Hüzünlü Aşk Şarkısı

Doğrusu, bir zaman gelecek
hayatım ölecek benim için.
Sadece çimen bilir toprağın tadını.
Doğrusu, çekip gittiğinde yüreğim
sadece kanım özler onu.
Hava uzun, sen uzunsun,
hüznüm uzun.
Atların öleceği bir zaman gelir.
Makinaların ihtiyarlacağı bir zaman.
Soğuk yağmurların yağacağı bir zaman gelir,
ve bütün kadınlar senin başını kuşanır -
ve giysilerini.
Beyaz dev bir kuş da gelir
ve yatırır ayı bulutlara.

Nichita Stãnescu (1933-1983, Romanya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Bir Şiir
 
De bana, yakalasaydım seni bir gün
ve öpseydim ayağının altını
öpüşümü ezmekten korkarak
az biraz topallamaz mıydın o zaman?
 

Nichita Stanescu (1933-1983, Romanya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Şiir
 
Ağlayan gözdür şiir
ağlayan omuzdur
omzun ağlayan gözüdür
ağlayan eldir
elin ağlayan gözüdür
ağlayan ruhtur
topuğun ağlayan gözüdür.
Ah dostlar,
şiir bir damla gözyaşı değildir
ağlamanın kendisidir fakat
farkedilmemiş gözün ağlayışıdır
en güzel olması gereken gözün
en mutlu olması gereken gözün
gözyaşlarıdır şiir.
 

Nichita Stãnescu (1933-1983, Romanya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Karşı Bahar

Peki ya bahar gelirse?
Şu Mart öyle çok kış bıraktı ki içimizde
Ve dönenip duran ve geri dönen
Öyle çok göçmen kafatası.

İçimizde sadece kışa yer var
Donup dururuz o son ayazda.
Birbiri üstüne gelen mahcupluklar misali
İnce buz üstünde yolumuzu bulmaya çalışarak.

Ve sıcak ülkelerden gelir
Geçmiş sonbaharın kazları.
Ve çatıların altındaki yuvaları kurudur
Ve sen yoksun yanımda.

Ölümden daha ciddi değişiklikler
Olmuştu, ve varlar hâlâ, ve olacaklar da.
İçimde bir fırtına var
Ve çılgın insanlar kayak kaymaya gelirler.

Kar yağıyor ve bıçak kesikleri misali
Ruhuma ağıyor kar.
Kar dansı… Artık kucaklamayacak
Bir kardan adamın dansı.

İçimizde sonsuz kış:
Eski ve mutsuz aşkların kışı.
Bütün çiçeklerini al ve git Bahar
Ve göç edip duran kafataslarını!

Adrian Păunescu (1943-2010, Romanya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ve Aşk Hâlâ

Ve aşk vardır hâlâ
Ve ilenç vardır hâlâ
Dünya âlem bilsin
Seviyorum, inançlıyım, korkuyorum.

Ve uyanış vardır hâlâ
Ve tekrar tekrar ölmekteyiz hâlâ
Ve ruh yoldaşlığına inanıyorum hâlâ
Ve bir şeyler değişmektedir hâlâ

Dünyanın istediği sahip olmadığım şeyler,
Bir yatak, karanlık ve sen.
Giriyoruz isimsiz aşkın içine,
Titreyiş yıldırım misali.

Kapatıldı dünyanın makinaları,
Çöktü yol şebekeleri,
Büyük bir çöl uzanıp durmakta.
Uyandır onları bir öpüşle, haydi!

Kendimi tanrı gibi hissettiğimden
Bir tanrıça olduğunu bildiriyorum.
Yaşa dünyada kadın,
Adımı taşıyacak çocuklarla.

Karanlık kaynaşıyor dışarıda
Burada parıldamaktayız.
Dinler arasındaki kavgada
Her biri böyle suçluyor birbirini.

Sen ve aşk, varsınız ikiniz de
Ve ölüm var aşkın içinde.
Kederli olduğunda seni daha çok seviyorum
Keder senindir gerçekte.

Dizlerim üstünde çöküyorum,
Bulutlarda salınır başım,
Şimdi benimsin artık
Engizisyon istese de seni.

