ve biçemimi.

Şehrinde yeni kadehler döndürülür şüphesiz ki,
Senin yaşına gelince özlenir eski şarabım, ey saki.

Kuşkusuz ki dur durak bilmeden savrulurum evimi terk ettim edeli,
Ülkem de bu sürgünün bahtsızlığını duymak zorunda ne ki.

Aşk ateşinin her yürekte harlı olmasını borçluyuz onlara,
Dünya bir zamanlar sahneyi doldurmuş o sanatçıyı özler daha sonra.

Eğer yapabilirsen işine son ver bahçıvanın, yoksa boşu boşuna
Ararsın gülü ve serviyi ve onların serinleten gölgesini.

Zamanların zalim rüzgârı sürdürürse esmeyi,
Çekilir toprağın suyu, güneş aldanır ışınlarla.

Nasir Kazmi (1925-1972, Pakistan)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Arı Kutusunun Varışı

Ben ısmarladım bunu, bu temiz ağaç kutuyu
Bir sandalye gibi dört köşe ve neredeyse kaldırılmayacak kadar ağır.
Eğer içinde bu denli gürültü patırtı olmasaydı
Bir cücenin ya da dört köşe bir bebeğin tabutu
Olduğunu söyleyebilirdim.

Kilitlidir kutu, tehlikelidir.
Geceyi onunla geçirmek zorundayım
Ve ondan uzakta tutamam kendimi.
Pencere yok, böylelikle göremem içinde ne olduğunu.
Küçük bir ızgara var sadece, çıkış yok.

Dayarım gözümü ızgaraya.
Karanlıktır, karanlık,
Afrikalı ellerin kaynaşan bir hissiyle
Hayli küçüktür ve çekilip küçültülmüştür ihracat için,
Siyah üstüne siyah, kızgınca emeklemekte.

Nasıl salıverebilirim ki onları?
Beni en çok dehşete düşüren şu gürültüdür,
Şu anlaşılmaz heceler.
Bir Roma güruhu gibiler,
Tek tek ele alırsan küçükler, fakat birlikteyken, aman Tanrım!

Dayıyorum kulağımı o hiddetli Latince’ye.
Bir Sezar değilim ben.
Sadece bir kutu deli ısmarladım.
İade de edilebilir onlar.
Ölebilirler, onlara yiyecek vermem gerekmiyor, sahipleri benim.

Ne denli aç olduklarını merak ederim.
Beni unutup unutmayacaklarını merak ederim
Eğer kilitlerini açsam yalnızca ve geri çekilsem ve bir ağaca dönüşsem.
Oradadır sarısalkım, onun sarı sıra sütunları,
Ve kiraz ağacının jüponları.

Belki de bu ay giysimdeyken ve bu cenaze duvağımla
Yok sayarlar beni hemencecik.
Bal kaynağı değilim ben
Öyleyse niye bana saldırsınlar ki?
Yarın iyi Tanrı olacağım, onları serbest bırakacağım.

Kutu sadece bir süreliğine.

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yıllar

Hayvanlar gibi girerler içeriye
Bir yogacı misali çevirdiğim düşüncelerin
Başak olmadığı o gülhatmi alanından,
Fakat tazelik, öylesine arı bir karanlık
Donar ve bulunur.

Ey Tanrı, boş siyahında
Senin gibi değilim ben,
Her yere yapışık yıldızlar, parlak aptal konfeti.
Hiç mi hiç arzulamadığım
Ölümsüzlük sıkar beni.

Benim sevdiğim şey
Hareket eden şu piston…
Ruhum ölür onun için.
Ve atların toynakları,
Oradaki merhametsiz vuruş.

Ve sen, koca Stasis…
Nedir bunda onca övülecek şey!
Bir kaplan mıdır bu yıl, kapı önündeki bu kükreme?
Bir İsa’dır bu,
Müthiştir
Ondaki Tanrı-ısırığı
Uçup ölmek ve tamamlanmak bununla?
Kan böğürtlenleri kendi kendileridir, çok sessizdirler.

Toynaklar istemez bunu,
Uzak mavi gökte tıslar pistonlar.

(1962)

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den

15

Omuzlarında testilerle
kuyu başı dedikodusundan
gelen kadınlar ki
birbirlerinin düşünceleriyle doludur
birbirlerinin kocaları ve oğullarıyla
kendi kendileriyle
İndir testini omzundan
kaldır başının üstünden
Düşün
boğazı tozla dolu olanı
ve üç gündür aç duranı da
Sadece komşuna ve komşunun komşusuna değil
fakat bak hangi kaderin bana düştüğüne de
Su ver bana ellerinden, kızım
Suyu içmek için bile göremiyorum.

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den

14
ayíasma

Ah su ver bana
içmek için değil
yıkamak için kendimi
Yağ istemiyorum senden
Ah temiz su ver bana

Bak, solucanlar büyüyor koltuk altlarımda
sol bacakla sağ bacak arasında
ve bacak arasında
Çıbanlar çıkıyor
Ayak tabanlarımın derisini çekebiliyorum
Suyunu ver bana yıkanmam için
yağını değil
yağını kabul etmiyorum
Su ver bana.