Buruk karşılanır sözlerim,
İlk heceye geri dönerim.
Üstüne bir orman fırlatırım:
“Hoşça kal, … yani, yanımda kal!”

Ve aşk vardır hâlâ
Ve ilenç vardır hâlâ
Dünya âlem bilsin
Seviyorum, inançlıyım, korkuyorum.

Adrian Păunescu (1943-2010, Romanya)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

6. Sone

Sakın silmesin kışın partal eli
Yazını baharını, damıtılmadan benliğin:
Akıt şirinliğini bir şişeye; doldur hazineni,
Kendisini yok etmeden doldur hazinesini güzelliğinin.
Gönülden borç ödeyenleri mutlu ediyorsa,
Yasadışı tefecilik sayılmaz bu;
Bir başka sen türetmek öncelikli vazifen, unutma,
Biri on yapan elbette olur on kat daha mutlu;
On kere sen daha mutlu olurdun bir tek senden,
On kere sen on kere daha türetilebilseydin kendinden:
Ölüm çaresiz kalır o vakit, sen göçerken,
Gelecek nesillerde yaşamana göz yumarken.

Yazık olmasın o eşsiz güzelliğine, bırak bencilliği,
Mirasçın olmasın solucanlar ve zapt etmesin ölüm seni.

William Shakespeare (1564-1616, İngiltere)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Alçıda

Asla kurtulamayacağım bundan! Şimdi benden iki tane var:
Bu yeni büsbütün beyaz kişi ve o eski sarı olanı,
Ve beyaz kişi kesinlikle daha üstün olandır.
Yiyeceğe gereksinim duymaz, gerçek azizelerden biridir.
Başlangıçta nefret etmiştim O’ndan, kişiliği yoktu –
Ölü bir beden gibi benimle yatmıştı yatakta
Ve korkuyordum, çünkü biçimi tıpkı benim gibiydi.

Sadece daha fazla beyaz ve kırılamaz ve şikayetsiz.
Bir hafta uyuyamamıştım, kendisi öyle sakindi ki.
Her şeyle suçladım kendisini, fakat cevap vermedi O.
Anlayamamıştım O’nun aptalca davranışını!
O’na vurduğumda sessiz durmuştu, gerçek bir barışsever misali.
Sonra farkına vardım ki istediği şey sevilmekti:
Canlanmaya başladı, ve O’nun faydalarını gördüm.

Bensiz var olamazdı, yani tabii ki bana minnettardı.
O’na bir ruh verdim, çiçeklendirdim O’nu
Çok değerli olmayan bir porselendeki gülün açması misali,
Ve bendim herkesin ilgisini çeken,
Başta sandığım gibi O’nun beyazlığı ve güzelliği değildi.
Biraz himaye ettim O’nu, ve yalayarak içti bunu –
Handiyse hemencecik bir köle zihniyeti taşıdığı söylenebilir.

Beni beklemesine bir itirazım yok, ve O çılgınca seviyordu bunu.
Sabahları erken kaldırırdı beni, yansıtarak güneşi
Şaşırtıcı derecedeki beyaz gövdesiyle, ve ben fark ediyordum
O’nun paklığını ve dinginliğini ve sabrını:
En iyi hemşireler gibi huyuna suyuna gidiyordu zayıflığımın,
Doğru dürüst iyileşsin diye, kemiklerimi yerinde tutarak.
Zamanla ilişkimiz daha bir gerginleşti.

Bana aldırmaz olmaya başladı ve soğuk görünüyordu.
İçten içe beni kınadığını hissettim,
Sanki alışkanlıklarım bir şekilde O’nunkileri gocunduruyordu.
Akışına bıraktı her şeyi ve giderek daha dalgın oldu.
Ve derim kaşınıyordu ve yumuşak parçalar halinde dökülüyordu
Bakımımı oldukça kötü yapmasıydı sadece bunun nedeni.
Sonra anladım sorunun ne olduğunu: ölümsüz olduğunu düşünüyordu.

Beni terk etmek istiyordu, daha üstün olduğunu düşünüyordu,
Ve kendisini bilgilendirmiyordum, ve kızgındı –
Günlerini heba ediyordu yarı bir cesedin üstünde!
Ve benim ölmüş olmamı umuyordu içten içe.
O vakit ağzımı ve gözlerimi örtebilirdi, beni tümüyle örtebilirdi,
Ve boyalı yüzümü taşıyabilirdi tıpkı bir mumya tabutunun
Taşıdığı gibi bir firavunun yüzünü, çamur ve sudan yapılmış olsa bile.

O’ndan kurtulabilecek bir konumda değildim.
Uzun bir zamandır beni desteklediğinden handiyse felç olmuştum –
Nasıl yüründüğünü ve oturulduğunu unutmuştum,
Yani O’nu herhangi bir şekilde kızdırmamak için dikkatliydim
Ya da zamanından önce O’ndan nasıl öç alacağımı göstermemeliydim.
O’nunla birlikte yaşamak tabutumla birlikte yaşamak gibiydi:
Gene de bağımlıydım O’na, bu durumdan pişmanlık duysam bile.

Birlikte mutlu bir çift olacağımızı düşünmüştüm başlangıçta –
Fakat sonuçta, bir çeşit evlilikti bizimkisi, böylesine yakın olmak.
Şimdi anlıyorum ya birimiz ya da öbürümüz olacak.
Biz azize olabilir O, ve ben çirkin ve kıllı olabilirim,
Fakat yakında anlayacak bunların önemli olmadığını.
Gücümü toparlıyorum; bir gün O’nsuz yapabileceğim,
Ve o vakit telef olacak O yoklukla, ve beni özlemeye başlayacak.

[1961]

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

16. Sone

Fakat neden daha ciddi savaşmazsın
Zaman denen şu kanlı zalimle?
Ve çürüyüşe karşı kendini neden korumazsın
Kısır dizelerimden daha kutlu şeylerle?
En şen saatlerin doruğundasın şimdi
Ve çağırır seni bakire bahçeler
Boyalı benzerlerinden daha hakiki
Yaşayan çiçeklerini içtenlikle taşımak isterler.
Hayat yeniden çizer onaran çizgileri;
Ne benim çırak kalemim ne de zamanın kalemi
Benzetip dış görünümünü ve iç değerini
İnsanların gözünde yaşar kılabilir seni.

Seni sen yapar kendini bırakman
Ve çizgilerinle belirlediğin hayatını yaşaman.

William Shakespeare (1564-1616, İngiltere)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yunanistan

Ey ikonları öpülmekten parçalanmış
bembeyaz küçük kilise!
Dikenlerin arasından toplanıp da
parmakta dolanan bir parça yünle
ve bir çiviyle sadece
kapatılmıştır kapın
Yağ şişesi sunulmak için duruyor
ve o albenili lamba, ve çanak
parası olanlar için
kibriti olanlar için
Anaların verdiği
yaşlı ve genç ikonlar
- fırsat eksik olmaz -
geçitte kalmış olanlar için
yeniçerilerin yağmaladıkları için
göz çukurları boşalanlar için
Markus’la birlikte yitenler için -
yoksul bir basma camın altında
bir koyun ağılı kadar büyük:
Senin çanların koyunların çıngıraklarıdır
dağların tepelerinde çanları çalan
o küçük kilisenin kilidi yünden yapılmış.

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

 
Ex Ponto

Uzaktadır gök
Görmedim onu
Fakat gördüm cehennemi
yakındır her daim
Ey Dünya, ey cüzzamlı:
harap edilmiş hangi güzelliği taşımaz ki yüz ifaden!

Doğrusu
Ateş ya da soğuk vardır insanın kıçında
ve tam tersi ön kısımda
Avlanırken avlar
ve avlarken avlanır
- eşek havuç, kamçının ucu

Dayanıklı ol ateşe ve soğuğa karşı
özellikle duyarlı kalarak dayanıklı ol
yoksulluk hileyi getirir
Ve sen kaderin fındık kabuğu gibi kalacaksın
ve kumda kuruyan, sahile atılmış
yazılmamış bir akçaağaç yaprağı gibi
bir yabancıya karşı
ne dost ne düşman