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den

13

Yiğitliğin bahçesinde gördüm
ülkenin değişik bölgelerinden gönderilmiş
bir piramit gibi üst üste konmuş
bin bir kokuşmuş kelleyi
top gülleleri de o kadar çoktu
Fakat bunlar artık acı çekmezler
Sadece ölüdür onlar
O halde niçin kendi dertlerimden bahsedeyim ki?

Ama yine de! Bedenleri dinleniyor
bütün kötülüklerden arınmış olarak
Yaşıyorum ben
Karılarının ve kızlarının
çocuklarına mirolóyilerle
miras olarak bırakacakları
şu nefret tohumunda yaşıyorum ben
Öyleyse seni sevmekten başka bir şeyi nasıl yapabilirim
ey hepimizin
çocuksuz annesi.

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den

12

Kanımı akıttı cellat
fark etmedim
aşağıladı beni
üç misli uzunluğuna
çekti cinsel organlarımı
ve doladı onları
deriden ve çığlıklardan oluşan
üç katlı bir iple
Fakat cinsiyetim, ey cellat
bacaklarımın arasında değildir
Aklım, ey cellat
ki ihanet etmiştir hayali isimlere
aklımda değildir, ey cellat
Yüreğimdedir, ey cellat
Şişle yüreğimi, ey cellat
Burkarak çevir
ve bulacaksın kayıplara karıştığını
bütün ihanetlerinden
Yüreğim
yüreğimde bile değildi.

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den

11

İçimde huzursuzdur yüreğim
yayılır ellerime
yayılır ayağa kalkan bacağıma
zonklayan şakaklarıma
Ey benim Tanrıçam
Aynı zamanda Kızım olan
Annem benim
Öp benim kör gözlerimi
Bir rüyayla öp onları
hep yaptığın gibi
Elini yüreğimin üstüne koy
bir kanat çırpması gibi
ki sakinleşsin yürek
Sonra bırak da çarpsın
dehşetle senin için
Bırak çarpsın yürek
dimdik ayakta, kalkık ellerle
senin için.

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

5. Sone

Bütün gözlerin konduğu şu başyapıtı
Hünerli ellerle biçimleyen o saatler,
Aynı güzelliğe gösterir sonra zorbalığını
Ve o eşsiz güzellikten kalmaz hiç eser;
O gudubet kışa götürür yazı zaman
Öldürmek için hiç soluk almadan;
Donar özsu, eser kalmaz canlı yapraklardan,
Güzellik kar altındadır ve her taraf anadan üryan:
Cam duvarlar ardında bir mahpus sıvıydı
Yazın damıtılmış özü, ki iyi saklanmamış olsaydı,
Güzelliğin etkisinden güzel de mahrum kalırdı,
Ne mene bir şey olduğunu da kimse hatırlamazdı:
Fakat özsuyu alınmış o çiçekler, kışla karşılaşsa bile,
Süsünü kaybeder sadece. Özleri yaşar şirinlikleriyle.

William Shakespeare (1564-1616, İngiltere)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXIV

ve bilinçaltındaki sevgini ne yaptın diye soruyor kadın
ve doğanın gri gözü kaybediyor kerametini

ve her şey fışkırıyor topraktan ırmağın ve mezarın
sonsuz bir uykuda gözetlediği bu sessizlikte

ve oturmuştuk grileşen ışıkta bedenlerimiz toprak düzeyine
inene dek ve susarak savuşturduk bütün sözcükleri

güvenimizdeki davetsiz misafirler gibi sözcüklerim
toprağa düşünceye ve kadınla gök eğilinceye dek

böylece toprağa da göğe olduğu gibi yakındık güven içinde
artık bilmiyorduk bir gizin olduğunu böylece

ne yukarı ne de aşağı doğru çünkü yön bulunmazdı
ve düşlerde bildiğim gibi her şey aynı yakınlıktaydı

ta ki başımı bulutların üstüne dayayıp durana dek
ve beni bu cüretkâr duruşumda gördüğü için ağladı kadın

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Yolu Olmayan Adam”dan

XXIII

sızlanır sıkışık yürek fakat güneş yanığıyla ışıtır
aşkın bıçakla yarılmış profilindeki yara izlerini

ve bu yüzden düşer huş ağacının sarı madalyonu
öyle usulca taş dudakların bu derinliğinde

ve taşların dili eritmez komünyon ekmeğini
yaz dağlarının kabaran damarları anısına

fakat çatlayan örümcek ağının tıkırtısı
irkiltti unutuşun kuşunu demir kanatlara

ve tırmaladılar göğün berrak mavi yosununu
ve sıkılmış o muazzam yumruğa sıçramış kırmızıyı

ses tıslayana ve dağların tepeleri kırılana dek
güneş daha çok oyalanmadan önce

bir güz köpüğüne serinletmek kanı
çekiçlemek yara izlerini ışığın bir sarkaç vuruşuna

(1942, “mannen utan väg”)

Erik Lindegren (1910-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sonraki Sayfa »