Saygı göster bedeninin duyularına
ve onların bedenleridir ki verir sana kendi paylarını:
Cinsiyet, sende ve onlarda olup da büyüyecek tek şey
tanrıların ektiği filiz
İşte o vakit, belki, bencil olmayan bir çiçek açar

Çünkü sadece orada bir yarık var
duvarda bir yarık:
Pyramus et Thisbe – Philemon ve Baucis
Gülümseme basit olana, yüzeysel efsaneye bile
çünkü en kara deniz kenarında senin olabilir o

Bilge bilinçaltı
Çok meşgulsen onunla yorumlama onu
İtaat et! Düşte ve içgüdüde
İnşa eder ruh, bitkinin yeni yaprakları misali
Yaşayan bir dili ölü bir dile tercüme etme
Saygı göster beden-ruhunun gizine
Bırak büyüyüp çoğalsın

Seni ne ilgilendirir ki Venüs’ün yörüngesi
ya da sonradan görme bir elin cilasız jesti
Öğren o taş tenli sanatçıdan ve Zaman
restore edilmemiş bir Kore yontusu verdi

Bütünlük için kaygılanma
Bir parça deri al, taşın gözeneklerini de yeniden
Bir okşayış saklıdır içinde
ve o okşayışın içinde saklıdır bütünlük
Yani saklan okşayışın içinde:
Unut kendini kendinde
çünkü sen sırsın ve mucizesin
Sende mesken tutmuştur bir tanrı

Sanat yapıtı değildir insanın yaptığı
Kendi kendisidir

Ve her zaman temelden başlamalı insan
yeniden ve yeniden başlamalı temelden
Sarsılmaz temel bu kırılmış parçadır
bu kesilmiş eldir, bu parçalanmış yüzdür
ki asla bütünlüğüne kavuşturulamaz parçaları
iç taraftan değilse
kaynaktan değilse, cesaret aşılayan değilse eğer
o büyük tasarımcı Tanrıça’yla birlikte

Güneş dünyanın çevresinde dolaşmaz
sevinç duymaz kan ve yas tutar utanç duymadan
kalbe iyi gelmez şarap
bedensel haz ruhsal haz değildir
ruh ve beden iç ve dış değildir
veramente bir ve aynıdır
türünden emirlere karşı çıkacak cesareti olmalı insanın

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den

22

Paçavralar içinde yürümek
kirli ellerle
pis ayaklarla
kör
hayaları kesilmiş bir halde
penis ucu kesilmiş bir halde
yüreğin üstünde bir yara iziyle
Sırtımdan hançerlemeye cüret edemediler gene de
Onlara doğru dönmüştüm hep
Sakat bir halde
giderim dağlara doğru
bir kız evladının yol göstermesiyle
ki belki de bacımdır benim
Duyarım onların hoş kokularını
Bilirim onların yükselişlerini.

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den
21

                                                                ná tin Nióvin

İnsan tanrılarca 
insan düşüncesinin
kişiselleştirdiği tanrılarca öldürülmüş
çocukları için
kesinlikle haklı yere yas tutar Niobe

Müthiş bir yas tutar Niobe
Mıknatıslı kayada
Sardes yolunda
ağlayan taş
Büyük Ana
gece göğü kadar kadim
Gözyaşları O’nun yıldızlarıdır
duyularımızla bizim gördüğümüz
Diğer her şey, kendisi bile
Gecenin gerçek yüzü
gözyaşlarıyla ufalanıp gitmiş
ve resmî.

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den

20

Sardes’e giderken
Anlatır bana gördüklerini
mağaraları, dağdaki çökmüş duvarları
dağdaki bir resmi
Bilmem ki kim
yontmuş kimin heykelini
Diyor ki, dağda kar var
sanki ben bilmezmişim gibi
Diyor ki, köylülerin alacalı bulacalı giysileri var
sanki ben bilmezmişim gibi
Kral Yolu’dur burası
kışın ortasından geçerek
ulaşır Verimli Yarımay’a
ve oradan yeniden yukarıda
ülkemde, yaydaki yıldıza
yeni bir kışa
Orada duyacağım derelerin susuşunu
dağ derelerinin
sadece yeniden duymak için çağıltılarını.

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Kahvaltı

Koydu kahveyi
Fincana
Koydu sütü
Kahve fincanına
Koydu şekeri
Sütlü kahveye
Karıştırdı
Küçük kaşıkla
İçti sütlü kahveyi
Ve bıraktı fincanı yerine
Konuşmadan benimle
Bir sigara
Yaktı
Halka halka yaparak
Dumanları
Dökerek külleri
Kül tablasına
Konuşmadan benimle
Bakmadan bana
Kalktı ayağa
Geçirdi şapkasını başına
Giyindi
Yağmurluğunu
Çünkü yağmur yağıyordu
Ve çekti gitti
Yağmurda
Tek kelime etmeden
Bakmadan bana
Ve ben
Aldım başımı elimin içine
Ve ağladım.

Jacques Prévert (1900-1977, Fransa)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den

19

İzin verdim berbere kessin diye
gözlerden arta kalan ne varsa
ve dağlasın diye cerahati
kızgın demirle

Burası memleketidir kör şarkıcıların
Ki çok vardır onlardan
Karım yol gösterir bana tutarak elimi
bir çomak yonttum kendime
Kim bilir ki bizim prens olduğumuzu
fakat böylesi kuşları besler O
son kalan yiyeceklerle
tıpkı şimdi şakımasını duyduğum kuşları
Duyarım şimdi bir zaman görmüş olduklarımı

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den

18

Yol göster bana, mihrace, tut elimden
Haydi gidelim şimdi
yitip gidelim Bereketli Yarımay’ın arasından
evimize yurdumuza

Kimse zarar veremez bize
ve kimseye zarar vermeyiz biz

Kör olmak güçlendirir bakışı
ışık oluncaya dek

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

“Efsaneler ve Mirolóyiler”den

17

İçinde olabileceğim tek şey kendimken
Tek meskenim kendimken
Çıkıp gitmek kendimden
Ve bunu talep etmektesin sen!
Görmez misin
balçık zemindeki kan damlasını
Köşeden nasıl damladığını:
Az önceye kadar su altındaydı burası
üç koca gün
su içindeydim belime dek
ta ki kafamı çürümüş samana koyup
uzanabilene dek

(“Emgión Prensi Hakkında Divan”dan)

Gunnar Ekelöf (1904-1968, İsveç)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Madam Lullin’e

Şaşırırsınız seksenindeki yaşlı bir adamın
Size dizeler yazmayı sürdürmesine…

Çimen görünür kar altından,
Kuşlar şakır yılın sonlarında!

Ve Tibullus ölümü hakkında, Latince’siyle demişti:
“Delia, sana bakacağım, ölürken”.

Ve Delia’nın kendisi solup gitmekte,
Unutarak kendi güzelliğini bile.

[Impressions Of Francois-Marie Arouet (De Voltaire)]

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ve Böyleydi Nineveh’te

Evet ya! Bir şairim ben ve döksün
Mezarımın üstüne gül yapraklarını bakireler
Ve mersinleri erkekler, katletmeden önce
Günü karanlık kılıcıyla gece.

Heyhat! ne sen ne de ben
Engelleyebiliriz bunu,
Değil mi ki tümüyle eski adettir bu,
Ve burada Nineveh’te seyrettim
Bir çok şarkıcının geçişini ve yerini alışını
Kimsenin uykusunu ya da şarkısını
Rahatsız etmediği o loş salonlarda.
Ve bir çoğu söyledi şarkılarını
Daha bir hünerle, benden daha derin bir ruhla;
Ve şimdi bir çoğu çiçeklerinin rüzgârıyla
Benim dalgalarla aşınmış güzelliğime üstün gelir,
Gene de şairim ben, ve mezarımın üstüne
Bütün insanlar gül yaprakları döksün
Işığı katletmeden önce
Mavi kılıcıyla gece.

İşte böyle, Raana, şarkılarım yüksek tonla çınlamaz
Ya da diğerlerinden daha tatlı değildir tonları, fakat
Bir şairim ben burada, hayatı yudumlarım
Daha önemsiz kimselerin şarabı yudumladıkları gibi.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ağıt

Gayrı yok bizim için o küçük iç çekiş,
Gayrı yok alacakaranlıkta rüzgârların eziyeti.

Bak şu adil ölüme!

Gayrı yok artık yanışım.
Üstümüzdeki havada vınlayan
Rüzgârların titretmesi bizim için gayrı yok.

Bak şu adil ölüme!

Gayrı yok şehvetin beni parçalayışı,
Ellerimiz buluşurken
Gayrı yok bizim için titreyiş.

Bak şu adil ölüme!

Gayrı yok bizim için dudakların şarabı,
Gayrı yok bizim için ilim irfan.

Bak şu adil ölüme!

Gayrı yok o taşkın sel,
Gayrı yok bizim için buluşma yeri
(Bak şu adil ölüme!)
Tintagoel.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Genç Bayan

Evinin tanrısını gelinciklerle beslemiştim,
üç koca yıl boyunca tapınmıştım sana:
Ve söylenmektesin şimdi elbisen sana uymadığından
Ve kazara böyle söylediğimden ötürü.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Li Po

Ve Li Po da sarhoşken ölmüştü.
Sarı Nehir’de bir ay vardı,
Kucaklamaya çalışmıştı.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Fu I

Fu I sevmişti yücelerdeki bulutları ve dağı,
Heyhat, içkiden ölmüştü

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Τό Καλόν

Düşlerimde bile kendini benden esirgedin
Ve bana sadece hizmetçilerini gönderdin.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Şiddetli Bir Yağmur Bastıracak

Ah, nerelerdeydin, mavi gözlü oğlum?
Ve nerelerde kaldın, canım yavrum?

On iki sisli dağın yamacında sendeledim
Büklümlü altı yolda yürüdüm ve emekledim
Hüzünlü yedi ormanın ortasında durdum
Bir düzine ölü okyanusun önündeydim
Mezarlığın ağzında on bin mil derindeydim
Ve şiddetli, şiddetli, şiddetli, ve şiddetli
Şiddetli bir yağmur bastıracak.

Ah, neler gördün, mavi gözlü oğlum?
Ve neleri gördün, canım yavrum?

Etrafında vahşi kurtlarla yeni doğmuş bir bebek gördüm
Üstünde kimsenin olmadığı elmas yollar gördüm
Kan damlayan siyah bir dal gördüm
Çekiçleri kanayan insanlarla dolu bir oda gördüm
Suyun kapladığı beyaz bir merdiven gördüm
Dilleri kırık on bin konuşmacı gördüm
Küçük çocukların ellerinde tüfekler ve keskin kılıçlar gördüm
Ve şiddetli, şiddetli, şiddetli, ve şiddetli
Şiddetli bir yağmur bastıracak.

Ve neler duydun, mavi gözlü oğlum?
Ve neler işittin, canım yavrum?

Şimşeğin sesini duydum, kükreyerek uyarıyordu
Tüm dünyayı boğabilecek bir dalganın kükreyişini duydum
Elleri alev alev yüzlerce davulcuyu duydum
On bin fısıltı duydum ve kimseler dinlemiyordu
Birinin açlıktan öldüğünü duydum, bir çoğunun kahkahasını duydum
Mazgalda ölmüş bir şairin şarkısını duydum
Ara sokakta ağlayan bir soytarının sesini duydum
Ve şiddetli, şiddetli, şiddetli, ve şiddetli
Şiddetli bir yağmur bastıracak.

Ah, kimlere rastladın, mavi gözlü oğlum?
Kimlere rastladın, canım yavrum?

Ölü bir midillinin yanında küçük bir çocuğa rastladım
Siyah köpeğiyle yürüyen beyaz bir adama rastladım
Bedeni yanan genç bir kadına rastladım
Bana bir gökkuşağı veren genç bir kıza rastladım
Aşkla yaralanmış birine rastladım
Nefretin yaraladığı başka birine rastladım
Ve şiddetli, şiddetli, şiddetli, ve şiddetli
Şiddetli bir yağmur bastıracak.

Ve ne yapacaksın şimdi, mavi gözlü oğlum?
Ve ne yapacaksın şimdi, canım yavrum?

Yağmur bastırmadan önce oraya geri gideceğim
En derin kara ormanın derinliklerinde yürüyeceğim
Orada insanlar çoktur ve hepsinin elleri boştur
Orada zehirli haplar akar ırmaklarında
Orada vadideki ev ulaşır rutubetli pis hapishaneye
Orada celladın yüzü hep iyi saklanmıştır
Orada açlık çirkindir, unutulmuştur orada ruhlar
Oradaki renk siyahtır, oradaki sayı hiçtir
Ve anlatacağım ve düşüneceğim ve söyleyeceğim ve soluyacağım
Ve dağdan yansıtacağım bunu, anlasın diye bütün canlar
Sonra batana dek duracağım okyanusun üstünde
Fakat iyice belleyeceğim şarkımı, söylemeden önce
Ve şiddetli, şiddetli, şiddetli, ve şiddetli
Şiddetli bir yağmur bastıracak.

Bob Dylan (d. 1941, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Skeç 48 b. 11

27 yaşındayken, o şeyin evine gelen mektupları
O şeyin annesel ebeveyni
Ve o şeyin bürosuna gelen mektupları
O şeyin karşıt cinsteki ebeveyni açmaktadır hâlâ.
O şey bir subaydır,
ve bir centilmen,
ve bir mimar.

(Moeurs Contemporaies IV)

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ritratto

Ve kadın dedi ki:
“Burada temsilciniz olan
“Bay Lowell’ı hatırlar mısınız?”
Ve dedim ki: “Ben gelmeden önceydi bu”.
Ve kadın dedi ki:
“Yatak odamda ayaklarını yere vurmuştu…”
(Browning’e geçtiği anda kadın.)
“Yatak odamda ayaklarını yere vurmuştu…
“Ve bana dedi ki: ‘Sizce,
‘Sormak isterim size, Sizce
‘Ziyafetlere çok mu aldırış ediyorum?’
“Adamın öyle yapmadığını söylemek istemiyordum.
“Shelley bu evde yaşamıştı”.
Kadın çok yaşlı bir hanımdı,
Bir daha asla görmedim o kadını.

(Moeurs Contemporaies VIII)

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Suare

Öğrendiğinde annesinin şiir yazdığını,
Ve babasının şiir yazdığını,
Ve en genç oğlunun bir yayınevinde çalıştığını,
Ve ikinci kızının arkadaşının
bir roman yazdığını,
Amerikalı genç hacı
Haykırdı aniden:
“Amma da akıllı bir salkım bu!”

(Moeurs Contemporaies III)

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Clara

Okşamalara karşı tiksinti duymalarıyla
Potansiyel bir ünlüydü on altısındayken.
Bir rahibe manastırından yazar şimdi bana;
Muğlak ve sıkıntılıdır hayatı;
O’ndan boşanmayacaktır ikinci kocası;
Gönlü, her zamanki gibi, işlenmemiştir,
Ve kendiliğinden gelmemektedir bir çözüm.
Çocuklarını sevmemektedir,
Ya da daha başka çocukları.
Belirsiz ve müphemdir ihtirası,
Ne kalmak ister içerde, ne de çıkmak dışarı.

(Moeurs Contemporaies II)

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ruh İhtiyarladığında

Düş kurmayı yeğlemem; orada bulur beni
Eylemlerin bazı garip eski arzuları.
Bazı yaşlı savaşçıların tutmaz ellerini bulur gibi
Kılıç kabzası ya da savaşta zedelenmiş tanıdık miğfer
Geçici bir canlılık ve uzaklara kaçmış bir kurnazlık getirir,
Benim ihtiyarlamış ruhuma –
İhtiyarlamıştır ruhum nice çarpışmayla, nice baskınla,
İhtiyarlamıştır nice oraya-geliş ve öteye gidişle –
Şimdi bile hayaller gönderirler O’na ve artık eylem yok;
Böylece alazlanır yeniden hareket gücüyle,
Unutur ihtiyarlar heyetini,
Unutur hüküm sürenlerin artık cenk etmediğini,
Unutur öyle bir güç artık kendisine yapışmaz
Ki yapışsa cüretli işler yaparak alazlanır yeniden.

Ezra Pound (1885-1972, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sonraki Sayfa »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.